25 Eylül 2012 Salı

Balyoz kararları ne ifade ediyor? / Şahin Alpay


Balyoz davası sonuçlandı. 5-7 Mart 2003 tarihinde İstanbul'daki Birinci Ordu karargahında düzenlenen bir "Plan Semineri"nde, seçimle gelen hükümete karşı nakıs (yani sonuçlandırılamayan) darbe girişiminde bulundukları iddiasıyla yargılanan, 250'si tutuklu 365 general, amiral ve öteki üst rütbeli subayın çoğu 16-20 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldılar.

Mahkeme tutuklulukların devamına, tutuksuz yargılananların bir kısmının da tutuklanmalarına karar verdi. Ne var ki yargılama sona ermiş değil. Dava, bundan sonra Yargıtay'a gidecek; daha sonra Anayasa Mahkemesi'ne ve sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne de gidebilir.

Bu karar bana ne ifade ediyor? Şöyle sıralayabilirim: Balyoz iddianamesinde ortaya konan darbe girişiminin gerçekliği konusunda hiç kuşkum olmadı. Türkiye'de nice başarılı ve başarısız darbe girişimlerine, darbe tehditlerine tanıklık eden bir kuşağın mensubuyum. Kimse ne beni, ne de Türkiye'nin ezici çoğunluğunu Balyoz iddianamesinin uydurma olduğuna inandıramaz. Davada ortaya konan delillerin yeterince güçlü olduğuna kuşkum yok. Kararın demokrasi üzerindeki askeri vesayetin geride kalmasına katkıda bulunacağına; bundan böyle darbe tezgahlamaya kalkışanlar için caydırıcı olacağına inanıyorum.

Davada ceza alan çok sayıda subayın ailelerinin ve girişimde sorumlulukları olmadığına inanan subayların duyduğu üzüntüye duyarsız kalmak mümkün değil. Ama girişim eğer başarılı olsaydı, muhakkak ki 12 Eylül askeri darbesinin milyonlarca insan için yol açtığı dramın bir benzeri yaşanacaktı. Madalyonun bir yüzünde bunlar var.

İkinci yüzünde ise şunlar: Savunma avukatları, lehteki delillerin iddianameye dahil edilmediğini, yargılamada delil değerlendirme aşamasının atlandığını, savunma hakkının engellendiğini ileri sürüyorlar. Haksızlıklar varsa, mutlaka düzeltilmeli; üst mahkemelerde düzeltilmesi imkanı da mevcut. "Plan Semineri"ne katılan 50 dolayında subay yanında, katılmayanların, yurtdışında bulunanların da ceza almaları; cezaların kanunda gösterilen üst sınır üzerinden verilmesi, temyiz sürecinde düzeltilebilecek yanlışlar olarak görünüyor.

"Plan Semineri" sırasında Genelkurmay Başkanı olan ve darbe girişimlerini önlediği bilinen Org. Hilmi Özkök'ün kararlarla ilgili olarak söyledikleri çok konuyu özetliyor: Öç alma söz konusu değildir... Caydırıcı özellikleri olacaktır... Gerek Türkiye ve dünyadaki değişimi anlamak açısından, gerekse adil yargılama açısından dersler çıkarılacaktır. (Milliyet, 23 Eylül 2012)

Mahkum olanların (en azından çoğunun) bir suç işlemediklerine; askeri okullarda kendilerine aşılanan Kemalist ideolojinin, anayasa ve yasalarla kendilerine verilen "Cumhuriyeti koruma ve kollama" görevinin gereğini yerine getirdiklerine inandıkları muhakkak. Bu açıdan haklı olmadıkları, ne yazık ki, söylenemez. Gerek askeri okullarda subaylara aşılanan, gerekse anayasa ve yasalara hakim olan ilke ve değerler, seçimle gelen hükümetlere mutlak saygıyı tesis etmedikçe, askeri vesayetin "altyapısı" ortadan kalkmaz.

Ne yazık ki 12 Eylül anayasası ve yasaları, bütünüyle değil ama büyük ölçüde yerinde duruyor. TSK tam bir kapalı kutu. Toplumun askeri okullarda verilen eğitimin demokratik bir toplumun gereklerine uyup uymadığı hakkında bir fikri yok. Evet, subayların çoğunun askere yüklenen siyasi rolün ordunun saygınlığını aşındırdığını ve profesyonel görevlerini yerine getirmesine engel olduğunu giderek daha iyi kavradığını tahmin ediyoruz. Darbe girişimlerinin başarılı olamamasında birinci amil de herhalde (ya da umarız) budur.

Öte yandan unutulmamalı ki, askeri vesayetin son bulmasının bir temel güvencesi askerlerin sivil otoriteye bağlılığını sağlayan ilke ve değerlerin yasalara ve zihinlere yerleşmesi ise, öteki temel güvencesi seçimle gelen hükümetin yurttaşların kişi olarak ya da etnik ve dinsel gruplar olarak temel hak ve özgürlüklerine tam olarak saygı göstermesi.