8 Temmuz 2010 Perşembe

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne kimler neden saldırır? / Yiğit Bulut

 
 Genelkurmay Başkanı Başbuğ, bir televizyon kanalına çıkıp konuştu ve büyük tartışma başladı:“Genelkurmay Başkanı siyasi konuları da içerecek şekilde, siyasetçi kıvamında kamuoyuna yönelik bir şekilde konuşabilir mi?”
Bu soruya yazımın içinde cevap arayacağım fakat buna geçmeden bir detayı paylaşmak istiyorum: Türk halkı “TSK algılamasında” bölünmüş durumda: 1- Halkın bir bölümü yaşananları “yanlış algılıyor” ve sorunu “TSK içinden kaynaklanan temel bir bozukluk” ile özdeşleştiriyor. 2- Bir bölümü de TSK hakkında yapılan her eleştiriyi asker düşmanlığı olarak algılıyor ve karşı saldırıya geçiyor... Sevgili dostlar, bu noktada bir tespit daha yapmam gerekli: Yıllardan beri yaşadıkları hatta genlerinden getirdikleri “Türk subayı, Türk ordusu düşmanlıklarını” pompalamak için “yerleşik düzenin yaptıklarını Türk ordusuna fatura” etmek isteyenlerin katkıları bu algılamada çok büyük! Daha anlaşılır bir şekilde ifade edeyim: Türkiye’de “yıllardır yerleşen ve Türk ordusu dahil birçok dinamiği kendi çıkarları uğruna kullanmayı deneyen yerleşiklerin” yaptıklarının tümüne“Ergenekon” denir! Bu “medyadan finans sektörüne, askeri birimlerden sağlık personeline” birçok yerde “karşımıza” çıkan “kullanılan-kullananlar” bileşkesinin adıdır! Sağlık Bakanlığı bünyesinde veya medyanın bir kesiminde grup halinde yerleşebileceği gibi TSK’da da kısmi olarak yerleşebilir. Bu yerleşiklik hali TSK’nın “kurum olarak” bu yapı ile özdeşleştirilmesini asla ama asla gerektirmez. Tam tersi TSK, bünyesindeki “bu yerleşik yapıyla” yıllardır mücadele etmektedir. Bu giriş sonrası“Başbuğ’un açıklamalarına” dönelim ve yeniden soralım: Başbakan’a bağlı bir Genelkurmay Başkanı açıklama yapabilir mi? Açık ve net söyleyeyim: Bana göre “demokrasi kültürünü sindirmiş” ülkelerde“her konuda tek sorumlu siyasi otoritedir ve yaptığının, yapamadığının hesabını sandıkta verir”.
Sonuç: Yapılan röportaj “gazetecilik başarısı” olarak büyük bir olaydır ama konuşanın makamı gereği “olmaması” gerekenler sınıfına girer! Bu noktada meslek adına Uğur Dündar’ı içten kutlamak ve Türkiye’yi de “demokrasi kültürünü” bir daha düşünmeye davet etmek istiyorum...

TSK düşmanlığını da sempatizanlığını da yayan ‘aynı odaklardır’!
Sevgili dostlar, yukarıdaki yazıda da değindiğim gibi “TSK düşmanlığını veya sempati dalgalarını”dönem dönem yayarak, ordumuzu kendi “yollarında amaçlarına alet edenler” 1940’lardan bugüne aynı odaklardır. Bunlara iç-dış “yerleşik örgütlenmeler” diyebiliriz. Bu yapılar özellikle etkili oldukları dönemlerde “korkunç” odaklardır ve neler yapabileceklerini aynı yoldan geçen İtalya, Yunanistan hatta Amerika’dan örnekleyebiliriz... Bu noktada, size, konuyu detaylı araştırmak istiyorsanız, yapılmış en iyi araştırmalardan birini tavsiye etmek istiyorum... Gazeteci Philip Willan’a ait bu araştırmadan daha önce de bu köşede alıntılar yapmıştım. Sevgili dostlar, Willan, İtalya’daki “örgütlenmeyi”araştırdı ve “kuklacılar” isimli kitapta topladı. Kitapta özellikle “askeri kanatta olduğu” sanılan örgütlenmenin özünün nasıl “iş dünyasında” olduğu çok açık delillerle ortaya konuyor. Karar vericiler yani “İtalyan askeri ve polis gücünü kullananlar” asla “askeri üst makamlar” değil. Bir “iş dünyası organizasyonu” şeması altında “kullanan ve kullanılanlar” yerlerini alıyorlar...
Sonuç: Bu yazıyı “örgütlenmeyi” TSK bünyesinde “algılayarak” konuyu sorgulayanlara “yol açmak”ve elimden geldiğince gerçeği göstermek için yazdım. “Yerleşik örgütlenme” organizasyonları asla“askeri dinamikler” içinde değil! İtalya’da da değildi, Fransa’da da, Yunanistan’da da! Hemşire, avukat, doktor, öğrenci, basın emekçisi ne kadar kullanılıp alet ediliyorsa, asker ve polis de aynı tuzaklara düşüyor. Sistem Türkiye’de de böyle çalışıyor, hatta Osmanlı’da da böyle çalıştı. “Yerleşik düzeni” asker içinde arayanlara duyurulur!