27 Eylül 2012 Perşembe

'İmralı’ya Erdoğan gitsin' / Emre Uslu


 Son haftalarda ipuçları verilen yeni müzakere süreci; Başbakan Erdoğan’ın dün akşam bir TV kanalında yaptığı açıklamlarla iyice netlik kazandı. Artık hükümetin ikinci müzakere sürecini başlatacağını veya başlatmış olduğunu söyleyebiliriz.
 
Şimdi soru şu: Birincisi sonuç vermeyen müzakere sürecinin ikincisi sonuç verir mi?
Benim bu soruya net cevabım şu: Mevcut şartlar altında, ikinci müzakere sürecinden de bir sonuç A-LI- NA-MAZ.
 
Bunun bir tek istisnası var: Eğer bir ön şart olarak Öcalan, PKK’nın sınır dışına çekileceğini deklare ederek müzakerelere başlayacaksa ve PKK, Öcalan’ın böyle bir çağırısını kabul edecekse, bunun alt yapısı oluşturulmuşsa; müzakere sürecinden biraz umutlu olabiliriz.
 
Ancak mevcut konjonktüre baktığımızda, ne Öcalan’ın PKK’yı bir çağırıyla sınır dışına çekecek gücü var, ne de PKK’nın böyle bir çağırıya uyup güçlerini sınır dışına çekecek bir stratejik planlaması. Dolayısıyla müzakereler geçen yıl kaldığı noktadan, yani 7 Temmuz 2011 noktasından başlayacak demektir. Bu da müzakerelerden umutlu olmamamız için yeterince açıklayıcı bir durum.
 
Belli ki devlet, Başbakan da dahil, bu durumun aksini düşünüyor. O halde öncelikle müzakereyi başlatmak isteyen devlet aklı bize şunu anlatmak zorunda: Geçen yıl müzakereleri yıkan PKK ne değişti de bu yıl müzakereleri başlatsın?
 
Stratejik açıdan baktığımızda:
 
1- Geçen yıldan bu yana yaptığı eylemler ve Türk Dışişlerinin ve güvenlik bürokrasisinin öngörüsüzlüğünün katkılarıyla PKK Suriye’de büyük kazanımlar elde etmiştir. Bir PKK devleti kurmuştur. Bu nedenle de PKK’nın eli güçlenmiştir. Dolasyısıyla PKK, bu yıl masaya oturacaksa, eli daha güçlü olarak oturacak demektir.
 
Bu da Oslo müzakersi sırasında PKK liderlerinin karşısında zaten süt dökmüş kedi gibi oturan istihbarat yetkililerinin elini iyice zayıflatacaktır. PKK bu yıl geçen yılki taleplerden daha fazlasını isteyecektir. PKK’nın geçen yılki taleplerini karşılayamayan hükümet daha fazlasını karşılayabilecek mi? Hiç sanmıyorum. Bu nedenle mevcut koşullar altında müzakere, çıkmaz sokaktır.
 
Eğer hükümet Oslo mutabakatlarında MİT ve PKK liderlerinin kabul ettikleri maddeleri kabul edip PKK miltianlarını “öz savunma gücü” olarak kabul edecek, onlara resmi kimlikler ve üniformalar verip güneydoğuda istihdam edecekse, PKK’da yeni kazanımlarından sonra buna razı olacaksa, elbette müzakere sürecinden bir “sonuç” alınabilir. Ama bunu topluma yutturmak öyle kolay değil.
 
2- Konjonktürel açıdan baktığımızda, PKK özellike Suriye’de belirsizliğin sürdüğü bir dönemde güçlerini silasızlandırmayı bir yana bırakın; Suriye’de daha fazla güç toplamak için elinden geleni yapıyor. Paralı asker topluyor. Bazı rakamlara göre PKK’nın Suriye’de halka 15 bin civarında silah dağıttığı konuşuluyor. Eğer PKK liderleri ile “Siz Suriye’de egemenlik kurun, biz sizin egemenliğinize karışmayacağız. Orada istediğiniz gibi devletinizi ve özerkliğinizi işletebilrisiniz. Silahlı güçlerinizi o tarafa yönlendirin ve Türkiye’deki taleplerinizden vazgeçin”şeklinde bir anlaşma yapıldıysa, ve en önemlisi PKK liderleri bu anlaşmayı kabul ettiyse, evet, ikinci müzakere sürecinden bir sonuç çıkabilir.
 
Ancak, PKK’nın mevcut yapsını düşündüğümüzde, Türkiye’de kurduğu KCK networkuna baktığımızda, PKK’nın temel insan gücünün Türkiye’den gittiğini düşündüğümüzde, Suriye’deki Kürtlerin sayıları ve konumlarına baktığımzda, PKK’nın “Suriye’deki kazanımlarımı koruyayım, Türkiye üzerindeki hesaplarımdan vazgeçiyorum” şeklinde bir anlaşmayı kabul edeceğini hiç sanmıyorum. Mevcut koşullar altında, özellikle Hakkari-Şırnak bölgesinde pisikoloji üstünlüğü ele geçirmeye başlamışken, böylesi bir “geri adım”ı atacaklarını hiç sanmıyorum. Bu nedenle de yeni müzakere sürecinden sonuç A-LI-NA-MAZ.
 
Peki AKP iktidarı ve MİT neden ikinci müzakere sürecinde ısrar ediyor?
 
Görebildiğim kadarıyla bunun iki nedeni var:
 
1- Önümüzde seçim dönemi var ve AKP bu dönemde bir çatışmasızlık süreci istiyor. Özellikle son bir yılda yaptığı yanlışlar, tutmadığı sözler ve en önemlisi terörün tırmanışıyla oylarının aşağıya doğru düştüğünü gören AKP, önümüzdeki bir yıla çatışmasız girmek istiyor.
PKK açısından bu dönem bir restorasyon dönemi ve Esad sonrası dönem için önünü görme dönemi olacağından PKK da biraz soluklanıp daha iyi hazırlık yapıp yeniden saldırmak için böyle bir nefese ihtiyacı olabilir.
 
Abdullah Öcalan da 15 aydır unutuldu. Bir bu kadar daha unutulursa kimse ondan söz etmeyecek. Bu nedenle bu süre Öcalan için de bir yeniden zuhur olacaktır.
Bu nedenle her iki aktör de geçici bir ateşkese sıcak bakabilir.
 
Burada tek sorun şu: Geçen yıl Silvan saldırısıyla barış sürecini devirip PKK’da insiyatifi ele geçiren şahinlerin bu beklentiye ne tepki vereceklerini henüz bilmiyoruz. Onlar bu süreci de tıkayıcı eylemler yapabilir. Nitekim Duran Kalkan’ın mesajları bu yönde.
 
2- Oslo sürecini başlatıp Türkiye’ye barış getireceğini iddia eden kurum ve siyasetçiler, sürecin boşa çıkması ve PKK’nın saldırıları ile prestij kaybına uğradılar. Onlar bu konuyu hırs sebebi yaptı. İlla da kendi istedikleri yöntemin doğru olduğunu iddia edip Erdoğan’a yöntem dayatıyorlar. Sanırım bunda çok başarılı da oluyorlar. Zira Erdoğan’ın devlette neredeyse tek güvendiği kurum o kurum kaldı.
 
O kurumun hırsı, Beşir Atalay gibi şimdiye kadar hangi işe el attıysa eline yüzüne bulaştırmış bir yöneticinin hırsıyla birleşince, “İlla da müzakere sadece müzakere” şeklinde bir İNAT ortaya çıkıyor. Sanırım müzakere için ortada devlet aklı yok ama devlet hırsı ve inadı var. Bu nedenle devlet kaybedeceğini bile bile bir hırs uğruna bu işe girişiyor.
 
“Hırsla kalkan zararla oturur” sözünü hatırlamanın tam zamanı. Burada bazı kurum ve siyasetçilerin hırsı hepimize zarar ve ölüm olarak dönüyor. Bu nedenle Erdoğan gözünü hırs bürümüş çevresinin analizlerine itibar etmemeli.
 
Eğer Oslo sürecini destekliyorsa da “Ben yapmadım devlet yaptı” kurnazlığına yatmamalı.
Mevcut şartlar altında İmralı’nın barış getirebileceğine inanıyor ve müzakereyi çok istiyorsa İmralı’ya kendi gitsin.