30 Kasım 2012 Cuma

Cumhurbaşkanı Gül’den YAŞ Üyelerine Öğle Yemeği

Cumhurbaşkanı Gül’den YAŞ Üyelerine Öğle Yemeği

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Yüksek Askeri Şura (YAŞ) üyelerine Çankaya Köşkü’nde öğle yemeği verdi.
Yemeğe Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Millî Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hayri Kıvrıkoğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Emin Murat Bilgel, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Mehmet Erten, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Bekir Kalyoncu, 1’inci Ordu Komutanı Orgeneral Yalçın Ataman, KKK Eğitim ve Doktrin Komutanı Orgeneral Servet Yörük, Genelkurmay 2’nci Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, 3’üncü Ordu Komutanı Orgeneral Ahmet Turmuş, Donanma Komutanı Oramiral Nusret Güner, 2’nci Ordu Komutanı Orgeneral Galip Mendi ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen katıldı.



Patriotlar ne için? / Deniz Ülke Arıboğan

Çoğumuz Suriye meselesine odaklı yaşarken, esas tehlikenin Irak üzerinden yaklaştığı artık açık seçik görülüyor. Zira oradaki mesele bir rejimin ya da siyasi liderin değiştirilmesi değil, enerji coğrafyasındaki bir paylaşım ve mücadele üzerinden cereyan ediyor. Görüntüde etnik ya da mezhepsel çatışmalar ön plana çıksa da Kerkük ile Musul'un statüsünün ve enerji çıkış güzergahının yeniden şekillendirilmesi gerçek endişe kaynağı. Buradaki potansiyel çatışma İran'ın, Türkiye'nin, İsrail'in, Körfez ülkelerinin de müdahil olmasını gerektirebilecek kadar kritik. 

Saddam Hüseyin sonrası Irak, yapılan anayasaya, seçimlere, kurulu düzene rağmen henüz siyaseten yerine oturmuş değil. Durdurulması mümkün olmayan bir kaynama var ve tepedeki Baas örtüsünün kaldırılmasından bu yana ülke etnik ve mezhepsel olarak parçalanmış durumda. Irak'taki merkezi yönetimin tam olarak nasıl bir ideolojiyle ülke bütünlüğünü sağlamak istediği de bir muamma. Maliki bazen Şiilik, bazen Iraklılık, bazen Araplık üzerinden stratejiler geliştirmeye çalışıyor ve her bir model için de ayrı bir dış ittifaklar zinciri kuruyor. Lakin bugün gelinen nokta özellikle Kürt bölgesi üzerinden bir çatışma sinyalleri veriyor. Kısaca olmamasını umalım ama önümüzde muhtemel bir savaş durumu var.

PATRIOTLAR BİR SAVUNMA SİSTEMİDİR
Türkiye'nin etrafı bir ateş çemberine dönmüşken, üyesi bulunduğu NATO'dan Patriot füze savunma sistemleri talep etmesini eleştirmek anlamsız.
Bütün çevre ülkelerde saldırıya dönük füze sistemleri var ve Türkiye toprakları bunların menzili dahilinde. Özellikle Suriye'de işler fazlasıyla karışık ve ülkemize yönelik provokatif bir saldırı ihtimali de yabana atılamaz. Saldırı Esad kanadından olabileceği gibi, Esad'ın gidişini hızlandırmak ve Türkiye'yi bir an önce bölgeye askeri müdahaleye zorlamak için belirsiz bir kaynaktan da gelebilir. Kontrolsüz ortamlar en güvenliksiz koşulları hazırlarlar. Muhatap alabileceğiniz, suçlayabileceğiniz, hesap sorabileceğiniz herhangi bir otorite olmadığında herkesin her şeyi yapması mümkündür.

Patriotlar (Phased-Array Tracking and Intercept Of Target) bir savunma sistemidir; yani ülkemize gönderilen bir füzeyi havada imha ederek topraklarımıza düşmesini engellemeye yöneliktir. Saldırı amacıyla kullanılamaz, yani bir başka ülke topraklarını vurma kapasitesi yoktur. Azami uçuş süresi 170 saniye olan bu füzeler, ilk olarak 1991'de Irak'tan gönderilen Scud'lara karşı Batman, Diyarbakır ve Adana'ya yerleştirilmiş, savaş bitince de sökülerek götürülmüştü. Daha sonra 2003'te yine Irak'taki çatışmalar sırasında füzeler topraklarımıza yerleştirilmiş, sonra kaldırılmıştı. Yani Patriotlarla ilk defa tanışmıyoruz. Savaş riski arttığı durumlarda bir NATO ülkesi olarak savunma sistemlerimizi güçlendirecek donanımı örgütten talep ediyoruz.
Bu durumun psikolojik etkilerini de yabana atmamak gerekiyor. Türkiye'nin bir NATO ülkesi olması, olası bir çatışma durumunda karşı tarafı NATO ile muhatap kılıyor. Bu yüzden Türkiye savunma sistemini bireysel değil, kolektif doktrinlerin içerisine yerleştirmeye çalışıyor. Bu hem ekonomik, hem siyasi hem de psikolojik olarak daha avantajlı bir politika.
İran ve Rusya'nın karşı çıkışlarını ise izaha açık görüyorum. Başka ülkeler saldırı amacı taşımayan bir savunma sisteminin kurulmasına niye itiraz ederler? Türkiye Scud füzesi talep etmiyor ki! Üstelik topraklarımıza düşme ihtimali olan başıbozuk bir füzenin havada imha edilmesi, belki de büyük çaplı savaşa dönüşme riski olan bir durumu ortadan kaldırabilecek tek şans. Aksi halde şehir merkezlerimize düşecek bilinçli ya da yanlışlıkla gönderilmiş bir füze ihtimalini düşünemiyorum.

Erdoğan Necdet Özel'i makam aracına alıp karargaha gitti

YAŞ toplantısı öncesi Başbakan Erdoğan ve Necdet Özel Anıtkabir'i ziyaret etti. Çıkışta Erdoğan, Özel'i aracına aldı..

 
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve beraberindeki Yüksek Askeri Şura (YAŞ) üyeleri, 2012 Kış Dönemi YAŞ Toplantısı öncesi Anıtkabir'i ziyaret etti. 2012 Kış Dönemi YAŞ toplantısı öncesi Anıtkabir'i ziyaden Başbakan Erdoğan başkanlığındaki heyette Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, kuvvet komutanları ve diğer YAŞ üyeleri yer aldı.
Başbakan Erdoğan ve beraberindeki YAŞ üyeleri Anıtkabir'e Arslanlı Yoldan geldi. Atatürk'ün mozolesine çelenk koyan Başbakan Erdoğan saygı duruşunun ardından Misak-ı Milli Kulesi'ne geçti. Başbakan Erdoğan, Misak-ı Kulesi'nde bulunan Anıtkabir özel defterine şunları yazdı:

BÖLGESEL VE KÜRESEL BİR GÜÇ OLMAK İÇİN ENGELLERİ AŞIYORUZ

"Ülkemizin muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarmak hedefine olan inancımızla Cumhuriyetimizin Kuruluşunun 100. yıl dönümü olan 2023'te Türkiye'yi dünyanın en gelişmiş 10 ülkesinden biri haline getirmek için çalışıyoruz. Ülkemizin birlik ve bütünlüğünü kutsal vatanımızın bölünmezliğini, aziz milletimizin kardeşliğini korumak ve güçlendirmek için çok boyutlu ve kararlı bir mücadele yürütüyoruz. Milletimizin güven ve desteği ile Türkiye'nin bölgesel ve küresel bir güç haline gelmesini önündeki engelleri bir bir aşıyoruz. Büyük Türkiye hedefine ulaşabilmemiz için Türk Silahlı Kuvvetlerimizin her bakımdan güçlü ve donanımlı olması gerektiğine inanıyor. Bu çerçevede savunma sanayimizin ihtiyaçlarının büyük çoğunluğunun milli kaynaklarımızla üretilebilir hala gelmesini hedefliyor, bu doğrultuda yürüttüğümüz çalışmaların başarılı sonuçlar vermesinden memnuniyet duyuyoruz. Bu sürecin önemli bir unsuru olarak gerçekleştireceğimiz 2012 Kış Dönemi Yüksek Askeri Şurası'nın ülkemize, milletimize, Türk Silahlı Kuvvetlerimize hayırlı olmasını diliyor. Aziz şehitlerimizi rahmetle, kahraman gazilerimizi şükranla anıyoruz."

ÖZEL BAŞBAKAN'IN ARABASINA BİNDİ

Anıtkabir çıkışında Necdet Özel ve Başbakan Erdoğan'ın ayrı ayrı makam araçlarıyla Genelkurmay Karargahı'na gitmesi beklenirken Özel, Başbakan Erdoğan'ın makam aracına bindi. Genelkurmay Başkanı Necdet Özel'i aracına alan Erdoğan, YAŞ toplantısına başkanlık etmek için Genelkurmay Karargahına hareket etti.

ERGENEKON TANIĞI JANDARMALARA BASKI!

Ergenekon'da, tanık olarak ifadesi alınan jandarma personeline yönelik psikolojik baskı (mobbing) yapıldığı ileri sürüldü.

Ergenekon terör örgütü soruşturmasını yürüten savcılara tanık sıfatıyla bilgi veren İstanbul’da görevli bazı jandarma personeline, görev yaptıkları birimlerde psikolojik baskı uygulandığı iddia ediliyor. Bu kişilerden yıldırma amaçlı sebepsiz yere savunma istenmeye başlandığı ya da farklı gerekçelerle ifadelerinin alındığı belirtiliyor.

Zaman'ın haberine göre, bazı jandarma personelinin maruz kaldığı baskılar:

- İstanbul İl Jandarma Komutanlığı, savcı Akkaş’ın tanık olarak dinlediği Jandarma Kıdemli Başçavuş Hacı Ahmet Aygör’ün kendi şahsına ait bilgisayarla bankacılık işlemi yapmasını gerekçe göstererek ifadesini aldı.

- ‘Cumhuriyet Çalışma Grubu’ tarafından hazırlanan afişleri cumhuriyet savcılığına teslim eden Uzman Jandarma Çavuş Aykut Öztürk'e Ergenekon savcılarına ve mahkemeye bilgi ve belge verdiği için çeşitli bahanelerle maaş kesme cezası kesildiği öğrenildi.

- Anadolu yakasındaki cezaevlerinden sorumlu Yarbay Mehmet Nebioğlu ile Anadolu yakası Bağlı Birlikler Alay Komutan Yardımcısı Albay Mesut Cihaner’in, Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş’ın yanına giderek Ergenekon davasında tanık olarak ifade veren jandarma personelini öğrenmeye çalıştıkları da iddia edildi.

Ergenekon sadece bir araç… / Hüseyin Gülerce

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu çalışmalarını tamamladı ve hazırlanan rapor Meclis Başkanı Sayın Cemil Çiçek’e sunuldu.
 
 Rapordaki önerilerin hemen hepsi, daha önce Türkiye’nin demokratikleşmesinden yana olanların ısrarla söyledikleri şeylerdir.  Komisyonun çalışması elbette küçümsenemez. Darbelerin en büyük mağduru Parlamento’nun, kendi hukukuna sahip çıkma adına attığı bu adım, tarihe kayıt düşme adına bir dönüm noktasıdır. Ayrıca darbelere ve cuntacılara karşı belli çevrelerin ısrarla devam eden perdeleme, meseleyi sulandırma, kafa karışıklığı hâsıl etme adına hâlâ direndiklerini unutmayalım. Böyle bir ortamda, kamuoyunda demokratikleşme adına bir şuur uyandırma adına da komisyonun çalışmasının değeri büyüktür. Ama yetmez. Somut adımlar önemli. En somut adım da sivil ve demokratik bir anayasa yapmaktır. Kim nerede duruyor, demokrasi konusunda kim samimidir, kim değildir bu süreçte ortaya çıkacaktır.

Komisyonun sonuç bölümündeki öneriler arasında; “kozmik odaya girebilecek bir komisyon kurulması” mutlaka gerçekleştirilmelidir. 150 yıllık derin yapı, hâlâ ayaktadır ve güçlüdür. İtalya’da, bizdeki Ergenekon’a benzer Gladyo’nun davasını yürüten yargıç Felice Casson ancak “kozmik oda”ya girince mesafe alabilmiştir. Zaman’dan Ali İhsan Aydın, şimdi senatör olan Casson ile Roma’daki ofisinde iki defa röportaj yaparak büyük bir gazetecilik başarısına imza attı. Casson’un sözleri defalarca okunmalıdır. Bazılarını hatırlatayım: “Katliamların sorumlularını bulduk. Varlığı demokratik toplum için tehlikeli olan örgütü ortadan kaldırdık. Ama tamamen ortadan kalktığını zannetmiyorum. Belki, değişik bir yapı altında işliyordur. Gladyo, İtalya’daki tek yasadışı gizli örgüt değildi. Paralel olarak çalışan, Rüzgar Gülü, Avanguardia Nazionale ve P2 mason locası gibi çok sayıda farklı yapılanma vardı. Gladyo, bunların tepesinde her şeyi idare eden örgüt değil. Onlardan bir tanesi. Güdülen ‘gerginlik stratejisi’ ise daha büyük bir şey. Gladyo sadece bu amaca ulaşmak için kullanılan bir araç.  “Soruşturma esnasında karşılaştığım en büyük zorluk, Gladyo’nun uluslararası bağlantılarına erişmek oldu. Bunlara ulaşmak bir savcı için çok zor. NATO üyeleri ve bunların dışındaki çok sayıda ülkelerin gizli servisleriyle bağlantılar bulunuyordu.

“İtalyan gizli servis arşivlerinde araştırma yaparken, Türkiye ile de bağlantılara rastladım. Türkiye, kendine özgü zorlukları olan bir ülke. Bizdeki siyasi, ekonomik ve kültürel yapı daha basit. Türkiye’de daha karmaşık sorunlar var. Türkiye bir sınır ülkesi. Avrupa için de, Ortadoğu için de önemli. Sadece bugün için değil, geçmişte de böyleydi.”

Casson, bizimle ilgili daha geniş bir ufuk çiziyor. PKK terörü, Suriye, Irak, İran, İsrail, ABD politikaları, bölgemizdeki gelişmeler hepsi birlikte düşünüldüğünde, sadece cuntacılar ve darbelerle uğraşmadığımız daha net görülecektir. Bölgemizde ne oluyorsa, birinci derecede Türkiye’yi ilgilendiriyor. Bu coğrafyada önü kesilmek istenen ülke Türkiye’dir.  Bize şer şebekesinin oyunu belli. Gerilim stratejisi ve provokasyonlarla Türkiye’yi kutuplaştırmak... Gençlik, darbe dönemlerinde sağ-sol diye kanlı bir çatışmanın içine bunun için itildi. İdeolojik kutuplaşmalar ile halk çocukları vuruşturuldu. Laik-anti laik, Sünni-Alevi, Türk-Kürt kutuplaşmaları için fitne ateşi olan suikastlar, faili meçhul cinayetler ve katliamlar bunun için tezgâhlandı. Türkiye’yi kutuplaştırmak isteyenlerin değirmenine kimse su taşımamalı…

Kara Kuvvetleri Komutanlığının İcra ettiği ve Planladığı Önemli Faaliyetler.

05 Ocak 2012, Perşembe

Haber :
Kara Kuvvetleri Komutanlığının İcra ettiği ve Planladığı Önemli Faaliyetler.

Açıklama:
1.   Kara Harp Okulu Eğitim ve Öğretim Sistemini geliştirmek, öğretimin Yüksek Öğretim Kurumu ile uyumlu hale getirilmesini sağlamak maksadıyla; 2012-2013 Eğitim ve Öğretim yılından itibaren (altı lisans programı) Endüstri ve Sistem Mühendisliği, Makine Mühendisliği, İnşaat Mühendisliği, Elektronik Mühendisliği, İşletme, Kamu Yönetimi, 2013-2014 Eğitim ve Öğretim Yılından itibaren de (iki lisans programı) Bilgisayar Mühendisliği ve Sosyoloji lisans programlarının uygulanması planlanmıştır.

2.   Kara Kuvvetleri Komutanlığınca; astsubayların mesleki gelişimlerini temin etmek, motivasyonlarını artırmak ve astsubaylara daha fazla imkân sağlamak maksadıyla, astsubaylıktan subaylığa geçiş kontenjanın %10’dan %25’e çıkarılmış olup, 2012 yılında 90 astsubayın subaylığa geçirilmesi planlanmıştır. Ayrıca, Astsubay Meslek Yüksek Okullarındaki eğitime katkı sağlamak, bayanların da eğitimden istifade etmelerine imkân sunmak maksadıyla; Kara Harp Okulunda öğrenim gören subay namzeti bayan öğrenciler gibi, Astsubay Meslek Yüksek Okulunda da ilk defa 2012-2013 Eğitim ve Öğretim yılından itibaren bayan öğrencilerin eğitim görmeleri sağlanacaktır.

3.   Uzman erbaşların mesleki motivasyonlarını yükseltmek, kendi yetenek ve becerilerini ön plana çıkarmak ve uzman erbaşlara daha iyi imkânlar sağlamak maksadıyla; % 12 olan kontenjan sınırlaması artırılarak sınavda başarılı olanların % 25’inin uzman erbaşlıktan astsubaylığa geçirilmesi planlanmaktadır. Ayrıca, Kara Kuvvetleri Komutanlığının uzman erbaş ihtiyacını karşılamak maksadıyla; 2012 yılında 6.500 uzman erbaş temini planlanmaktadır.

4.   Lise mezunu uzman erbaşların eğitim seviyesini yükseltmek ve Kara Kuvvetleri Komutanlığının genel personel kalitesinin artmasına katkıda bulunmak maksadıyla, Anadolu Üniversitesi ile yapılan protokol kapsamında sınavsız olarak, 2011-2012 Eğitim ve Öğretim Yılından itibaren 6.087 uzman erbaşın Açıköğretim Fakültesinde ön lisans eğitimine başlaması sağlanmıştır.

5.   2011 yılında 45 yaşına girmeleri nedeniyle sözleşmeleri sona ererek Kara Kuvvetleri Komutanlığı kadrolarında sivil memur olarak istihdam edilecek olan uzman erbaşların atamaları; ilk defa, Tugay Karargâhları ile Askerî Ceza ve Tutukevi Müdürlüklerindeki İşlem Memuru, Gardiyan ve Şoför gibi kadrolarına yapılmıştır.

6.   Kara Kuvvetleri Komutanlığının kritik görevlerdeki erbaş/er ihtiyacını karşılamak maksadıyla; 2’nci dönem Sözleşmeli Er temini için başvurular 31 Aralık 2011 tarihinde sona ermiştir. 2012 yılı için 10.659 sözleşmeli er kontenjanı açılmış, 13.695 kişi internet üzerinden başvuruda bulunmuştur. İnternet üzerinden başvuranlar, 16 Ocak 2012 tarihinde mülakata çağrılacaklardır.

7.   Birliklerin erbaş ve er destekleme oranlarını artırmak maksadıyla, lojman, orduevi, hastane, fabrika, okul vb. kurum ve tesislerin emniyetinin askerî personel yerine özel güvenlik kurumlarınca sağlanması ile ilgili çalışmalara devam edilmektedir.

Denetleyemeyen demokrasi / Bülent Korucu

Türkiye yıllarca parçalı parlamento sebebiyle ‘yönetemeyen demokrasi’ tartışmalarına sahne oldu.
 
 Benzeş olmayan partilerin kurduğu koalisyonlar aynı anda birden fazla hükümetin varlığını yaşattı. Zor kurulan, kolay yıkılan hükümetler ve hoş olmayan pazarlıklar sistemi yıprattı. Denetlemeden ziyade aba altından sopa gösterme, uzlaşma sağlanınca da aklama mekanizmasına dönen parlamento itibar kaybetti. Komisyonlar, yanına ‘matik’ takıları getirilerek alay konusu yapıldı. 2002’de halk bu komediye son verdi. Artık güçlü ve tek başına iktidarla ‘yöneten demokrasi’ye geçtik. Fakat denetim zafiyeti azalmadı. Adımız parlamenter sistem ama Meclis sistemin ana direği olma hüviyetini bir türlü kazanamıyor. Seçim sistemi ve Siyasi Partiler Kanunu gibi vekilleri budayıcı unsurlar da eklenince parlamento hepten etkisiz elemana dönüşüyor. Bu ortamda parlamenter sistemi tartışılmaz, dokunulmaz görenleri anlamakta zorlanıyorum. ‘Kontrol ve denge’ vazifesi yapabilecek, ayakları üzerinde durabilen parlamento için başkanlık sisteminin tartışılabileceğini daha önce de yazmıştım.

Parlamento’nun elini kolunu budadığımız yeni bir örnek olay bunları düşündürttü bana. Sayıştay’ın 2011 raporlarının kadükleştiği yani vergilerimizle finanse ettiğimiz devlet aygıtının denetimsiz kaldığı haberlerinden söz ediyorum. Önce 17 Eylül’de Zaman yazdı, ardından bu hafta Radikal iki gündür kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Ancak ikrarı netice veren sukut duvarını aşamıyor. Parlamentoların en önemli görev ve yetkisi, bütçe yapmak. Bunun tabii sonucu da bütçelerin doğru ve öngörülen biçimde kamu yararı gözetilerek kullanıldığının denetlenmesi. Anayasa bu görevi Sayıştay’a vermiş. Meclis adına murakabe yapması gereken Sayıştay geçen yılı denetleyememiş olacak. Raporlar var ama Meclis’e sunulamadığı için yok hükmünde. Cihet-i askeriye kalın perdeler arkasında kontrol dışına çıkıyor diye hayıflanırken meğer devlet cihazı bütünüyle araziye uymuş!

2010 yılında çıkan Sayıştay Kanunu ‘reform’ olarak görülüp övgüler alırken 2012’deki kısmi değişiklik, kaosu tetikledi. “Kamu kaynaklarının etkin, ekonomik ve verimli olarak kullanılıp kullanılmadığının incelenmesini… ” bölümü çıkarılınca; denetim ‘idarelerce belirlenen hedef ve göstergeler’le sınırlandı. Etkinlik, verimlilik ve ekonomiklik açısından yapılmayan denetlemenin sıhhati tartışılır. Hatta tartışılmaz bile. Bu yetmezmiş gibi Dışişleri Bakanlığı, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, MİT, Milli Savunma Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı benzeri kurumlar  “yükümlü oldukları hizmetlerin hassasiyeti” nedeniyle hedef ve göstergeden de muaf tutuluyor. Bazı kurumlara ‘parayı verin gerisine karışmayın’ deme hakkı tanınıyor. Ne anlama geldiğini şu misalle görebiliriz: Emniyet Genel Müdürlüğü muaf olmadığı için 28 sayfa bütçe sunumu veriyor; JGK ise sadece 2 sayfa.

Süreci tıkayan son darbe ise denetlenen kurumların itirazı üzerine yeniden komisyon kurulup raporların tekrar değerlendirilmesi. Komisyonda Sayıştay’dan üç, denetlenen kurumdan iki kişi yer alacak. Muhatap kurumu denetlemenin bir parçası haline getirmek eleştiriye çok açık. Ama daha önemlisi süreç başa sardığından raporların kanuni süre içinde yetişmesi imkânsız. Sayıştay da haklı olarak imkânsızı denemek yerine raporları arşive kaldırmayı tercih ediyor. Asıl önemlisi sonraki yıllarda bu kilitlenme nasıl çözülecek? Feda ettiğimiz bir yılla kalsa şükredeceğiz gibi…

NATO İzmir Kara Komutanlığı açılıyor

30 Kasım 2012, Cuma

Haber :
NATO İzmir Kara Komutanlığının Açılışı.
Açıklama:
1.   NATO’nun yeni komuta yapısının oluşturulmasına yönelik çalışmalar kapsamında; NATO karargâhlarının sayısı azaltılmış, müttefik ülkelerdeki bir çok karargâh kapatılmıştır. NATO’da yürütülen uzun müzakereler sonucunda, yeni komuta yapısında bulunan önemli ve etkin karargâhlardan birinin Türkiye’de bulunmasına karar verilmiştir.
2.   08 Haziran 2011 tarihinde Brüksel’de icra edilen NATO Savunma Bakanları toplantısında alınan karar uyarınca, İzmir’deki Hava Komutanlığının yerine bir Kara Komutanlığı teşkil edilecektir.
3.   Yeni teşkil edilecek olan NATO Kara Komutanlığı, doğrudan Mons/Belçika’daki Müttefik Harekât Komutanlığına bağlı üç ana karargâhtan biri ve NATO’daki tek Kara Komutanlığı olacaktır.
4.   İzmir Kara Komutanlığı; 30 Kasım 2012 Cuma günü icra edilecek olan açılış törenini müteakip 01 Aralık 2012 tarihinden itibaren faaliyete geçecektir.
5.   30 Kasım 2012 tarihinde yapılacak İzmir Kara Komutanlığı açılış törenine; Türk Silahlı Kuvvetlerini temsilen Ege Ordusu Komutanı Orgeneral Abdullah ATAY katılacaktır.

29 Kasım 2012 Perşembe

Türkiye'nin ilk uçak gemisi: Maliyeti 1.5 milyar dolar

Dünyada sayılı ülkenin sahip olduğu uçak gemisine Türkiye de 6-7 yıl sonra sahip olacak.


Türk donanmasının açık deniz üssü olması planlanan uçak gemisi projesi, Kış Şûrası gündemine alındı. Beş yılda inşa edilecek 140 metre uzunluğa 24 bin ton ağırlığa sahip geminin maliyeti, yaklaşık 1.5 milyar doları bulacak.

ERDOĞAN'IN BAŞKANLIK EDECEĞİ YAŞ'TA GÖRÜŞÜLECEK

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK), uçak gemisi projesi Kış Şûrası'nda ele alınacak. TSK'nın 10 yıllık stratejik öncelikleri arasında yer alan uçak gemisi projesi, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın başkanlık edeceği 30 Kasım'daki Yüksek Askeri Şûra'da (YAŞ) gündeme gelecek. TSK'nın harbe hazırlık ve ihtiyaçlarının görüşüleceği YAŞ'ta uçak gemisinin alımıyla ilgili dosya da değerlendirilecek. Konunun yine aralık ayında düzenlenecek Savunma Sanayi İcra Komitesi'nin gündemine gelmesi bekleniyor.

SAVAŞ DIŞI KULLANILACAK

Sabah'tan Ceyda Karaaslan'ın haberine göre, uçak gemisiyle muharip amaçlar değil, daha çok ulaşım ve taşıma kapasitesinin artırılması hedefleniyor. Deniz Kuvvetleri'nin 140 metre uzunluğunda, 24 bin tonluk bir uçak gemisine sahip olması planlanıyor. Geminin maliyeti yaklaşık 1.5 milyar dolar (2 milyar 700 milyon TL) olarak öngörülüyor. Geminin 5 yılda inşa edilebileceği ve testlerin ardından 6-7 yıl içinde hizmete alınabileceği belirtiliyor. Dünyada sayılı ülkelerin sahip olduğu uçak gemisi, bir nevi yüzen ordu olacak. Öncelikle insani amaçlar için kullanılacak gemide sağlık ekiplerinin görev yapacağı bir hastane kurulacak. Kriz ortamlarında kullanılacak geminin TSK'nın deniz üssü olması planlanıyor. İlk etapta 8 helikopter, 100 araç ve yaklaşık 1000 personel taşıma kapasitesindeki gemi, uçakların da iniş kalkış yapabileceği şekilde düzenlenebilecek. Ege, Akdeniz ve Karadeniz'de asgari bir tabur büyüklüğünde bir kuvveti ana üst desteği gerektirmeksizin, kendi lojistik desteği ile kriz bölgesine intikal edecek. Benzer gemiler dünyada yalnızca 7 ülkenin donanmasında yer alıyor. Savaş zamanında düşmanların korkulu rüyası olan bu gemiler, deprem gibi doğal afetlerde de en önemli can kurtarma araçlarının başında yer alacak. Ana görev fonksiyonu "Kuvvet Aktarımı" ve "Amfibi Hareket" olarak tanımlanan gemiler, yılda 2 bin saatlik seyir yapabiliyor. Gemiler ABD, İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi ülkelerin donanmalarında bulunuyor.

TERÖRE YENİ STRATEJİ

Şûra'da, Şemdinli operasyonlarında başlatılan "İzle-Gör-Yok Et" yönteminin geliştirilmesi ve 2'nci Ordu Komutanlığı'na bağlı tüm birliklerde uygulanması kararı alınacak. TSK'nın ilk kez eylül ayında Şemdinli'de icra ettiği bu operasyon yöntemiyle TSK'nın kara ve hava unsurları ile Özel Kuvvetler birbirleriyle sürekli haberleşerek müşterek görev yapmıştı. Bu taktik daha sonra Kuzey Irak'ta sıcak takip operasyonunda da başarıyla icra edildi. Aynı yöntem, daha gelişmiş teknolojik imkânlarla PKK'ya yönelik tüm operasyonlarda kullanılacak.

Açıklanmayan belgelerdeki ülke / Abdülkadir Selvi

Darbe mağduru olan Türkiye, ilk kez darbelerin röntgenini çekti.                           
Şifrelerini çözdü, genetik kodlarını tespit etti.
AK Parti İstanbul Milletvekili Nimet Baş başkanlığındaki Darbeleri Araştırma Komisyonu'nun raporundan söz ediyorum.Mehmet Elkatmış Başkanlığındaki komisyonunun hazırladığı Susurluk raporuyla devlet içindeki devleti keşfetmiştik.Faili meçhul cinayetleri ise Sadık Avundukluoğlu'nun başkanlık ettiği komisyon Türkiye'nin gündemine taşımıştı.Ersönmez Yarbay'ın başkanlık ettiği Uğur Mumcu suikastını araştıran komisyon ise, karanlık noktalara dikkat çekmişti.Darbeleri Araştırma Komisyonu da hazırladığı raporla aynen diğerleri gibi, Türkiye'nin geleceğinde çok tartışılacak bir çalışma ortaya koydu. Ama aynı zamanda hepsinden de izler taşıyan bir rapor hazırladı komisyon.Çünkü hepsi darbelere giden sürecin önemli kilometre taşlarıydı.Bizde bu tür iddialı raporlar aynı zamanda başkanlarının da isimleriyle anılır.Susurluk raporunu Mehmet Elkatmış'tan ya da faili meçhulleri Sadık Avundukluoğlu'ndan ayrı düşünemezsiniz. Buna bir yenisi daha eklendi.Nimet Baş.Devlet Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı görevleriyle devleti içinden tanıdı Nimet Hanım. Hukukçu kimliğinin ötesinde, entelektüel birikimiyle de böyle bir raporun ortaya çıkmasında çok büyük payı olduğunu düşünüyorum.
Bir hukukçu olarak 28 Şubat'ın hukuksuzluğuna karşı mücadele vermiş bir isim Nimet Baş.
28 Şubat sürecinde Recep Tayyip Erdoğan'ı siyaseten tasfiye etmek için Mesut Yılmaz- Hüsamettin Özkan ve Adil Serdar Saçan üçlüsü tarafından yürütülen operasyonda dik duran bir hukukçu olarak tanıdık onu.
Mahkeme salonlarında mağdurların sesi, hukukun savunucusu oldu.
Komisyon raporunu Meclis Başkanlığı'na sunduktan sonra konuştuk Nimet Hanımla.
Sorularımıza verdiği cevapları, raporun Meclis Başkanlığı'na teslim edilmesinden sonra yaptığı ilk açıklamaları haber sayfalarımızda bulacaksınız.
Ama ben öncelikli olarak gözlemlerimi yansıtmak istiyorum.
Darbe karşıtı ve özgürlük savunucusu olarak, siyasi hayatının en önemli çalışmalarından birine imza atmanın huzuru içindeydi.
Aynı gözlemi komisyon sözcüsü AK Parti Çankırı Milletvekili İdris Şahin'le yaptığımız görüşme sırasında da edindim.
Türk demokrasi tarihine önemli bir belge kazandırdıklarını düşünüyorlardı.Katılıyorum bu görüşe.
Bırakın 27 Mayıs'ı, Menderes'in idamını, Deniz Gezmiş'in asılmasını, yeni kuşakların 12 Eylül sorulduğunda, "Milattan önce mi, milattan sonra mı?" diye karşılık verdiği bir devirde demokrasi hafızamıza önemli bir katkı yaptılar.
Aynı zamanda bir boy aynası ortaya koydular.
Her siyasetçinin kendisini görüp, demokrasi adına kaç okka geldiğini gösteren bir tartı oldu aslında.
28 Şubat'ta, askeri vesayetin başbakanı olan Mesut Yılmaz bu komisyona gelip konuşabilmeyi içine sindiremedi.
Neyi anlatacaktı?
Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı istemediği için Refah Partisi'yle hükümet kurmaktan son anda vazgeçtik mi diyecekti.
Bunun mükafatı olarak beni 28 Şubat'ın başbakanı yaptılar diye mi konuşacaktı.
"Bir tuğla çekersem duvar yıkılır" diye derin devletin duvarına işaret eden, Özal suikastından 90'lı yıların faili meçhullerine, Kürt işadamlarının infazlarından Çatlı olayına kadar birçok şeyi bilen adam Mehmet Ağar bile, bildiklerini anlatmadı komisyona.
367 oylamasına girmemesi için rica eden paşanın adını bile anmadı.
Sanki 12 Mart ve 12 Eylül'ün mağduruyum diyen Demirel, hakikatleri söyledi mi? Komisyon huzurunda bile darbelerle hesaplaşmaya girmedi Demirel. Hatta birileri de gelir bunun hesabını sorar diye üstü kapalı tehdit etmeyi yeğledi.
12 Eylül'ün mağduru 28 Şubat'ın mimarı Baba…
Darbelerle hesabını görmüş. Kendisi 12 Eylül'den sonra Başbakan ve Cumhurbaşkanı oldu ya yeter. Onun hesabı koltukmuş? Koltuğa kavuşunca hesap görülmüş.
Peki milletin mağduriyeti ne olacak?
28 Şubat Tansu Çiller'e karşı yapıldı, hedef DYP'yi bölmekti diyen Tansu Çiller'e ne demeli? Hanımefendi Mandela gibiymiş, hesaplaşmayacakmış, çünkü beyaz sayfa açmış.
Aynen babası gibi, darbeler üzerinden ikbal peşinde Tansu Hanım.
Sizin peşinizden gittiği için, demokrasiye inandığı için mağdur olanların hakkını, hukukunu kim arayacak?
Bu açıdan Darbeleri Araştırma Komisyonu'nun raporu çok önemli.
Rapor tamam ancak raporda bir de açıklanmayan bölümler var.
Daha doğrusu Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay'dan gelen belgeler.
Susurluk raporunda Azerbaycan'la ilişkilerimizi olumsuz etkilememesi için açıklanmayan bir bölüm vardı.
Bu da onu andırıyor.
Tam 180 belge açıklanmayacak. Aralarında Hizbullah ve İran bağlantılı belgeler olduğu söyleniyor.

Enkazı kaldıracağız veya altında kalacağız / Berat ÖZİPEK



Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğüne ilişkin haberler neden bizi şaşırtmıyor?
Başka bir ülkede, bir cumhurbaşkanının na’şında otopsi sonucu dört çeşit zehir tespit edildiği haberleri duyulsa yer yerinden oynardı da bizde neden oynamıyor?
Çünkü hepimiz bunun olmuş olabileceğini biliyoruz.
İster “devletin içine sızmış odaklar” deyin, isterse de devletin doğal işleyişi, sonuçta bu ülkede emir-komuta zinciri içinde cinayet işlenmesi yeni veya anormal bir durum değil.
Bu yüzden de resmi açıklamayı yapanlar ne “intihar” dediklerinde peşinen inanıyoruz, ne de “kaza” dediklerinde...
Toplumca komplo teorilerine inanmayı sevdiğimiz için değil sadece. Sevmesine seviyoruz ama şaşırma duygumuzu kaybetmemizin sebebi bundan ibaret değil.
Şaşırmıyoruz, çünkü bu çarkın nasıl döndüğünü biliyoruz.
**
Ama öte yandan, ilk kez umutlu olmamızı sağlayan bir süreç de var.
İlk kez, cinayet işlemeyi bir devlet geleneği ve bir yönetim pratiği olarak kullanan yapı ve işleyişin üstüne gidiliyor, ilk kez gerçek bir arınma ulaşılabilir bir hedef olarak görünüyor.
Devletin içinden birileri bu pisliklerin ortaya dökülmesini sağlıyor, işlenen vahim suçları risk alarak elinden geldiğince deşifre ediyor. Vicdanının sesini son derece insani olan korkularına kurban etmeyip adaletin yerini bulması için uğraşıyor, halka karşı sorumluluğunun gereğini yapıyor.
Ama aynı anda o malum yapı da bürokrasideki, medyadaki, yargıdaki ve siyasetteki kollarıyla kendisini ciddi biçimde savunuyor. Suçun üstünü örtmeye uğraşıyor.
Derin devlet davalarında herkes her şeyi reddediyor. Islak imzası olan ben atmadım diyor, suç işlediği kamerayla tespit edilen ise susma hakkını kullanıyor.
Çünkü bu durumun geçici olduğuna ve devlet katında işlenen cinayetler söz konusu olduğunda geçerli olan “cezasızlık geleneği”nin günü geldiğinde imdadına yetişeceğine inanıyor.
Ama artık öyle durumlar da yaşanıyor ki, ancak teorik olarak mümkün olabilecek açıklamalar dahi yetmiyor, ortada sığınacak derme çatma bir bahane bile kalmıyor.
**
BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatını kaybettiği süreçte yaşadıklarımız, tam da böyle bir durumu ifade ediyor.
Hatırlayalım söylenenleri.
Kaç milyarda bir ihtimaldir bilmem ama gerçekten de helikopter, radarların dört dakika için görüntü alamadıkları o anda düşmüş olabilirdi...
Tam da Danıştay saldırısının olduğu gün kameraların arızalandığı veya Hrant Dink cinayetinde ATM görüntülerinin bulunamadığı gibi, burada da radar çalışmamış olabilirdi.
Hatta o gün bölgede uçuş olmadığı şeklindeki, sonradan doğru olmadığı ortaya çıkan açıklamalarda da kasıt aranmayabilirdi.
Sonrasındaki bir dizi tuhaflığın tesadüf olduğuna da inanabilirdik; içimizden “bu kadar tesadüf ancak teorik olarak mümkündür” diye düşünsek bile.
Ama ne zaman ki o görüntüler ortaya çıktı, bütünbu “açıklamalar” anlamını kaybetti.
İnanması güç görüntülerdi onlar. Devletin, haydi devletin demeyelim, onun içinden birilerinin suçüstü yakalandığı andı.
İzahı olamazdı ve zaten olmadı da.
Bir grup asker, helikopterin enkazının başında tornavidayla bir şeyler söküyordu.
Sonuçta izah edilemeyecek bir durum vardı. Devlet Denetleme Kurulu’nun oldukça titiz ve başarılı bir çalışmayla hazırladığı raporun ardından, kimliği tespit edilen dört subay tutuklandı.
Ama “susma haklarını” kullandılar ve yargıya ilişkin yeni düzenlemenin ardından, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldılar.
“Adam susuyor, cevap vermiyor on ay. Bir kişi on ay yatmayı göze alabilir mi?” diye soruyordu BBP lideri Mustafa Destici, geçenlerde TRT’de “idam” ve “anadilde eğitim” konularında karşı karşıya gelip tartıştığımız bir programın ardından.
“Üçüncü yargı paketiyle sizin özgürlük hakimleri serbest bıraktı onları” diyordu, laf dokundurmayı da ihmal etmeden, “siz de özgürlükçüsünüz ya.”
Destici, bildirilen yerin aranmamasından, bakanlığın kurduğu kaza kırım ekibinin, her biri nitelikli 9 uzmandan oluşturulması gerekirken, kurallara aykırı olarak üç kişiden oluşturulmasına, Hava Kuvvetleri’nin o anda bölgedeki hava hareketliliğine ilişkin belgeleri vermemesine ve radarların çalışıp çalışmadığına ilişkin çelişkili açıklamalara kadar çok sayıda soru işaretinden söz ediyordu.
Ve dava sürecinde ise muvazzaf bir gizli tanığın, kazadan 2-2.5 saat sonra oraya iki askeri helikopterin indirildiği yönünde ifade verdiği bilgisini de ekliyordu.
Şimdi bütün bunları görüp de buna şaşıran olur mu?
**
Tarihi bir dönemeçten geçiyoruz.
Şimdi canını riske edip bunları ortaya dökmek için uğraşan namuslu bürokratları yalnız bırakmamak, onların olağanüstü bir fedakarlıkla gün yüzüne çıkardıkları cerahati temizlemek, ilk kez ulaşılabilir bir hedefi ifade ediyor.
Ama enkazı temizlemek için kazmayı daha derine vurmak gerek.
Süreci takip etmek ve her aşamada onu akamete uğratmak için uğraşan bürokratik odaklara karşı uyanık olmak gerek.
Bu tarihi dönemeci aşıp düze çıkma şansını heba edersek, o bürokratik direnci kırıp ilk kez epeyce yakınına geldiğimizi hissettiğimiz o kötülükle yüzleşme cesaretini gösteremezsek, belki de bu toplum yüz yıl daha o kötülüğe teslim olacak.
Belki de bu ülke bir yüz daha o kötülüğü taşıyamayacak.

TSK, PKK hedeflerini bombaladı

Güncel / TSK, PKK hedeflerini bombaladı
Diyarbakır'dan bu sabah kalkan F-16 savaş uçakları, PKK'nın Irak'ın kuzeyindeki kamplarını bombaladı.

Operasyonda, terör örgütünün uçaksavar bataryaları, sığınak ve tesislerinin hedef alındığı öğrenildi.

Diyarbakır'da bulunan 2'nci Hava Kuvvet Komutanlığı 8'inci Ana Jet Üssü'nden bu sabah saatlerinde kalkan savaş uçakları, PKK'nın Irak'ın kuzeyindeki 4 kampını bombaladı.

İnsansız Hava Aracı'nın hareketli terörist gruplar tespit etmesi üzerine 181 ve 182'inci filoya ait F-16 savaş uçakları PKK'nın Zap, Avaşin, Haftanin ve Metina kamplarını bombaladı. Operasyonda PKK'nın uçaksavar bataryaları, sığınak ve tesislerinin hedef alındığı öğrenildi.

Kıvrıkoğlu’ndan Başbuğ’a ziyaret

Eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, Ergenekon davası kapsamında Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulanan eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’u ziyaret etti.
 
22 Kasım 2012 tarihinde gerçekleşen ziyarette Kıvrıkoğlu’na emekli orgeneraller Rasim Betir, Fikret Özkan Boztepe ve Atilla Ateş’in de eşlik ettiği öğrenildi. Başbuğ’u ziyaret eden Kıvrıkoğlu’nun Encümen-i Daniş üyesi olması da dikkat çekiyor. Başbuğ, Genelkurmay Başkanlığı’ndan emekliliği sonrası Encümen-i Daniş’e üye olarak kabul edilmişti. 2000’li yıllarda emekli olan Genelkurmay başkanları arasında sadece Başbuğ, bu grubun üyesi sıfatı kazanmıştı. Kıvrıkoğlu ve arkadaşlarına, cezaevi girişi sırasında tüm ziyaretçilere uygulanan sıkı bir üst araması yapıldığı öğrenildi. Kıvrıkoğlu’nun üzerinden metal bir cismin sinyal vermesi üzerine x-ray cihazından 3 kez geçirildiği bilgisi edinildi.

Emekli generaller, Başbuğ’u ziyaret için Bakırköy Başsavcılığı’ndan izin aldı. Silivri Cezaevi’nin yönetimi, 2 hafta önce Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan alınıp kendisi ile alakası bulunmayan Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na bağlanmıştı. Bu yönetim değişikliğinin altında, Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, tutuklu ziyaretlerine ilişkin kanun ve yönetmelikleri tavizsiz uygulamasının yattığı belirtiliyor. Özellikle Ergenekon ve Balyoz davasında tutuklu yargılanan sanıkların üst düzey yakınları her talep ettiklerinde eski mesai arkadaşlarını ziyaret edebiliyordu. Hatta eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner zamanında Balyoz davası tutuklu sanıklarına karargâhtan moral ziyareti yapılması konusunda emir verildiği ileri sürülmüştü.

Dehşete düştüm isyan ettim


 
Meclis Darbeleri ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Başkanı Nimet Baş, demokrasinin rafa kaldırıldığı dönemleri tanıklar ve belgeler üzerinden araştırdıkları çalışma sürecini Yeni Şafak'a anlattı. 

Bazı bilgi ve belgeler karşısında büyük şaşkınlık yaşadığını belirten Baş, 'Yüksek Askeri Şura kararları arasında beni dehşete düşürenler oldu' dedi. Çalışmalar sürecinde darbe'nin sadece askerlerin işi olmadığı kanaatine sahip olduğunu kaydeden Baş, 'Herkes bu cehenneme odun taşımış diye düşünüyorum' şeklinde konuştu. Baş, komisyon tecrübesinden yola çıkarak yakın tarihe ışık tutacak açıklamalar yaptı. 

Raporu Meclis'e sundunuz. Darbelerin şifrelerini çözebildiniz mi?
Aslında biraz malumun ilamı şeklinde yaptığımız çalışma; ama her şeyden önce 'Darbelerin şifresi nedir,  darbeler ne adına yapıldı' derseniz,  'Bir yerde birtakım kozmik odalarda üretilmiş resmi doktrinlerle veya bunun içini kimin doldurduğu belli olmayan bir felsefe' derim. Bu felsefe doğru değil. Milletin inançları, dünya görüşleri hiçbir zaman baz alınmıyor. Millete karşı yapılıyor. Yani 27 Mayıs'tan başlayarak, 1960, 1971, 1980, 28 Şubat darbesi bütün bunlar aslında ben, her darbenin birbirinin rahminde oluştuğunu düşünüyorum.  Bir ideoloji adına bazen muhatapları 28 Şubat'ta dindarlar olarak nitelendirilmiştir. 12 Eylül'de solcular olarak nitelendirilmiştir. Dolayısıyla 'şifreler' dediğiniz zaman; 'Kime karşı yapıldı' diye sorulduğunda, 'Millete karşı yapıldı' diyebiliriz. Üretilmiş, gerçekle ilgisi olmayan doktrinlerle insanlar fişlendi, idam edildi. Dolayısıyla darbeler konusunda özel bir hap veremeyiz ama bu kadar da basit anlatabiliriz.

ATEŞE BİR DAMLA SU TAŞIYANLARA İŞKENCE   
Meclis Başkaanı Çiçek'in söylediği gibi sis perdesi aralanabildi mi?
Yaptığımız çalışmanın 'Pandora'nın kutusunu aralamak' olduğunu, bundan sonraki atılacak adımlarla demokratik ve sivil anayasa yapmanın her şeyden önce önemli olduğunu söylemek istiyorum. Bu bakımdan darbe dönemi mevzuatının taranmak suretiyle, darbelerin izlerini toplumdan tamamen silinmesi gerekir.  En önemlisi darbe konusunda toplumsal bilinç oluşturulması ki, ben bütün medyaya teşekkür ediyorum. Kamuoyu oluşturmak açısından büyük destekleri oldu. 1960 darbesinden hemen sonra ve öncesinde atılan manşetlere baktığımız zaman, bugün ülkenin en demokrat insanlarının 71 ve 60'a, 'Yaşa Türk ordusu' şeklinde darbeyi alkışladıklarını, en kanlı başbakan ve bakanların asılmasıyla sonuçlanmış darbelerin dahi bu toplumun belli kesimlerince alkışlandığını, darbe dönemlerinde anayasa yapmak için akademisyenlerin konseylerde nasıl yarıştığı gördüğümüz zaman sadece eli silahlı askerlerden ibaret olmadığını görüyorum. 'Herkes bu cehenneme odun taşınmış' diye düşünüyorum. Taşımışlar ama bir damla su ulaştırmak isteyenler de korku, tehdit, sindirme, cezalandırma ve işkencelere maruz kalmışlar. Toplumun bu anlamda sesinin güçlü çıkmasının önünde en önemli engellerden bir tanesi de budur. Bu ülkenin sivil-toplum yapısı,  medyası,  bu devletin eklenmiş sermayesi, bu ülkenin üniversiteleri, bu ülkenin yargısı hepimiz sorumluyuz.  

ÖNEMLİ BİR KAPI AÇTIK 
Rapor içinize sindi mi?
Bu rapor, içimize çok sinen bir rapor oldu. Ama mükemmel ve kusursuz bir iş yaptığımızı iddia etmiyorum ama tarihe not düşecek düzeyde önem atfediyor. Biz dinlemelerin yoğunlaştığı dönemde topladığımız bilgi ve belgelerle konuşmayı tercih ettik. On birlerce sayfa doküman bundan sonra Meclis'te bu tür çalışma yapacak komisyonlara da, üniversitelere de, araştırmacılara da ışık tutacak diye düşünüyorum. Belli bir şeylerin kapısını açtık. Çok önemli adımlar attık. 

GİZLİ MGK KARARLARINI DEĞERLENDİRDİK 
Devletten istediğiniz bilgi ve belgeleri aldınız mı?
Alabildiklerimiz var, alamadıklarımız var. Onları rapora ek olarak koyduk. İstediğimiz kurumlar içerisinde birçoğu paylaştı. Ama kurumsal pozisyonları gereği devlet sırrı kapsamı içerisinde olduğu için paylaşmadılar. Ama şunu önemli buluyorum. MGK kanunun 10.  Maddesine göre MGK kararları açıklanamaz ama sayın Cumhurbaşkanımızın başkanlığında, Başbakanımızın da siyasi destekleri ile komisyonumuza MGK karar aldı ve bize 48 tane kararı gönderdi. Gizlilik kararını korumak kaydıyla gönderilmesi kararını aldılar. Eklerde yayınlayıp yayınlanması hukuki açıdan tartışmalı bir konu. Konuyu Meclis başkanlığına emanet ettik. Onlar değerlendirsinler. Biz yararlandık. Biz raporda o bilgileri kullandık.  

DARBECİLERLE İŞBİRLİĞİNDE BASIN LİSTENİN EN BAŞINDA 
Cehenneme odun taşıyanlar listesinde ilk sıra kimin?
Kamuoyunu oluşturmada en etkili olan basın derim. Her şeyden önce rolleri önemlidir. 1960 sonrasında bu ülkenin başbakanını düşük, aşağılık olarak nitelendiren ve daha sonra darbeyi topluma yaymak için en önemli yani darbenin bir hürriyet, zafer bayram olarak kutlanması ve topluma mal edilmesi için verdikleri çabaya bakarsanız o tarihlerde bir tek Bedii Faik yüksek sesle ve farklı bir şey söylediğini görürsünüz, basından. Eğer basından topyekun destek bulamamış olsalardı, bence bu kadar kolay cesaret edilemezdi. Medya patronlarını dinlediniz. Açıklamaları katkı sağladı mı, samimi buldunuz mu?Daha önemlisi samimi bulup bulmamaktan ziyade, ben kişisel  görüşlerimi ortaya koymak yerine tam tersine hangi dönemde nasıl davrandıklarını rapora koyduk. Dolayısıyla şunu da hissettik çok az olmakla birlikte samimi bir pişmanlığı nedameti çok insani buluyorum. Bir nedamet duygusu içerisinde olanların yanı sıra, askerlerin -tırnak içerisinde söylüyorum- nasıl ki darbenin gerekçesi hukuki maddelere dayanması dışında bunu bir görev olarak addedildiğini ve bu görev ifası olarak algıladıkları gibi, aynı zamanda medya da bunu bir görev olarak görmüş. Görev içerisinde tanımlanmış. Habercilik anlayışında yaptıklarını söyleyenler oldu. Yine olsa yine yaparım diyenlerde oldu. Dolayısıyla hani bir kategorize etmekten ziyade böyle sınıflandırabilirim. 

DERİN DEVLETİN DEŞİFRESİ İÇİN YENİ BİR ARAŞTIRMA 
Derin devlet ve kontrgerillanın devlet içindeki izlerini tespit ettiniz mi?
Biz, dönemin bütün önemli görevde bulunmuş siyasilerine, askerlerine, bakanlarına bu soruları sorduk. Bu konuda bilgi belge de istedik. Çeşitli zamanlarda çeşitli isimler adı altında bir takım kurumların oluştuğunu biliyoruz. Ama bu kurumlar, Hilmi Özkök'ün tabiri ile "Özel Harp Dairesi illegal bir kurum değildir. Yasaldır ve görevi de kanunlarla çizilmiştir" şeklinde tanımlandı. Kamuoyunda böyle bir yapının varlığı kabul ediliyor. Ama bu varlığa dair daha somut verilere ulaşmak için Türkiye'nin bu konuyla ilgili daha geniş kapsamlı araştırmalara ihtiyacı olduğunu söyledik. O yüzden sonuç önerileri, hepsinin adını zikrederek, Seferberlik Tetkik Kurulu, Özel Harp Dairesi, JİTEM gibi yapılanmaların bir şekilde araştırma konusu yapılması ve devlet sırrı gibi kavramları ortadan kaldırarak derin bir deşifre yapılmasını istedik. 

MİLLETİN İRADESİNE SAHİP ÇIKTIĞINI GÖSTERDİ   
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sorularınıza verdiği yanıtta, darbeler döneminin artık geride kaldığını söylüyor. Siz de aynı kanaatte misiniz?
Ben Sayın Başbakanımızın bu milletin iradesine sahip çıkma, milletin iradesini bir emanet sayarak en onurlu şekilde görmüş bir siyasetçiye çok yakışan bir cümle olarak görüyorum bunu. 2002'den başlayarak bakarsanız tüm bunlar duruma vaziyet eden bir durumu değiştirme iradesi sonucunda gerçekleştirildi. Bugün bu komisyon kurulmuşsa ve bu komisyona en yüksek düzeyde motivasyon ve destek verilmişse. Komisyon raporumuzda ilk 3 sayfanın o millet iradesine verdiği önemi ortaya koyan 1960 ve 80'den başlayarak vesayetçi anlayışı analiz ettiğini ve bunun yol gösterici olduğunu söyleyebilirim. Bu irade olduğu sürece Türkiye'de bir şey olmaz. Evet bütün vesayetçi sistemi tasfiye etmemiz gerekiyor. Başta sivil anayasa olmak üzere darbe mevzuatını gözden geçirmemiz gerekiyor. Bu konuda bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?Düşünüyorum evet. Başından beri hep bu yönde notlar aldım zaten. 

Baykal kendine yakışanı yaptı
Nimet Baş, 'Komisyona bilgi vermeyen Deniz Baykal'ın tavrı sizi incitti mi' sorusuna şu cevabı verdi: 'İncitme, kırılma bana çok uymayan tutumlar olur. 3. dönemim çok iyi tanıdığım bir siyasetçi, tutum ve davranışları konusunda da bir fikir sahibiyim. Dolayısıyla Baykal'a yakıştırdığım bir davranış oldu, kendisine çok yakışan bir şeydi.

Demirel darbecilerle aynı dili konuşuyor
Demirel, ben darbelerle hesaplaştım dedi. Siz bunu nasıl karşıladınız?
Kendi dönemiyle hesaplaştı evet. Kendine yapılan darbelerle hesaplaştı evet. 28 Şubat dönemiyle hesaplaştı mı onu sormak lazım.

28 Şubat'taki rolünü farklı bir yere mi koyuyorsunuz?
Evet anayasal bir kurum olan Milli Güvenlik Kurulu'nu işlettim dedi. Ama hatırlarsanız anayasal kurumların işletilmesi, anayasa gereği veya yasa gereği,  görev gereği tanımları çok da darbecilerin diline benzeyen bir dildir. Daha önce kendisi darbelere muhatap olmuş, mağdur olmuş bir siyasetçi olarak, okuyamıyorlarsa okuyabilecekleri yere gitsinler mesela Suudi Arabistan'a birisidir. Bu çok tipik paternalist devlet anlayışını temsil eder. Sivil iradeyi temsil etmez, demokratik tutumu da temsil etmez. Ne kendisi bu ülkenin ev sahibidir ne o çocuklar bu ülkenin misafiridir. Kimseye kapıyı göstermeye hakkı yoktur. Öyle görüyorum.Oradaki dili darbecilerin kullandığı dil midir?Onlara yakın bir dildir evet. 

Kuran'a el koyma kararı gözlerimi doldurdu  
Belgelerde sizi dehşete düşürecek şeyler oldu mu?
Evet oldu. 28 Şubat sürecinin çok uzun bir dönem olduğunu biliyorduk. Ama 2004'ten bir vesika paylaşmak istiyorum. 'Eşiniz çağdaş olmayan bir kıyafetle toplum içerisinde kendini göstermesi siz TSK mensupları ve bağlı bulunduğunuz birliğe yakışmamaktadır. 1. sicil amiriniz olarak sizi uyarmamıza rağmen olağan durumunuzda bir değişiklik olmadığı başta sizi ve bayan B.'yi son kez uyarmak durumundayım. Durumunuzun takipçisi olduğumu eşinizin kıyafeti değiştirmemesi halinde ortaya çıkabilecek 926 sayılı iç hizmet kanunun ilgili müeyyideleri ile karşı karşıya kalacağınızı hatırlatır bu konunun bilinmesini rica ederim. İmza. Hava Savunma Kurmay Albay ...' Bunlar YAŞ kararlarından alınan örnekler. 'Başta Kuran-ı Kerim, yasak yayınlar listesinde bulunmadı ancak dini bilgiler muhteva ettiğinden el konulmasının yerinde olduğunu' diyen belgeyi okuyunca gözlerim doldu. Bu milletin değerleri ile hiç de barışık olmayan bir belge. 'Dini bilgiler ihtiva edilen bir Kuran-ı Kerim. Evinizde alenen teşhir edilen tablo yazma eserlerden yılı 1947 Allah ismi. İrtica propaganda kapsamında olduğu' İnsanın kanını donduracak şey. 'Bu kadar da olmaz' dedirten şeylerdi. Bize gelen belgelerden bazıları. Bu milletin hissiyatını anlaşılmaz olduğunu ama bu kadarını düşünmüyordum. Gerçekten adına 'Peygamber ocağı' diyen bir toplum bu. Dolayısıyla bu ordumuzda, bu kadar hukuksuzluk nasıl reva görülmüş? Nasıl yakıştırmış, nasıl yapmışlar diye düşünmeden edemiyorum. Bu kadarını tahmin etmiyordum. Fişlendiklerini tahmin ediyordum ama askerden atılmasına neden olacak şeyin, Kuran-ı Kerim olmasını nasıl düşünebiliriz. Allah ismini irtica olarak algılamışlar. 

Paşalar pişman değil
Evren ve Şahinkaya'nın savunmalarında pişmanlık gözlemlediniz mi?
Hayır, yok. Biz de görüşlerine başvurmak üzere kendilerine talepte bulunduk, reddettiler. Ben de o zaman "Millet iradesini o gün de hiçe saymışlardı bugün de hiçe sayıyorlar" dedim. Millet iradesi ile seçilmiş gelmiş milletvekillerini cezaevlerine gönderip, askerleri yerleştirdiler. Darbe sonrası Meclis Genel Kurulu'ndaki üniformalı askerlerden oluşan fotoğrafı, demokrasimiz adına her yere asmak gerektiğini düşünüyorum. 

Evren 'Eşitlik olsun diye bir sağdan bir soldan astık' dedi. Ne hissettiniz?
Kendi eşitlik ve adalet duygusunu böyle anlatan insana ne diyebilirsiniz? Aradan 30 yıl geçmiş bugün bile bu tahakkümcü anlayışın hala sürdüğünü görüyorum ve aşırı özgüven beni doğrusu olumsuz yönde de etkiliyor. "O gün yargı bu kararları verdi. Bizimle ne ilgisi var" bile dese amenna diyeceğimiz bir şey. 'Talimat verdik astırdık' cümleleri hala kullanılıyor bu ülkede. 

Sis perdesi aralandı
Meclis Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, darbe ve muhtıra dönemlerine ilişkin 1404 sayfalık raporunu dün TBMM Başkanı Cemil Çiçek'e sundu. Komisyon Başkanı Nimet Baş, 4 aylık çalışmanın ürünü raporu Çiçek'e verirken "Pandora'nın kutusu açıldı" dedi. Komisyon üyelerini Başkanlık divanı Salonu'nda ağırlayan Çiçek ise kurumsal olarak darbelerin birinci derecede mağdurunun TBMM olduğunu söyledi. 

REFERENS OLACAK
Çiçek, komisyonun yaptığı çalışmaların referans olacağını dile getirdi. Araştırma komisyonlarının ancak 4 aylık bir süreyle çalışabildiğini hatırlatan Çiçek, şöyle konuştu: "Elbette böylesine karışık, karmaşık, üzerinde sis perdesi olan, perde arkasında da pek çok gerçeğin yattığı, ölenlerin ve öldürenlerin, mağdurların, mağduriyetlerin, acıların yaşandığı bu dönemlerle ilgili çalışmaları 4 ay gibi kısa bir zamanda tüm yönleriyle ortaya çıkarmak mümkün olmayabilir. Ama, sis perdesinin önemli bir kısmı aralanmıştır.

'CHP'DEN AYRIŞIK RAPOR
Komisyonun CHP'li üyesi Ahmet Toptaş, Meclis Başkanı Çiçek'e kendilerinin ayrışık raporu olduğunu dile getirerek, komisyon raporunun içeriğine katılmadıklarını; yalnızca sonuç ve öneri bölümünün oybirliği ile kabul edildiğini söyledi. MHP Milletvekili Özcan Yeniçeri de ayrışık raporlarının olduğunu söyledi. Toptaş ve Yeniçeri, ayrışık raporlarını Çiçek'e verdi. 

Pandora'nın kutusu böyle açıldı
Ekleri hariç 1404 sayfalık rapor hazırlayan komisyon çalışmalarında 1500 saat çalıştı. Başta TBMM olmak üzere İstanbul, Aydın, Malatya, Bolu, Manisa da muhtıra ve darbe dönemlerinin 143 tanık ve mağdurlarını dinleyen Komisyona 47 uzman destek verdi. 500 kitap, çok sayıda makale, tez ve Meclis tutanaklarını inceleyen Komisyon Yassıada, 12 Eylül ve 28 Şubat süreçlerine ilişkin belgesel yapımlarını da izledi. Yüksek askeri Şura kararları ve re'sen emekli edilerek TSK'dan ihraç edilenler, başörtüsü mağdurları, Salih Mirzabeyoğlu gibi halen olağanüstü dönem yargılamaları sebebiyle cezaevinde bulunanlar, üniversite ilişiği kesilenler olmak üzere yüzlerce mağdur komisyona başvurdu. Başbakanlıktan ve Köşk'ten 30 binin üzerinde evrak, belge gelirken 27 Mayıs 1960 darbesi, 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül darbesi ve 28 Şubat ile 27 Nisan süreçlerine ilişkin gazete, dergi, televizyon yayınlarını da incelendi. Meclis'in tatile girdiği süreçte de fiilen çalışan komisyon belgelerin analizlerini yaptı.