TV’lerden taşan, “Hrant Dink”le ilgili tartışmalardan birinde, “Ogün Samast-Yasin Hayal” gibi tetikçilerin azmettiricilerinden diye, emekli bir albayın, “Mümtaz Beyazıtoğlu”nun adı geçince, hem dikkat kesildim birden, hem değince epeyi arkalarda uyuyakalmış yarım yüzyıllık anılarıma, uzanıverdim belleğimin derinliklerine o lâhza, biraz da hayıflanarak.
1964 yılında Erzincan Askerî Lisesi’nde okurken, sonraları MHP’nin akıl hocalığına da kalkışacak olan, “Tahsin Ünal” isminde ünlü bir öğretmenimiz vardı.
Nedense biz, o yılların liselerinde pek de moda olan “duvar gazetesi”ni, bir edebiyat öğretmeninin değil de, tarihçi olan bu albayın denetiminde çıkarıyorduk.
Gazetemizin adı “Ülkü” idi. Henüz 14-15 yaşlarında olduğum için, “Öz Türkçe”ye o hoşuma giden uyumu dışında, başka türlü bir çağrışımı yoktu bende pek, o sıralar, bu ismin.
Gazeteyi çıkaran, edebiyat meraklısı bir avuç öğrenciydik, koca okulda. Ne ki, hepimizi görevlendiren tek seçici “Tahsin Ünal”dı, sadece. Ben, o yıllarda biraz daha meraklısı olduğum mizahın ve özellikle de karikatürlerinin çizeriydim, gazetenin.
Son sınıf öğrencisi olan başkanımız ise, “Hrant Dink”in katillerini azmettirdiği söylenen, işte şimdilerdeki bu emekli Albay “Mümtaz Beyazıtoğlu” idi, o zamanlar.
Şimdi artık daha net görünüyor mu bari; “Tahsin Ünal” ve onun gibi hocaların aşılamış oldukları “milliyetçi” fikirlerle, çocuk yaşlarda biçimlenen o gençler, kendileri de yaşlanınca, nelere yol açıyorlar, bakın daha sonra? Hem de, içine sert bir cisim konmuş kartopu gibi büyüyerek, üstelik.
Oysa “milliyetçilik”ler, iki yüz sene öncesinin “ulus-devletler çağı”na giden yollardaki parke taşlarıydılar. Çünkü “ulus-devlet modeli”, küresel sistemde agresif iddiaları olan toplumlarda, iç pazarlarda kendiliğinden oluşan “yatay ağ yapıları” yerine, bu piyasaları manipüle edebilen “dikey komuta hiyerarşileri” inşa etmeye yarayacak bir mekanizmaydılar.
“Fabrika”nın doğuşundan önceki “heterojen” koşullarda, zanaatkârların yarattıkları farklı farklı üretimler, “homojenlik, otomasyon ve standartlık” isteyen yeni küresel ilişkilerin pazarlarına uygun düşmüyorlardı artık.
Bir ürünün, ilkin bir prototipinin, sonra da eksiksiz bir biçimde kopyalanmış milyonlarcasının, tüm dünyaya sunulması gerekiyordu. Bunun için de, o toplumun, hem üretirken hem tüketirken “standartlaştırılma”sı artık bir zorunluluktu. Geniş toplum kitleleri, hem emeklerinin, hem de tüketimlerinin kontrol altına alınmaları bakımından “bir örnek”leştirilmeliydiler.
Yani, gerek “üretim”lerin gerekse “tüketim”lerin ve böylelikle de “dolaşım” ve “üleşim”lerin “esnek” vasıflara dayalı “açık süreçler” olmaktan çıkıp, “disiplin”e ve değişmez “rutin”lere dayanan “kapalı süreçler” haline gelmeleri elzem görünüyordu. Bu, emeğin çalışma, paylaşma ve tüketme akışkanlıklarının koordine edilerek denetlenmesi ve pazarın da komuta ile yürütülmesi demekti.
O yüzden, milliyetçi devletlerde çeşitliliklerin yerlerini “tek tiplilik”ler; bireyselliklerin ve becerilerin yerlerini de, “uyumluluk”lar ve “tekdüzelik”ler almıştır.
Emeğin bu tarzda “rasyonelleştirilme”sinde; ruhuna nüfuz etmede “milliyetçilik”, inşasında da “askerlik”, kilit rol oynamıştır.
Böylece, çeşitliliğin ortaya çıkardığı üretim farklılıklarını gidermeyi zorunlu kılan fabrika üretimindeki bu “bir-örnek”lik, ancak toplumu da “bir-örnek” kılmayla mümkün olabilmiştir.
Kışlalardaki düzeni sağlamaya yarayan “askerî disiplin ve denetim” yöntemleri, toplum yapılarına ve üretim tesislerine de uygulanmaya çalışılmıştır.
Üretim, üleşim, tüketim ve iç pazar, koordine ve komuta ile rutinleştirilirken, zapturapt altındaki kitlesel emek de, rutinleşmenin bir yansıması olarak “vasıfsızlaştığı” için, karın tokluğuna çalıştırılarak, “devlet”in ve “bir avuç zengin”in “sermaye temerküzü”ne uysallıkla hizmet etmişlerdir.
Ayrıca, bedavaya askerlik yaparak, birtakım, “milliyetçi-şoven” kandırmacaların dolduruşlarıyla, “tekelci zenginler”in çıkardıkları savaşlarda, birbirlerini öldürecek olmaları da işin cabasıdır.
Bunların birer oyun olduklarını sezinleyip muhalefet eden, “gerçek solcu”, “klasik liberal” ve şimdilerde de, itilip kakıldıklarını nihayet kavrayabilmiş bulunan “mütedeyyin” gruplar, bu tutumları nedeniyle zulüm görmüşler, çile çekmişlerdir.
Bir “emek kontrol sistemi” olan “milliyetçiliğin tarihsel kökenleri” kabataslak bu olunca; iktidar partisinin, toplumdaki milliyetçilikleri “seçim hesapları”yla kanırtmaya kalkışmasını, ne yana koyacağız pekiyi şimdi, söyler misiniz?