Şubat ayında birçok şeyi asla unutmayacağız. 28 Şubat'ta orduya sızan cuntacıların ve sivil kollarının halka ve Meclis'e karşı kazan kaldırıp ayaklandıkları 28 Şubat 1997 sürecinin 14. yılı geliyor. 21 Şubat tarihinde ise bu yerli sömürge sonucunda, sadece dört sene sonra gelen 2001 krizinin 10. yıldönümünü 'idrak' edeceğiz.
Öte yandan bu ay 'savaşma seviş' diye büyütülen idealsiz nesillerin kapitalizmin çarklarına yakıt olduğu 'Sevgililer Günü' de var. Tabii ki ve elbette, Sezai Karakoç'un ifadesiyle 'Ey Sevgili, En Sevgili'nin' yâd edildiği 'Mevlid Kandili' de çakıştı. Tam da Necip Fazıl'ın 'Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet' dediği manzara.
Konunun ekonomi açısından teknik analizini bir sonraki yazıya bırakalım. Kısaca 'sürecin mahiyetini' kavrayalım. 28 Şubat süreci, 28 Şubat 1997'de yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başladı. Olmayan ancak 'kışla-medya' ortak prodüksiyonu olan yapay ve sahte bir 'irticaya karşı', ordu-bürokrasi, 'mahşerin beş atlısı' olan sözde STK'lar, işadamı, medya işbirliğiyle antidemokratik bir zulüm süreci kotarıldı.
İşte böyle bir MGK ile başlayan süreç, bir başka MGK toplantısıyla bütün ülkeyi batağa sapladı. Ancak kaderin bir oyunu ve cilvesi olarak, hem de kendilerini de yok edecek bir süreci tetikledi.
Mezkur MGK'da, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasındaki 'kitap fırlatma' ile yaşanan gerginlik, Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizinin patlamasına yol açtı. Bardak doluydu, taşması için bir damla yeterliydi. Ancak bu damla, bütün psikolojileri çökertecek cinstendi. Zira kavganın nedeni, cunta-mafya eline kalan bir halkın mallarının tarumar edilmesi kavgasıydı. Batan geminin malları, çökertilip ele geçirilen bir ülkenin ganimetleri.
21 Şubat 2001 krizi, kamuoyunda 'Kara Çarşamba' olarak adlandırıldı. Korkunç bir devalüasyon dalgası geldi. Borsa bir anda % 20 civarında çöktü. Döviz cinsinden borçlanan binlerce şirket ödeme kabiliyetini kaybedince çok sayıda işyeri kapandı, yüz binlerce kişi işsiz kaldı, işsizlik % 7'den % 12 bandına fırladı, insanlar intihar etti. Hükümet, ülkeyi 'hasta adam' olarak uluslararası toplumun kucağına bırakmak zorunda kaldı.
Gazeteler 'IMF'den 500 milyon dolar gelmezse hükümet memur maaşlarını ödeyemiyor' başlıkları attı. IMF ise sahte ulusalcı hükümete para yardımı için Kemal Derviş'in Cumhuriyet tarihinde ilk ithal bakan olarak ekonominin dümenine getirilmesini şart koştu. Her biri tuğla gibi kalın teknik metinleri okumadan, okusalar da anlamayacak olan ulusalcı ağabeyler, localardan seyreden cunta komutanlarının 'göz hapsinde', otomatiğe bağlanmış gibi '15 günde 15 yasaya' onay verdiler. Bu metinler, devletin elinde kalıcı anlaşmalar olarak duruyor.
Puslu bir Ankara sabahında, Sincan sokaklarını paletleriyle yaran, soğuk gecekondularda annesinin kucağında iki büklüm ısınmaya çalışan çocukların umudunu homurtularıyla yok eden 'tank gösterisi', bir milletin varlıklarının bitpazarına çıkmasıyla son bulmuştu.
Karacaahmet'in ağlaması, cansız mezar taşlarının, ölü toprakların ağlaması değil elbet. O bir tarihin, bir mirasın, bir geleneğin, bir medeniyetin, bir mefkurenin ağlamasını temsil eder. "Bir yiğit vardı şu karşı bayıra gömdüler..." diye şubat ufuklarını (http://www.dailymotion.com/video/x4rzpj_bir-yiit-vard_people) yaran ağıtlar işte tam da bu nedenle yükselmişti.
Hatırlayın, Karacaahmet ağlarken millete karşı kurdukları komplonun hazzı ile tepinenlerin tam da dibinde bir büyük deprem meydana geldi. 'Sen şehit oğlusun incitme, yazıktır atanı' çağrısını çoktan unutanlara karşı, arzın damarlarına can veren kefensiz şüheda dayanamayıp, isyan etmiş, adeta 'millete ihanetin adresini' göstermişti. Geçen ay Gölcük Donanma Komutanlığı'nda ele geçirilen ihanet ve şeamet belgeleri, beni aldı tarihe götürdü.
Milletin üzerine sürülen Sincan tanklarını kader bana, Kâbe'yi yıkmaya giden Ebrehe'nin filleri gibi gösterdi.