25 Haziran 2012 Pazartesi

Madem çember daralıyor... / Ekrem Dumanlı


New York Times, hafta içinde bomba (!) bir habere imza attı. İlginç iddiaya göre Türkiye'nin Güneydoğu'sunda CIA ajanları yoğun bir faaliyet göstermekteydi. Neymiş o faaliyet? Suriyeli muhaliflere Amerikan ajanları silah taşıyormuş. Haberin nişan tahtasında kim var? Amerika mı, Türkiye mi, Suriye mi? Güneydoğu deyince insanın bin kere düşünmesi gerekiyor; zira burada kırk tilkinin kuyruğunu birbirine bağlayıp kırk tilkiden de kürk çıkarmak isteyen güç odaklarının varlığı malum. Her neyse...

Güneydoğu'yu yakından ilgilendiren bir diğer gelişme, Leyla Zana tarafından yapılan açıklamalar. Zana, ucunda PKK lideri Abdullah Öcalan'ın ev hapsi de olan bir dizi tekliflerde bulunuyor ve Başbakan Erdoğan'ın sorunu çözeceğine dair açıklamalar yapıyor. Bu arada Karayılan mülakatı yapılıyor ve Oslo görüşmeleri yeniden gündeme getiriliyor. İyimser konuşmalar, pozitif köşe yazıları, umut dolu değerlendirmeler süregiderken PKK karakol saldırısı yapıyor ve 8 askerimiz şehit ediliyor. Daha bunun nedeni anlaşılamadan, kim 'açılım' istiyor, kim 'açılımı sabote ediyor' soruları eşliğinde, Suriye keşif uçağımızı düşürüyor. 

Keşif uçağını düşürmek öyle rastgele yapılacak bir iş değil. Belli ki Türkiye'ye (hatta Suriye'ye müdahalenin konuşulmasına binaen uluslararası güçlere) bir mesaj veriliyor. Mesajın muhatapları belli. Ya sahipleri? Kendi vatandaşını her gün katleden Suriye mi? Ona askerî destek vermekten çekinmeyen bazı ülkeler mi? 

Suriye meselesinde yalnızlaştırıldığımız çok net. Batı, Suriye'de yaşanan katliama kulaklarını tıkamış çoktan. Amerika'nın yaklaşan seçimleri atlatmadan bir irade ortaya koyması muhal gibi. Arap âlemi kendi gölgesiyle kavgalı. En dinamik yapı, merkezinde koyu Şiilik taassubu taşıyan bir odağı işaretliyor. Suriye'deki vahşi düzenin bozulmasını ('daha kötü bir yönetim gelirse' senaryosu üzerinden) İsrail de istemiyor. Geriye kalıyor Türkiye. Türkiye, yanı başında yaşanan insanlık dışı uygulamaya tek başına müdahale etse bir dert; akrabalık ve komşuluk bağımız olan Suriye'deki vahşete suskun kalsa bir dert. 

Üstelik Suriye, yıllardır sümenaltı ettiği PKK kartını da yeniden masaya koymuş durumda. Kuzey Irak ile Türkiye'nin yakınlaşmasına da denk gelen Türkiye karşıtı süreçten hem Suriye çok kazançlı görünüyor, hem PKK. Biri, Türkiye'yi zor durumda bırakacak kirli bir maşaya kavuşmanın sevincini yaşıyor; diğeri de daha önceki ağa babalarını da taciz etmeyecek yeni bir hami edinmenin coşkusu içinde. Merkezî Irak yönetimini temsil eden kişilerin İran'ın dümen suyuna mahpus ve mahkûm hale gelmesi de Suriye'nin Türkiye'ye karşı efelenmesini temin edecek bir başka faktör. Mezhepçi bir ahir zaman kâbusu peşinde koşuyor birileri. Bölgeden gölgesi hiç eksik olmayanların işine geliyor bu armageddon senaryoları... 

Türkiye'nin dünyadaki ağırlığı arttıkça bir kısım çevrelerin bundan rahatsız olduğu aşikâr. Bu ülke siyasette, ticarette, demokratik sivil toplum örgütlenmelerinde derlenip toparlandıkça birilerinin keyfi kaçıyor. Türkiye'nin, daha düne kadar lokal bir güç olmasından bile rahatsız olanlar, uluslararası meselelerde de inisiyatif almaya çalışmasından fevkalade endişe duyuyor. Uluslararası lobicilik yapan güçlerin son yıllarda dozunu artırarak yaptığı AK Parti düşmanlığı da uluslararası basında gündemde tutulmaya çalışılan 'cemaat' aleyhtarlığı da tesadüfen gelişen hadiseler değil. Hatta hiçbir makul gerekçe ve sebebi yokken müesses nizamın kadim ceberutlarının, yargının elinden kurtarılmaya çalışılması da boşuna planlanmıyor. Eski düzende iş tuttukları kişilerin değişik urbalar giyerek sahnelediği kaotik oyunlara ihtiyaç duyuyorlar çünkü. Kadim senaryoların yeniden tezgâhlanması, Türkiye'nin kendisiyle meşgul olmaktan bîtab düşürülerek uluslararası platformda biçare kalması içindir. 

Üst üste yaşanan hadiseleri tek tek ele almak bazen büyük fotoğraftan kopmamıza neden olabilir. Tecrübeyle sabittir ki müstakil görünen pek çok olay aslında birbiri ile irtibatlı; hatta birbirinin tamamlayıcısıdır. O yüzden soğukkanlı kalmak gerekiyor. Bir de güç dengelerini elinde tutan odakların bizi sürüklemek istediği noktayı görmek. Madem çember daraltılıyor, madem içerdeki dinamikleri birbirine kırdırarak dışarıdaki kuşatma derinleştirilmek isteniyor; ya karşı tarafın daha önce görmediği yeni bir yol bulmak gerekiyor ya da bu çemberi bir yerinden kırarak şaşırtıcı bir yol açmak. Onca acı tecrübeden sonra çok boyutlu entrikaları çözümlemek çok da zor olmasa gerek...

PANORAMA

Türkiye gerçekten insanı hayretlere sevk eden bir ülke. Tartışmaya bakar mısınız; genelkurmay başkanı ağlar mıymış, ağlamaz mıymış? 8 askerin şehit olması karşısında gözyaşlarını tutamayan Genelkurmay Başkanı Necdet Özel için ne anlamsız şeyler söylendi. Oysa şu aşikâr ki gözü yaşlı komutandan değil, göz pınarları kurumuşlardan korkmak lazım. Sadece askerler için değil, hayatın her alanında durum bundan ibarettir çünkü... 

28 Şubat soruşturması şu ana kadar sadece o günkü askerî yetkilileri adaletin karşısına çıkarmıştı. Hafta içinde soruşturma 'postmodern darbe'nin Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ayağına kadar uzandı. Savcılığa çağrılan kişilerin suçlu olup olmadığını şimdiden bilmek mümkün değil; ancak açık bir gerçek var ki bir soruşturma yapılırken ucu nereye dokunursa dokunsun sonuna kadar gidilmezse (suçsuz olanların mahkeme huzurunda aklanması da dâhil) kamu vicdanında meşruiyet temin edilemez.