Bazı çevreler için Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yıpratılması prim yapan bir iş gibi görülebilir. Ergenekon davasında yargılanan, ancak haklarında henüz hiçbir hüküm bulunmayan emekli generallerin, kuvvet komutanlığı, ordu komutanlığı yapmış paşaların, “sızdırma basın” ın elinde hedef tahtası haline getirilmesi de kimilerine zafer havası yaşatabilir. Emekli albayların, yarbayların itilip kakılması da kimilerini sevindirebilir. Hatta kimileri, bugüne kadar yaptıkları gibi, emekli askerlerin sağlık sorunlarıyla alay bile edebilirler. Niteliği ve amacı belli bazı gazeteler, emekli askerleri peşin peşin mahkûm edip, onların üzerinden görevdeki askerlere gözdağı vermeye de çalışabilirler.Bu arkadaşların bilmedikleri ya da hesap etmedikleri bir şey var: Ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar yıpratmaya çalışırlarsa çalışsınlar, halkın gözünde ordunun “en güvenilir kurum” olma niteliğini değiştirmeleri mümkün değildir.Kaldı ki, “fırsat bu fırsat” deyip, askere kum torbası gibi çullananlar, bu ülkede ikinci bir ordunun daha bulunmadığını da düşünmüyor. Bilmiyorlar ki, orduya çatarak kısa vadede siyasal rant belki sağlanabilir ama, yıpranmış bir orduyla, bu ülkede ne siyaset ne ekonomi ne de başka birşey ayakta kalabilir. Ordu otuz yıldır bir savaşın içindeyken... Terörün koçbaşı olarak kullanıldığı bir büyük saldırıya kayıplar vererek karşı koyarken, bir dönemin komutanlarını kastederek, “iyi ki bunlarla savaşa falan girmemişiz” diyenler, başka nasıl bir savaştan söz ediyorlar acaba? Onlara bir hatırlatma yapalım: Kurtuluş Savaşı öncesinde de, düşman İzmir’e çıkmış Ankara’ya doğru ilerlerken, bazıları “Maazallah bir savaşa girersek bu ordu nasıl savaşır?” diye konuşuyorlardı. Daha nasıl savaş olacaksa?... Ama o ordunun nasıl savaştığını çok geçmeden gördüler.Bu halk, ordusunun nasıl savaştığını iyi biliyor. Çünkü savaşanlar, bu halkın çocukları.Bir ordunun kan kusup “kızılcık şerbeti içtim” deme durumuna getirilmesi kimsenin yararına değildir.Elbette ordu kendini savunur. Zaten varlık nedeni, savunma refleksidir. Ancak ordunun siyasal saldırılara karşı korunması her şeyden önce sivillerin görevidir. Bu orduya asker veren siviller, bu orduya sahip çıkmak zorundadır. Asker konuştuğu zaman pısan, sustuğu zaman aslan kesilen üç-beş siyasetçiyle gazeteci kılığındaki siyasetçiye meydanı bırakmayacak olanlar da yine başta sivillerdir. Askerin, sivillerin sustuğu, sessizliğe büründüğü, seyirci kaldığı zamanlarda konuştuğu, tecrübeyle bilinmiyor mu?
Harbiye, askerlik, askeriye, savunma ile ilgili tüm gelişmeler, eleştiriler, asker-siyaset ilişkisi, askeri operasyonlar, gibi ve benzeri haberler, köşe yazıları, dosyalar buradan aktarılmaya çalışılacak.
16 Mart 2009 Pazartesi
Ordu milletin ordusu / Hikmet Bila
Bazı çevreler için Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yıpratılması prim yapan bir iş gibi görülebilir. Ergenekon davasında yargılanan, ancak haklarında henüz hiçbir hüküm bulunmayan emekli generallerin, kuvvet komutanlığı, ordu komutanlığı yapmış paşaların, “sızdırma basın” ın elinde hedef tahtası haline getirilmesi de kimilerine zafer havası yaşatabilir. Emekli albayların, yarbayların itilip kakılması da kimilerini sevindirebilir. Hatta kimileri, bugüne kadar yaptıkları gibi, emekli askerlerin sağlık sorunlarıyla alay bile edebilirler. Niteliği ve amacı belli bazı gazeteler, emekli askerleri peşin peşin mahkûm edip, onların üzerinden görevdeki askerlere gözdağı vermeye de çalışabilirler.Bu arkadaşların bilmedikleri ya da hesap etmedikleri bir şey var: Ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar yıpratmaya çalışırlarsa çalışsınlar, halkın gözünde ordunun “en güvenilir kurum” olma niteliğini değiştirmeleri mümkün değildir.Kaldı ki, “fırsat bu fırsat” deyip, askere kum torbası gibi çullananlar, bu ülkede ikinci bir ordunun daha bulunmadığını da düşünmüyor. Bilmiyorlar ki, orduya çatarak kısa vadede siyasal rant belki sağlanabilir ama, yıpranmış bir orduyla, bu ülkede ne siyaset ne ekonomi ne de başka birşey ayakta kalabilir. Ordu otuz yıldır bir savaşın içindeyken... Terörün koçbaşı olarak kullanıldığı bir büyük saldırıya kayıplar vererek karşı koyarken, bir dönemin komutanlarını kastederek, “iyi ki bunlarla savaşa falan girmemişiz” diyenler, başka nasıl bir savaştan söz ediyorlar acaba? Onlara bir hatırlatma yapalım: Kurtuluş Savaşı öncesinde de, düşman İzmir’e çıkmış Ankara’ya doğru ilerlerken, bazıları “Maazallah bir savaşa girersek bu ordu nasıl savaşır?” diye konuşuyorlardı. Daha nasıl savaş olacaksa?... Ama o ordunun nasıl savaştığını çok geçmeden gördüler.Bu halk, ordusunun nasıl savaştığını iyi biliyor. Çünkü savaşanlar, bu halkın çocukları.Bir ordunun kan kusup “kızılcık şerbeti içtim” deme durumuna getirilmesi kimsenin yararına değildir.Elbette ordu kendini savunur. Zaten varlık nedeni, savunma refleksidir. Ancak ordunun siyasal saldırılara karşı korunması her şeyden önce sivillerin görevidir. Bu orduya asker veren siviller, bu orduya sahip çıkmak zorundadır. Asker konuştuğu zaman pısan, sustuğu zaman aslan kesilen üç-beş siyasetçiyle gazeteci kılığındaki siyasetçiye meydanı bırakmayacak olanlar da yine başta sivillerdir. Askerin, sivillerin sustuğu, sessizliğe büründüğü, seyirci kaldığı zamanlarda konuştuğu, tecrübeyle bilinmiyor mu?
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder