20 Nisan 2009 Pazartesi

Başbuğ demokrasiye inanıyorsa sorun yok… / Mehmet Gündem

14 Nisan'da Harp Akademileri'nde konuştunuz, yine konuşacaksınız. Yine televizyonlar canlı yayınlayacak, yorumlar yapılacak, büyük beğeniler duyacaksınız, az sayıda insan eleştirme cesaretini gösterecek…
Bizim tartışıp da geride bıraktığımız konulara değindiniz... Sayın Başbuğ; Hoş sözler bunlar, fakat derin bir özeleştiri sürecinin ürünü olmadığı için özünde “inandırıcılık problemi” var. Batılı düşünürlerden alıntılarla demokratlık olmaz, insanın seslendirdiği düşünceyi içselleştirmesi gerekir. Entelektüellik, duruma göre renk değiştiren bir urba değil, zihni bir olgunluktur ve her durumda tutarlılık ister.
O kıvamla gelmiş kişide, herkese karşı sorumluluk ve herkesin yaşama hakkı vardır. Özeleştirinin, onlarca yılı kapsayan hatalarla yüzleşmenin gerçekleşmediği yerde sözün de pek bir anlamı olmaz…
Samimiyet, başka bir ifadeyle “dil ile gönül arasında mutabakat” aranır. Sahicilik önemlidir, bu toplum gerçeğin ve samimiyetin dilini bilir. Ne yazık ki yine demokrasinin imkanlarını kullanarak siyaset yaptınız. Topluma, olaylara, zamana ve mekana gerçeği yok eden “inkârcı strateji” ile bakıldığında durmadan sorun üretmek ve her durumda kendisini önemsemek kaçınılmaz olur. 29 Nisan'da Genelkurmay karargahında yine basının karşısına çıkacaksınız. Asker elbette konuşmalı, fikrini beyan etmeli, ama kendi konumunu bilmeli, görev sınırlarını aşmamalı. Bu her şeyden önce mesleğinize saygınızın gereğidir.
Askerin konumu Türkiye'de daima önemli ama aynı oranda tartışma konusu olagelmiştir. Çünkü, Türk Silahlı Kuvvetleri demokrasiyi hazmedebilmiş bir kurum değildir. Hatırlayın, Atatürk bile “Askeri siyasetin dışında tutun” deme ihtiyacı duymuştu. Buna rağmen asker siyasetin içinden pek de çıkamamıştır. “Tel örgünün ardında hukuk mu olur” söylemi askerler arasında ne derece itibar görüyor bilemiyorum ama asker çoğunlukla kışlanın dışındadır. O tarihi ikazı bir kere daha hatırlayalım: Askerler mesleğine bağlı kalıp siyasetten uzak durmalı… Siyaset yapmak isteyenler ise derhal üniformalarını çıkarmalılar. Sayın Başbuğ; Bizde TSK, geleneği en güçlü olan kurumdur. Pek çok ilk ve iyinin yanında esefle hatırladığımız durumlar da var. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan…
Hepsi de tarihe cuntacı hareketler, darbeler ve muhtıralar olarak geçti. Askerlikten çok siyasete gönlünü kaptırmış “darbeci” askerlerimiz var. Darbeye direndiği için yemeğini evinden sefer tasıyla getiren paşamız var. 2003-2004 yıllarında planlanan Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldiven, Demiryumruk darbe planları…
Biri eski deniz kuvvetleri komutanına, diğeri de bir gazeteciye ait olmak üzere kayda geçmiş darbe günlükleri…
Siyasi sisteme başkaldıran, “yönetme” ve “hükmetme” duygularıyla ülkeyi “tapulu malı” sanan, askerliği bırakıp siyasete meyleden bir askerlik mazimiz var. “Bana rağmen seçildi” tavrıyla, aynı zamanda ordunun da başkomutan olan Cumhurbaşkanı Gül'e, ötekileştirerek “Sayın Cumhurbaşkanı” diye başlayan hitaplar, Meclis'i boykot eden paşalarımız… Her fırsatta siyasi demeç veren, fakat ne hikmetse hakkında hukuk işlemeyen bazı askerler… Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Ergenekon Terör Örgütü'ne bulaşan, aktif rol alan, muvazzaf ve emekli TSK mensupları da var…
Onlara karargah adına “insani ziyaret” yapıldı…
ETO kapsamında tutuklu ve hasta kontenjanından GATA'da yatan üst düzey askerler var. Bunların ilişkileri, söylemi ve son halleri en önce TSK'yı yıpratıyor… Bu “rütbeli sanıklar” kendilerini ordu ile irtibatlı gösterip orduyu kendilerine kalkan olarak kullanıyorlar, karargahın flu tavrı da bu kullanılmaya net bir yanıt vermiyor…
“Genelkurmay karargahı Ergenekoncu paşaları koruyor” algısı gittikçe güç kazanıyor…
Harp Akademileri'nde verdiğiniz aile fotoğrafında, çok tartışılan isimler var, Karadayı, Kıvrıkoğlu, Yavuz…
Şu an GATA'da bulunan Ergenekon sanığı paşaların durumunu tek kelimede izah için “Ergenekon katı” tabiri kullanılıyor…
GATA ve doktorlar şaibe altında. TSK'nın zirvesindeki komutan olarak elbette “zemin etüdü” yaparak konuşacaksınız.
Zeminde bunların da olduğunu hatırlamanızda fayda var. Bu açıdan sözlerinizden öte samimiyetiniz, derinlik ve vizyonunuz merak konusudur. Bir dönemle yüzleşip o devri kapatmadan, yeni bir sayfa açamazsınız, yeni bir başlangıç yapamazsınız, sözleriniz geleceğe değil, sürekli geçmişe götürür bizleri…
Sayın Başbuğ; Genelkurmay Başkanlığı görevini, Büyükanıt'tan devralırken şöyle demiştiniz; “Bir Türk subayının meslek hayatında ulaşabileceği en yüce ve en kutsal makam olan Genelkurmay Başkanlığı görevinin sorumluluğunu, ağırlığını ve onurunu, Türk Silahlı Kuvvetlerinde fiilen 46 yıl hizmet etmiş, bu süreçte çok şey görmüş ve yaşamış bir asker olarak çok iyi bilmekteyim.”
Hemen ardından “Tarih ilerisini göremeyenler için acımasızdır” sözünü hatırlatmıştınız. Nerede, ne zaman, hangi zeminde ve kimlere karşı konuştuğunuzun elbette bilincindesiniz. Fakat Balıkesir'de yaptığınız tarihi hata hafızalardan silinmiş değil. Milletin azarlanamayacağını siz de tecrübe ederek gördünüz. Dilerim o tür talihsizliklerden uzak kalırsınız, ses tonunuzu, vücut dilinizi ve komuta kadrosundan oluşan sahneyi daha iyi yönetirsiniz… Hem dilinize hem de işaret parmağınıza daha özenli muamele yaparsınız…
Şimdi sizden çok iyi bildiğiniz “yumuşak gücün ve sert gücün toplamından oluşan akıllı güç” kavramını yeniden hatırlamanızı rica edeceğim. Tarihi bir dönemden geçiyoruz, omuzlarınızdaki sorumluluk çok büyük.
Bu yük size her zamankinden daha çok hukuka saygı yüklüyor. “Türkiye'nin özel şartları” ezberinizi unutup hukuka ve demokrasiye olan inancınızı artırmanız ülkeye yapacağınız hizmetlerin başında gelir.
Sayın Başbuğ; 29 Nisan günü Ankara'da “güncel konulara” değineceksiniz, gazeteciler olacak ama siz yine kendi kitleniz önünde konuşacaksınız. Heyecanlanmayın, tahriklere kapılmayan, çağdaşlığa vurgu yapın, Türkiye laiktir laik kalacak deyin, ama kim derse desin, “demokrasinin aşırı şekilde popüler amaçlara yönlendirilmesi de, laik düzenin aleyhine sonuçlar doğurabilir” tezlerine kapılıp demokrasiyi hedef alan bir söyleme asla geçit vermeyin. İlerici ve çağdaş kurumlar, yeni tehditler oluşturmazlar, ömürlerini sürekli iç düşman aramakla geçirmezler. Bizde hukuk herkes için eşit işlemese de, tarih herkesi eşit yargılıyor. Sayın Başbuğ; Konuşmanızı “hazırol” vaziyette dinleyenlerden değilim.
“Başbuğ açılımı”, “yeni yol haritamız” diyenlerin hipnozuna kapılmadım, özenle seçtiğiniz cümlelerinizi düşünmeyi tercih ettim… Tarihe sordum, olayları hatırladım, kimliklere yaklaştım, Güneydoğu'da gezindim, Kürtlere, dindarlara baktım…
Düşündüm…
Düşünürken, CHA Genel Müdürü Abdülhamit Bilici'nin Zaman da yayınlanan“Paşam, dağda kalsam beni kurtarır mısınız?” başlıklı yazısı kanımı dondurdu. Özetleyeyim; Türkiye Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının kazasına kilitlenmişti. CHA muhabiri Lütfi Aykurt da bölgedeydi. Yazıcıoğlu ile birlikte dört kişinin cenazesine ulaşılmış, gazeteci İsmail Güneş ise henüz kayıptı. İki gün sonra İsmail'in naşının bulunduğu haber üzerine, Lütfi 4,5 saat yürüyerek enkaz bölgesine ulaşır. 2500 metre yüksekte hava iyice soğuktur, orada sadece birkaç köylü ile Lütfi kalır. Jandarma Arama Kurtarma ekipleri "Seni burada bırakamayız. Hava soğuyor ve buradan inmen zor, helikopterle götürelim" derler. Lütfi, helikoptere binmeye hazırlanırken, bir komutan hangi kanaldan olduğunu sorar, ajansın adını öğrenince, sivil olduğu için helikoptere alamayacaklarını söyler. Lütfi, helikoptere alınan DHA muhabirinin de sivil olduğunu hatırlatınca, komutan tersleyip "Nasıl geldiysen öyle inersin" diyerek gazeteci Lütfi'yi dağ başında bırakır. O komutan bu ihaneti nasıl yapabilir, bu cesareti nereden alıyor...
Sayın Başbuğ; “Ölümüne akreditasyon” için ne düşünüyorsunuz, çok merak ediyorum. Teröristler için af isterken, “nihayetinde terörist de bir insan” derken bu olay için ne diyeceksiniz… Hukuka saygı, demokrasi, insan hakları, evrensel değerler, dine saygı içinde CHA muhabiri Lütfi'nin yeri var mı? Siz olsaydınız Lütfi'yi kurtarır mıydınız? Bu büyük insanlık suçu karşısında nasıl bir hukuki süreç başlattınız, ne yapacaksınız…
Kınama mı, ihraç mı… yoksa terfi mi? Sayın Başbuğ; Sözü her fırsatta, “TSK'yı yıpratmaya dönük sinsi faaliyetler var” cümlesine getiriyorsunuz.
Bu söylem kendi kendini tedavülden kaldırdı. CHA Genel Müdürü Bilici diyor ki; “Olay bize intikal ettiğinde, sansasyon oluşturmak çok kolaydı. Ama 'Kişisel bir hatadır, Mehmetçik bunu yapmaz' dedik”…
Sayın Başbuğ; Hepimiz biliyoruz ki TSK dışarıdan yıkılamayacak kadar güçlü bir kurumdur, TSK'yı TSK mensuplarından başka kimse yıpratamaz.
TSK'yı yolsuzluğu bulaşmış askerler yıpratır. TSK'yı üstlendiği görevde başarısız olup da bunun için mazeret üretin askerler yıpratır.
TSK'yı konumunun hakkını veremeyen, eşinin, yakın çevresinin suiistimaline izin veren askerler yıpratır. TSK'yı günlük olayların içine çekilmesi yıpratır.
TSK'yı sorunları göremeyen, Kürt yok, Türk var diyen söylemler yıpratır.
TSK'yı JİTEM'in uygulamaları yıpratır.
TSK'yı fail-i meçhul cinayetlere karışmış askerler yıpratır.
TSK'yı darbeci askerler yıpratır.
TSK'yı “laiklik hiç olmadığı kadar tehlikededir” hipnozu yıpratır. TSK'yı ETÖ sanıklarına sahip çıkma, koruma refleksi ve soruşturmayı önleme gayreti içerisinde algılanma hali yıpratır.
TSK'yı hukuka müdahale ediyor endişeleri yıpratır. TSK'yı GATA'daki Ergenekon katı yıpratır. TSK'yı “genç subaylar rahatsız” provokasyonuna alet olan askerler yıpratır… TSK'yı hesap vermeyen sistem yıpratır. TSK'yı keyfi akreditasyon yıpratır… TSK'yı toplumla, toplumun değerleriyle kavgalı görüntü yıpratır.
TSK'yı Türkiye'yi “laik ve İslamcı” diye ikiye bölen söylem yıpratır… TSK'yı iktidar duygusu yıpratır… TSK'yı üniformalı siyaset yıpratır.
TSK'yı siyasi iradeyi kabullenememe hali yıpratır. TSK'yı karşısında sürekli bir düşman üretme kültür yıpratır… Sayın Başbuğ; Yanlış hatırlamıyorsam, Eylül 2008 tarihli basınla diyalog toplantısında: “Silahlı Kuvvetler olarak biz eleştiriye her zaman açığız. Dürüst eleştiriye evet, ama Silahlı Kuvvetlere yönelik özellikle doğru olmayan, kasıtlı, ön yargılı yaklaşımlara hayır” demiştiniz…
Bakın ETÖ'nün lideri ve yöneticisi sıfatıyla yargılanan eski iki kuvvet komutanı var. Tarihimizde ilk defa iki general darbeye teşebbüs suçlamasıyla yargılanıyor. Bunları görmezden gelmezsiniz. Hukukun devreye girdiği yerde rütbeler susar. Artık ezber bozun, özeleştiri yapın, ETÖ sanıklarına sahip çıkan bir görüntü verdiysek yanlış yaptık deyin.
Darbeler dönemi bitti, laikliğin olduğu gibi demokrasinin de teminatıyız deyin. Darbecileri ve darbe heveslilerini, şerefsiz ve hain ilan edin… Siyasete meyli olanların TSK içinde yeri yok deyin… Tarihi bir temizlik yapın… Ağırlıklarınızdan arının… Gerçekçi olun ki biz de sizi bütün kalbimizle dinleyip alkışlayalım… Sayın Başbuğ; Demokrasilerde son sözü millet söyler, sandıktan askere de söylenmiş bir büyük cümle var: “Ordu kışlaya”… Bilirsiniz ki, yüksek mevkilerde bulunan insanlar, temsil keyfiyetine haiz halleriyle çok belirleyicidirler.
Onların yanlışları da aynı oranda negatif etki yapar. TSK'nın önünde iki örnek duruyor. Biri, halkı reşit görmeyen, siyasete güvenmeyen, demokrasiye saygısı olmayan darbeyi de meşru hak sayan komutanların yolu. Bunlar sadece görev süreleri içinde bilinir, tanınır, konumundan dolayı saygı görürler. Üniformayı çıkardıklarında ise kaybolurlar, ne adları kalır, ne sanları, ne de itibarları… Bu yazıda bile adlarını zikretmeye gerek duymayız… İkinci yol ise, şan ve şerefle doludur.
Tarih onları hayırla yâd ederler. İçinden çıktıkları halkla çatışmazlar, hukuka ve demokrasiye inanırlar, tahriklere kapılmazlar, görev ihlali yapmazlar. En yakın örnek Hilmi Özkök'tür. Kritik bir dönemde askeri siyasetin dışında tutmayı başarmıştır. Bugün ülkenin her köşesinde ilgi, sevgi ve saygı ile karşılanır. O hem görevdeyken hem de şimdi TSK'nın itibarını yükselten bir şerefe sahiptir. Sayın Başbuğ; Sizden açılımlarla Hilmi Özkök'ü aşmanız bekleniyor…
Alt ve yan tahriklere rağmen Ergenekon soruşturmasına engel olmadınız, asker-sivil ilişkilerinin normalleşmesine katkı sağladınız… Bu ülkede generallerin geçmişi ile toplumun geleceği arasında tehlikeli bir ilişki var.
Gelin elde fırsat varken bir dönemi kapatın ve tarihe geçin. Bundan sonra öyle akılcı konuşun, öyle demokrasiye sahip çıkın ki… “Başbuğ ne demek istedi”, “konuşmanın şifreleri” gibi muğlak ve amaca göre kullanılır bir durum oluşmasın. Açık ve net olun, demokrasiden yana, siyasetten uzak, hukuka saygılı bir dönemi başlatın… Kimse bir daha Silahlı Kuvvetler üzerinden siyaset yapmasın, yapma imkanı bulamasın.
Kimse Türk Silahlı Kuvvetlerini kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya kalkışmasın.
Sayın Başbuğ; Bir de siz ilan edin, TSK hukuksuzluğa, darbelere, yolsuzluğa asla “yardım ve yataklık” edemez… Aksi durumlar TSK'yı yıpratır, güven ve itibarı zedeler...
Güven ve itibar şerefin oluşmasında öncelikli olgulardır. Sizin de sınavınız sahicilik, samimiyet, geçmişle yüzleşme, darbeci kültürü reddetme, Ergenekon davası karşısında takındığınız ve takınacağınız durum, GATA, GATA'daki Ergenekon katıdır. TSK'nın sahici ve samimi eleştiriye ihtiyacı var. 14 Nisan tarihli konuşmanızın bence en iyi yanı, eskiden topluma, kurumlara, siyasete en kabasından ayar yapılıyordu, şimdi değişimin gücü karşısında kendinize balans ayarı ihtiyacı hissetmenizdir. Çok beğendiğiniz o sözü son cümle olarak tekrar not ettim: “Tarih ilerisini göremeyenler için acımasızdır.” Sayın General, demokrasiye inanıyorsanız hiçbirimiz için sorun yok.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder