30 Mart 2011 Çarşamba

Genelkurmay’ı Pes Ettirdi

Genelkurmay’ın, OHAL’i aratmayarak sürekli uzattığı ‘Geçici Güvenlik Bölgesi’ uygulamasını iptal ettiren köylü, verdiği hukuk mücadelesini anlattı.

Adı Ali Karabulut. 60 yaşındaki dört çocuk babası Karabulut, Tunceli’nin Nazimiye İlçesi Büyükyurt Köyü’ne bağlı Dokuzkaya Mezrası’nda doğdu. Onu bu sütunlara taşıyan ise, bölge insanının en yakıcı sorunlarından biri olan “Yayla yasağı” ve “Köy boşaltmalar”a karşı verdiği hukuk mücadelesi.

Geçen hafta ajanslara bir haber düştü. Mahkemeye başvuran bir köylü, Genelkurmay’ın “Geçici” ama bitmek bilmeyen “Güvenlik Bölgesi” uygulamasını Tunceli’de beş ayrı nokta için iptal edilmesini sağlamıştı. Ancak bölge halkı için hayati öneme sahip olan bu haber, gündemdeki diğer gelişmelerin gölgesinde kaldı. Türkiye’de benzeri görülmemiş bu kararın altında Malatya Bölge İdare Mahkemesi imzası, davacı bölümünde ise Ali Karabulut’un adı vardı.

17 yıl köyüne dönmeyi bekledi

Ali Karabulut, 1994 yılına kadar Dokuzkaya Mezrası’nda hayvancılık ve arıcılık yaptı. Ta ki, bir gün askerler gelip “güvenlik” nedeniyle köylerinin boşaltılacağını söyleyene kadar. Yaklaşık 50 hanelik köy boşaltırken, Karabulut Nazimiye’ye yerleşti. Ve tam 17 yılını köyüne dönme hayaliyle geçirdi.

Bu süre içinde tüm Doğu ve Güneydoğu’da uygulanan “Olağanüstü Hal” kaldırıldı, ama o hala köyüne dönemiyordu. Bunun nedeni ise Genelkurmay’ın OHAL’i aratmayacak şekilde sürekli uzattığı “Geçici Güvenlik Bölgesi” uygulamasıydı. Sonunda, daha fazla beklememe kararı alan Karabulut, uygulamanın kaldırılması için mahkemeye başvurdu.

Hakkımı aramaktan vazgeçmem

Hikayenin geri kalanını Karabulut’un kendisinden dinleyelim: “Her gün köyümün hayaliyle yaşadım. Toprağım, evim, büyüklerimin mezarı köyümdeydi. En büyük arzum toprağıma geri dönmekti, ama bu “güvenlik bölgesi” ilanıyla gidemiyorduk. Ne siyasetle, ne başka şeyle ilgim var benim. Herkes bilir, hakkımı aramaktan kimse vazgeçiremez beni. Sonunda hakkımı yargıda aramaya karar verdim. Dava açtım bu yasağın kalkması için. Malatya Bölge İdare Mahkemesi’ne başvurdum ve kazandım çok şükür. Mahkeme bu alanların, atış alanı veya tatbikat sahası olamayacağını belirtip güvenlik gerekçesi ile uygulanan yasağın kaldırılmasına hükmetti.”

Emsal teşkil edecektir

Ali Karabulut’un Avukatı Barış Yıldırım ise “Geçici Güvenlik Bölgesi” ilan edilerek çıkarılan yasağın sadece Tunceli’de değil Bingöl, Diyarbakır ve Muş başta olmak üzere birçok ilde uygulandığını hatırlattı. Bu kararın emsal teşkil edecek olmasından dolayı çok önemli bir ilk olduğunu vurgulayan Yıldırım “Askeri alanlara yakın, atış ve tatbikat bölgelerinde bu yasak uygulanabilir. Ama söz konusu bölgeler ne atış alanı nede tatbikat alanıdır. Burada güvenlik gerekçesi ile yasaklı alanlar oluşturma, en çok vatandaşı mağdur ediyor. Bölgede buna benzer yerlere uygulanan yasakların mutlaka kaldırılması gerekiyor. Bu karar bu kapıyı açacaktır” dedi.

MSB'den 'Denizaltı' açıklaması

Milli Savunma Bakanlığı, Yunanistan'a 250 milyon avroya satılan denizaltıların 375 milyon avroya alınacağı haberleriyle ilgili ilk açıklamayı yaptı.

MSB Genel Sekreterliğinden yapılan yazılı açıklamada, bazı basın ve yayın organlarında yer alan, 'Yeni Tip Denizaltı Tedarik Projesine' ilişkin haberler hakkında kamuoyunu doğru olarak bilgilendirmek amacıyla açıklama yapılmasına gerek duyulduğunu belirtildi.

Havadan bağımsız tahrik sistemli altı 214 sınıfı denizaltının tedarikine yönelik düzenlenen 'Yeni Tip Denizaltı Tedarik Projesi' kapsamında açılan ihaleye Fransa, Almanya ve İspanya kaynaklı firmaların katıldığı bildirilen açıklamada, Savunma Sanayii İcra Komitesinin 22 Temmuz 2008 tarihli kararıyla sözleşme görüşmelerine öncelikle HDW-MFI ortak girişimi ile başlandığı anımsatıldı.

Açıklamada, şunlar kaydedildi:

'Bu kararda, teknik performans, sanayi katılımı ve offset ile fiyat açısından ülke menfaatlerinin en yüksek seviyede olması esas alınmıştır. Haberde yer alan, '2.5 milyar avroluk bir alımda Yunanistan'a 250 milyon avroya satılan denizaltıların 375 milyon avroya alınmasını anlamanın mümkün olmadığı' ve 'Kontrata fiyat artışlarına açık olan bir hükmün konulması, bu hususun aleyhimize olarak işletileceğini ve sık sık istismar edileceğini bilerek kabul etmek anlamına gelir' ifadeleri gerçeği yansıtmamaktadır.

13 yıl sürecek bu projenin sözleşme bedeli 2 milyar 60 milyon avro sabit olup eskalasyona tabidir. Eskalasyon, Avrupa Merkez Bankası tarafından açıklanan enflasyona bağlı endeksler ile hesaplanmakta olup, sözleşme bedelinde artışa sebep olduğu kadar düşüşe de sebep olabilmektedir. Yüklenicinin bu sözleşme altındaki yükümlülük bedeli, sözleşme bedeline dahildir. Bu yükümlülüklerin yerine getirilmesinden doğacak tüm masraflar, sözleşme bedelini artırmaksızın yüklenici tarafından karşılanacaktır. Bu çerçevede, sözleşmede fiyat artışına açık olan bir hüküm bulunmamaktadır.'

Projenin su altı teknolojileri açısından Türk Deniz Kuvvetleri ve savunma sanayi için bir kilometre taşı olacağı vurgulanan açıklamaya şöyle devam edildi:

Bu projede ilk defa bu kadar kompleks bir silah sistemi için harcanan paranın yüzde 81'inin yerli üretim ve offset şeklinde Türkiye'de kalması sağlanmıştır. Gerçekleştirilecek bu teknoloji transferi sayesinde, yurt dışına bağlı kalınmaksızın gelecekte denizaltıların ihtiyaçlar doğrultusunda geliştirilmesi ve bakımı mümkün olacaktır. Bu proje ile denizaltı inşası için gerekli birçok malzeme ve sistem yerli firmalarımız (Aselsan, Havelsan, STM, Ayesaş, Milsoft, Koç Bilgi ve Savunma ile Meteksan Savunma gibi yerli savunma sanayi firmalarımızın yanında araştırma kuruluşumuz TÜBİTAK ve diğer sanayi kuruluşları) tarafından üretilip entegre edilecek ve bu çerçevede yurt içinde mevcut imkan ve kabiliyetler proje kapsamında etkin bir şekilde değerlendirilmiş olacaktır. Yine haberde yer alan 'Sözleşmede eksiklikler olduğu' ifadesi asılsız olup, proje faaliyetlerinin sağlıklı bir şekilde yürütülmesini ve sorumlulukların takip edilebilmesini teminen sözleşmede hiçbir eksik taraf bulunmamaktadır.'

Oramiral Bilgel, Rus nükleer gemisinde

Türkiye Deniz Kuvvetleri Donanma Komutanı Oramiral Emin Murat Bilgel, Rusya Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Vladimir Visotski'nin davetlisi olarak Moskova'ya geldi.

İkili temasların ardından Murmansk bölgesine geçen Bilgel ve beraberindeki heyet Rusya'nın nükleer savaş gemisi Petr Veliki'de incelemelerde bulundu.

Rusya Deniz Kuvvetleri Komutanlığı basın sözcüsü Vadim Serga verdiği bilgide, "Rusya Kuzey Deniz Filosu'nun komutanı Andrev Volojin ve Türkiye Deniz Kuvvetleri Donanma Komutanı Oramiral Bilgel ikili ve heyetler arası görüşmelerde bulundu. Karşılık hediyeleşen komutanlar, Rusya ve Türkiye'nin deniz kuvvetleri arasında işbirliğinin önemli bir geleceği olduğunu vurguladı" denildi.

Rusya Savunma Bakanlığı Deniz Kuvvetleri Basın Bürosu'ndan yapılan açıklamada, Türk Deniz Kuvvetleri Donanma Komutanı Oramiral Bilgel'in Moskova'da Rus meslektaşı Oramiral Visotski ile de görüştüğü kaydedildi. Açıklamada, "Taraflar Karadeniz bölgesinde güvenlikle ilgili ortak konuları masaya yatırdı. Görüşmede, Karadeniz'de güvenlik, Karadenize komşu ülke deniz kuvvetlerinin ortak girişimleri ve karşılıklık anlayışları sayesinde sağlanmakta" denildi.

Görüşmede, Türk ve Rus komutanlar Karadeniz İşbirliği Deniz Görev Grubu (BLACKSEAFOR) bağlamında uluslarası askeri tatbikatların verimli, etkili şekilde yapıldığına da işaret etti. Taraflar, gelecekte Karadeniz bölgesinde olası yeni tehditlerin önleyebilmek açısından BLACKSEAFOR grubun faaliyet ve rolünün artırılması gerektiği üzerinde durdu.

Görüşmede, BLACKSEAFOR'un kuruluşunun 10.yıl dönümüyle ilgili yapılacak etkinlik çalışmaları da ele aldı. Programların Nisan ayında Türkiye'de düzenlenmesi öngörülüyor. Ayrıca Türk ve Rus deniz kuvvetleri komutanları deniz korsanlarına karşı ortak mücadelelerin artırılması ve ikili işbirliğin daha da güçlendirilmesi konusunda ortak mutabakata vardı.

Ziyaret çerçevesinde Türk Oramiral Bilgel'in Severomorsk kentinde Rusya'nın Kuzey Donanması ana üssünü ziyaret etmesi ve Kuznetsov Askeri Deniz Akademisi'nde konuşma yapması planlanıyor.

Türkiye askeri heyeti 31 Mart'ta Rusya'dan ayrılması bekleniyor.

Balıkçılar derede 108 uçaksavar mermisi buldu

Erzincan'da 108 adet uçaksavar ve 6 adet havan mermisi bulundu. Erzincan'ın Refahiye ilçesine bağlı Köroğlu Deresi mevkisinde geçtiğimiz pazar günü bölgede balık avlayan N.A, F.A. ve F.A. tarafından iki ayrı poşet içinde toplam 108 adet uçaksavar mermisi bulundu. Balıkçıların durumu polise bildirmesi sonucu bölgenin jandarma bölgesi olması sebebiyle jandarma ekipleri olay yerine gelerek geniş çaplı inceleme başlattı. Aynı yerde 2 hafta önce 6 adet havan mermisi bulunduğu öğrenildi. Mühimmatlar incelemeye alındı.



Ergenekon kendini yok ediyor... / M.Ali Birand

Ergenekon davasıyla ilgili olarak, başından bu yana yaşanan gelişmeleri alt alta koyunca, insanın karşısına son derece dramatik bir manzara çıkıyor.

Ergenekon neydi?

Benim algıladığım, seçimle gelmiş düzeni yıpratmak veya yıkmak için, devletle de ilişkileri olan, yasadışı guruplaşmalar ve çetelerin yargılanmasıydı.

Ergenekon¸ demokrasiye karşı duranlardan hesap sorulmasıydı.

İlk defa, askeriyle, para-militer örgütleriyle, derin devlet unsurlarının yargılanması; yani “darbeci mantığın” sonuydu.

Davada öyle şeyler ortaya çıkarılacaktı ki, bir daha kimseler, yasa dışı faaliyetlere girişemeyecekler ve Türk demokrasisi sağlamlaşacaktı.

Ardından Balyoz geldi.

Durum, daha da ciddiyet kazandı. Zira bu defa, Silahlı Kuvvetler içindeki darbe günlükleri, darbe senaryoları uçuşmaya başladı.

Başından bu yana, bu çetelerden kişisel olarak nasibini almış biri olarak, Ergenekon-Balyoz sürecinin hiç değilse, önemli bir bölümünün gerçekliğine inandım. Tutuklanan bazı isimler vardı ki, bunların mutlaka hesap vermesi gerekiyordu. Benim vicdanımda da suçluydular.

Bir de şimdi, aradan bunca zaman geçtikten sonraki duruma bir bakalım.

Karşımda Ergenekon adlı bir ucube büyümeye, canavarlaşmaya başladı.

Ne ucu görülüyor, ne baş tarafı...

Nereye gittiği belli değil...

Öyle insanlar, öyle gerekçelerle tutuklanıyor ki, anlayabilmek imkansız.

Kimi, basit muhalefet yapmanın dışına çıkamayacak derecede zayıf... Kimileri ise, zaten işlevi nedeniyle devleti sorgulaması gerekenler...Bir de, hepsine tüy diken gazeteci tutuklamaları...

Her duruşması kavgaya dönüşen, meydan okumalarla dolu, özensiz yaklaşımlar, hukuka aykırı uygulamalar ve sonunda kamuoyu vicdanını zedelemeye başlayan bir sürecin içinde boğulmak üzereyiz.

Bilmem, siz Ergenekon’u artık tanıyabiliyor musunuz ?

Demokrasiyi güçlendirmek adına başlayan bir girişim, bugün neredeyse demokrasiyi yıpratmaya başlayan bir platforma dönüşüyor.

Çok merak ediyorum, acaba iktidar partisi durumun farkında mı?

Belki sorumluluk yargıdadır, ancak bu tip siyasi davalarda, işin sonunda her fatura siyasi iktidarlara çıkarılır.

Kimi zaman, rahatsız olduklarının işaretlerini veriyorlar. Sonradan bir bakıyorsunuz, üstüne toz kondurulmuyor.

Oysa tren kaçıyor .

Ergenekon, kendi kendini yiyen bir canavara dönüşüyor.

Türkiye de bir büyük tarihi fırsatı kaçırıyor.

'Kobay asker' skandalı büyüyor

GATA Nöroloji Anabilim Dalı'nda görevli 6 doktorun, hareket bozukluğu hastası 20 Mehmetçiği kobay gibi kullanması Türkiye gündemine oturdu. Skandalın bir benzerinin de aynı akademinin göz ve onkoloji servislerinde yaşandığı ortaya çıktı. GATA'da görevli Prof. Dr. Fikret Arpacı'nın, kemik kanseri olan erler üzerindeki deneysel tedavi yöntemi için hiçbir etik kurulundan izin almadığı öğrenildi.GATA Nöroloji Anabilim Dalı'nda görevli 6 doktorun, hareket bozukluğu hastası 20 Mehmetçiği kobay gibi kullanması Türkiye gündemine oturdu. Skandalın bir benzerinin de aynı akademinin göz ve onkoloji servislerinde yaşandığı ortaya çıktı. GATA Tıbbi Onkoloji servisinde görevli Prof. Dr. Fikret Arpacı'nın kemik kanseri (osteosarkom) tanısı konulan erlerde deneysel bir tedavi uyguladığı ve bunun için de etik kurula müracaatta bulunmadığı ileri sürüldü. 22 kişiye bu tedaviyi uygulayan Arpacı, çalışmasını daha sonra 'Cancer' adlı dergide yayımlandı. Dün Genelkurmay'dan yapılan açıklamada ise uygulamaların teşhis amaçlı olduğu savunuldu.

Prof. Dr. Fikret Arpacı'nın deneysel tedavi yöntemi bir ihbarla ortaya çıktı. Arpacı tarafından uygulanan tedavi yönteminin 'deneysel tedavi faz II' çalışması olduğu ileri sürüldü. Konunun uzmanları, 'faz II'nin insan üzerinde yapılan yeni ilaç deneme çalışması olduğunu, hastaları ciddi oranda riske atma potansiyeli taşımaları sebebiyle Sağlık Bakanlığı Etik Kurulu'ndan izin alınması gerektiğine dikkat çekiyor. Bu tür çalışmalarda deneklerin, her türlü sağlık riskine karşı güvencede olması gerektiğini vurgulayan uzmanlar, şu değerlendirmelerde bulunuyor: "Onay verildiği takdirde hastaların yapılacak yeni tedavi hakkında ayrıntılı olarak bilgilendirilmeleri gerekmektedir. Tedaviye ait ortaya çıkabilecek yan etkiler hastaya anlatılmalı, ölüm riski, kısırlık yüzdesi gibi veriler söylenmelidir. Faz II çalışmalarında hastaların tamamı sigortalanır, tedavi ve tetkik masrafları araştırıcı tarafından karşılanır."

Hakkındaki iddiaların bununla kalmadığı belirtilen Arpacı'nın, kök hücre nakli uygulanacak hastalara da normal ilaç dozundan daha düşük dozlarda ilaç vererek onları riske attığı da belirtildi. Fikret Arpacı'nın aralarında asker ve genç kadınların olduğu 40 hastayı denek olarak kullandığı ve son derece tehlikeli bir tedavi şekli olan yüksek doz kemoterapi ve ardından kök hücre naklini uyguladığı da belirtiliyor. Arpacı'nın tedavide yeri olmamasına rağmen meme kanserli hastalara yüksek doz tedavi ve kemik iliğinden tümör hücrelerinin temizlenmesi gibi, yurtdışında dahi tedavi maliyetlerinin yüksekliği ve hastaya herhangi bir faydası olmaması sebebiyle terk edilen bir yöntemi uyguladığı kaydediliyor. Prof. Dr. Fikret Arpacı'nın bu çalışmasının da yine etik kurul onayı alınmadan yürütüldüğü ileri sürülüyor. Uyguladığı tedavi yöntemleri ile dikkat çeken Arpacı'ya, GATA Dekanı Tabip Tümgeneral Zeki Bayraktar tarafından 2006 yılında ikincilik ödülü verildiği de öğrenildi.

GÖZE ZARAR VEREN İLAÇLA DENEY YAPILIYOR

GATA Haydarpaşa Hastanesi Göz Kliniği'nde görev yapan Dr. Ali Aydın'ın da 'Siklosporin' denen ve göze ciddi zarar verebilecek bir ilacı kullanarak benzer bir şekilde deney yaptığı ileri sürüldü. Gelişmiş ülkelerde deneyin hayvanlara bile yapılabilmesi için önceden izin alınması gerekirken, Dr. Aydın'ın resmi prosedürü dikkate almadan er ve erbaşlara bu deneyi uyguladığı kaydedildi. Hastalara muhtemel sonuçlar hakkında uyarıda bulunmadan deneyi tamamlayan Dr. Ali Aydın'ın bu deneyinin etik ihlalin de ötesine geçtiğine dikkat çekildi. Aydın hakkındaki şikâyetler sonucu YÖK tarafından etik inceleme talebi ile GATA'ya yazı gönderildi. GATA Etik Kurulu, hiçbir etik izin alınmadığı halde alınmış gibi gösterilen bu çalışma için etik ihlal raporu düzenledi. Yetkililer, ileride benzer durumların yaşanmaması ve masum erlerin hamster (deney faresi) muamelesi görmemesi için, bu olayın ciddi olarak araştırılması gerektiğini vurguladı.

20 askere elektro manyetik alan şoku

Bugün gazetesinin haberine göre, GATA'da askerler üzerinde skandal bir deney uygulandığı ileri sürüldü. Aralarında Balyoz tutuklusu Korgeneral Nejat Bek'in oğlu Tabip Binbaşı Semai Bek'in de olduğu 6 kişilik heyet, hareket bozukluğu hastası 20 Mehmetçik'i kobay yerine kullandığı belirtildi. Hasta erlere yapılan işkence gibi tedavide Sağlık Bakanlığı Etik Kurulu izni ve askerlerden 'yazılı onay formu' alınmadığı öne sürüldü. Görüntüleri kameraya kaydedilen askerler için, hareket bozukluğu (diskinezi) tanısı konulması için bazı çalışmalar yapılıyor. Bunun için de erlerin beyinlerine yüksek elektro-manyetik alan uygulanıyor.

GATA Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Zeki Odabaşı, Yrd. Doç. Dr. Semai Bek ve Prof. Dr. Yaşar Kütükçü'nün gözetiminde hasta erler üzerinde yapılan deney, 12-15 Eylül 2009'da İtalya'nın Floransa kentinde yapılan Dünya Nöroloji Kongresi'nde 'bilimsel çalışma' adı altında sunuldu. Beynine uygulanan manyetik etki sonucu kaskatı kesildiği görülen askerlerden bazıları adını dahi söyleyemiyor, oturdukları sandalyeden düşme noktasına geliyor. Prof. Dr. Zeki Odabaşı, gazeteye yaptığı açıklamada, Sağlık Bakanlığı Etik Kurulu onayı olmadığını doğruladı. Sadece GATA Etik Kurulu onayı aldıklarını söyleyen Odabaşı, askerlerden de gerekli izinlerin alındığını iddia etti.

Sağlık Bakanlığı GATA'dan bilgi istedi

Sağlık Bakanlığı, 'Kobay Mehmetçik' başlıklı haberlerde yer alan iddialar ile ilgili GATA'dan bilgi istedi. Açıklamada; bazı basın organlarında 'Kobay Mehmetçik' başlıkları ile yer alan habere ilişkin açıklama yapılmasına gerek duyulduğu bildirildi. Açıklamada, "Klinik araştırmalar hakkındaki mevzuata göre böyle bir klinik çalışma yapılabilmesi için Bakanlığımızdan izin alınması gerekmektedir. Habere konu olan çalışmaya dair bakanlığımızdan alınmış bir izin ya da izin başvurusu bulunmamaktadır." denildi.

Genelkurmay: Sıçrayan er, acı duymuyor

Genelkurmay Başkanlığı, GATA Nöroloji Anabilim Dalı Başkanlığı'nda yapılan deneyle ilgili çıkan haberler hakkında açıklama yaptı. Genelkurmay, iddia edilen konuların araştırıldığını belirterek saptanan hususları şöyle açıkladı: "Bu çalışma için 27 Ocak 2009 tarihinde GATA Etik Kurulu'ndan onay alınmıştır. Ayrıca 23 Aralık 2008 tarihinde yayımlanan Sağlık Bakanlığı Klinik Araştırmalar (ilaç dışı) Merkezi Etik Kurulu Yönetmeliği'nde, Haziran 2009 tarihine kadar eski yerel etik kurulların çalışmalarına devam edecekleri hususu yer almaktadır. Bu nedenle Sağlık Bakanlığı'ndan Etik Kurul Onayı alınmasına gerek bulunmamaktadır. Bu çalışmada yer alan hastaların yazılı olarak kendi onayları alınmış ve bu onaylar dosyalarında bulunmaktadır."

Çalışmalar sırasında hastalara zararlı olabilecek herhangi bir uygulama, girişim yapılmadığını ve ilaç verilmediğini belirten Genelkurmay, açıklamasında, "Yapılan Paroksismal Kinesijenik Diskinezli hastalarda transkallozal geçiş zamanının araştırılmasıdır. Ayrıca iddia edildiği gibi uygulama sırasında hasta ağrı ve acı duymamakta, sadece uyarımla hastada bir sıçrama oluşmaktadır." dedi.

'Mehmetçiğin kabul etmeme lüksü yok'

İnternette yer alan askerlerin görüntülerini izlediğinde şoke olduğunu, çok üzüldüğünü belirten Harp Malulü Gaziler Derneği İzmir Şubesi Başkanı Volkan Kaya, "Tedavi amaçlı bir uygulamaysa ne ala. Fakat bilimsel bir çalışma için denek olarak kullanılıyorsa o zaman vay halimize." diyor. Mehmetçiğin uygulamayı kabul etmeme gibi bir lüksünün olmadığını söyleyen Kaya, yetkili mercilerin harekete geçerek durumu açıklığa kavuşturmasının önemli olduğunu ifade etti.

Kozinoğlu, MİT ve TSK'nın arşivini Oda TV'ye taşımış

Ergenekon'dan tutuklanan MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu'nun, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı'na ait belgeleri Oda TV'ye gönderdiği ortaya çıktı. Oda TV baskınında ele geçirilen 'KOZİNOĞLU 3' adlı klasördeki dokümanların çoğu 'gizli' ve 'hizmete özel' ibaresi taşıyor.

Kozinoğlu, savcının telefon görüşmelerine ilişkin sorusuna ise, "Sağırım, duymadım." diye cevap verdi.

Ergenekon soruşturması kapsamında Soner Yalçın'ın sahibi olduğu Oda TV'ye yapılan baskında ele geçirilen "KOZİNOĞLU 3" klasörünün detayları belli oldu. Dosyada, Milli İstihbarat Teşkilatı ile Genelkurmay Başkanlığı'na ait çok sayıda 'hizmete özel' ve 'gizli' ibareli belge yer alıyor. Edinilen bilgilere göre, söz konusu gizli belgeleri Oda TV'ye, tutuklanarak cezaevine konulan MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu sızdırdı. Savcı Zekeriya Öz tarafından sorgulanan Kozinoğlu, arama yapılana kadar Oda TV'nin adını bile duymadığını ileri sürdü. 'Koz.doc' isimli word dokümanındaki "Rusya ve Özbekistan'daki cemaat operasyonları hakkında Kozinoğlu'ndan gelen belgeleri mutlaka gündeme taşıyalım. Kozinoğlu'ndan gelen diğer belgeleri de değerlendirelim." notlarını ise açıklayamadı. "Ben belge vermedim." demekle yetindi. Kozinoğlu'na, OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy ile yaptığı telefon görüşmeleri de soruldu. Ulusoy'un, "Biz yıllarca asın kesin dedik." sözünün ne anlama geldiği sorusuna ise şu çarpıcı cevabı verdi: "Abim gibi görüştüğüm bir insandır. Benim kulaklarım sağır olduğu için telefon konuşmalarının çoğunu duymamış olabilirim. Yüzde kırkbeş sol kulağımda işitme kaybı ve dibliks var. Ancak şu an herhangi bir alet kullanmıyorum."

Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu'nun MİT'e ve Genelkurmay Başkanlığı'na ait birçok gizli belgeyi, Oda TV'ye sızdırdığı ortaya çıktı. Edinilen bilgilere göre, Oda TV'de ele geçen 'KOZİNOĞLU 3' isimli klasör içerisinde yer alan belgeleri gösteren Savcı Zekeriya Öz, "TSK ve MİT'e ait bu belgelerin sizin tarafınızdan Oda TV'ye verildiği anlaşılmıştır." diyor. İddiaları reddeden Kozinoğlu, arama yapılana kadar Oda TV'nin adını bile duymadığını savunuyor. Savcı Öz, Kozinoğlu'na Oda TV'de ele geçirilen 'Koz.doc' isimli word dosyasında yazılı "Rusya ve Özbekistan'daki cemaat operasyonları hakkında Kozinoğlu'ndan gelen belgeleri mutlaka gündeme taşıyalım. Kozinoğlu'ndan gelen diğer belgeleri de değerlendirelim." şeklinde notlar bulunduğunu hatırlatarak, "Soner Yalçın ve Oda TV çalışanlarına ne tür bilgi ve belgeler temin ettiniz? Bu belgeleri Oda TV ya da Soner Yalçın'a vermenizin sebebi nedir?" sorusunu yöneltiyor. Kozinoğlu, bu soruya, "Ben bu kişilere hiçbir bilgi ve belge vermedim, bu kişileri tanımıyorum." şeklinde cevap veriyor.

Bunun üzerine Savcı, Oda TV'de yapılan aramada elde edilen dijital veriler içerisinde 'KOZİNOĞLU 3' isimli klasör de olduğunu ve bu klasör içerisinde TSK'ya ve MİT'e ait olduğu anlaşılan GİZLİ ve HİZMETE ÖZEL ibareli çok sayıda belge bulunduğunu hatırlatıyor. Savcı, "(Koz) isimli word dosyasında yazan notlar, TSK ve MİT'e ait gizli belgelerin bulunduğu klasörün ismi ve uzun yıllar TSK ve MİT'te görev yapmanız birlikte değerlendirildiğinde, TSK ve MİT'e ait bu belgelerin sizin tarafınızdan Oda TV'ye verildiği anlaşılmıştır." diyor.

Kozinoğlu'na, OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy ile 8 Ekim 2009'da yaptığı telefon görüşmeleri de soruluyor. Söz konusu görüşmede OYAK Genel Müdürü Ulusoy'un "Biz yıllarca asın kesin dedik." şeklinde ifadeler kullanıyor. Savcının, "'Biliyorsun biz yıllarca asın kesin dedik." diyerek neyi kastetmektedir?" sorusuna Kozinoğlu ise şu ilginç cevabı veriyor: "Benim kulaklarım sağır olduğu için telefon konuşmalarının çoğunu da ben duymamış olabilirim. Bu konuda raporum da vardır. Yüzde kırkbeş sol kulağım işitme kaybı ve dibliks de vardır. Ancak şu an herhangi bir alet kullanmıyorum."

Coşkun Ulusoy'un genel müdürlük görevi yaptığı OYAK'a bağlı OYAK Güvenlik'in genel müdürü emekli Albay Orhan Çoban, Kozinoğlu ile birlikte gerek Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda ve gerekse MİT Müsteşarlığı'nda birlikte çalışmıştı. OYAK Güvenlik genel müdürü emekli Albay Çoban'ın ismi Danıştay saldırısı sırasında kayıt almayan kamera ile gündeme gelmişti.

"KOZİNOĞLU 3" isimli klasör içerisinde yer alan belgeler şöyle:

1-"97.06.04 Gnkur İnceleme Sonuçları" isimli dosya içerisinde "GİZLİ VE KİŞİYE ÖZEL" ibareli, TSK'ya ait olduğu anlaşılan "BATI ÇALIŞMA GRUBU İNCELEME SONUÇLARI" konulu, toplam (15) sayfadan ibaret taranmış doküman
2-"ABD NİN IRAKTAN ÇEKİLME PLANI" isimli dosya içerisinde "HİZMETE ÖZEL" ibareli, TSK'ya ait olduğu anlaşılan (9) sayfadan ibaret taranmış doküman
3-"ABD STRATEJİK ETÜR MRKZ MAKALESİ" isimli dosya içerisinde "HİZMETE ÖZEL" ibareli, (2) sayfadan ibaret doküman
4-"altınbaş holding-" isimli dosya içerisinde "GİZLİ" ibareli TSK'ya ait olduğu anlaşılan toplam (4) sayfadan ibaret (2) adet taranmış yazı
5-"Cüneyt ZAPSU hakkında bilgi" isimli dosya içerisinde "GİZLİ" ibareli TSK'ya ait olduğu anlaşılan (4) sayfadan ibaret taranmış doküman
6-"f güen h baş grupları arası gerginlk" isimli dosya içerisinde "GİZLİ- KİŞİYE ÖZEL" ibareli MİT'e ait olduğu anlaşılan (2) sayfadan ibaret taranmış doküman
7-"GENKUR 2 BAŞKANINCA VERİLEN EMİRLER" isimli dosya içerisinde "GİZLİ VE HİZMETE ÖZEL" ibareli toplam (11) sayfadan ibaret (2) adet taranmış yazı
8-"iç güvenlik konsepti 2005(10.taslak)" isimli dosya içerisinde "GİZLİ" ibareli toplam (39) sayfadan ibaret doküman
9-"kozinoğlu" isimli dosya içerisinde "GİZLİ" ibareli MİT'E ait olduğu anlaşılan toplam (183) sayfa doküman,
10- "mit takdimi. fethullah gülen grubunun yurt dışı faaliyetleri" isimli dosya içerisinde "GİZLİ" ibareli, MİT'e ait olduğu anlaşılan toplam (22) sayfa doküman
11-"örgüt mensubu olmaktan yargılanmış basın mensupları" isimli dosya içerisinde "GİZLİ" ibareli, toplam (12) sayfadan ibaret doküman
12-"pkknın yurt dışı organizasyonları" isimli dosya içerisinde "GİZLİ" ibareli, toplam (12) sayfa doküman,
13-"pkk-kongra-gel terör örgütünün almanyadaki faaliyetleri" isimli dosya içerisinde bir kısmı "GİZLİ" ibareli, "PKK/KOGRA-GEL TERÖR ÖRGÜTÜNÜN AVRUPA'DAKİ YAPILANMASI" konulu, toplam (192) sayfa doküman
14- "radikal dini grupları faaliyetleri" isimli dosya içerisinde bir yazının eki olduğu anlaşılan toplam (6) sayfa doküman
15-"yeni ortadoğu düzeni hakkında" isimli dosya içerisinde, "HİZMETE ÖZEL" ibareli TSK'ya ait olduğu anlaşılan toplam (7) sayfadan ibaret, taranmış doküman
16- "ABDULKADİR AYGAN" isimli PDF dosyası içerisinde "GİZLİ" ibareli MİT Müsteşarlığına ait olduğu anlaşılan, toplam (40) sayfa doküman
17-"CHP TARAFINDAN HALKLA BİRLİKTE ÇÖZÜM GÜNEYDOĞU İLLERİNDEKİ TOPLANTI" isimli PDF dosya içerisinde "GİZLİ" ibareli TSK'ya ait olduğu anlaşılan toplam (8) sayfa doküman
18-"YARGITAY ÜYELERİNCE YENİ ANAYASADA DİKKAT EİLECEK HUSULAR"isimli PDF dosya içerisinde, toplam (10) sayfa doküman

TSK'ya Kuzey Irak ültimatomu!

Taraf'ın yayınladığı Wikileaks belgelerine göre Çuval baskını geliyorum demiş

Taraf Gazetesi Wikileaks belgelerini yayınlamaya devam ediyor... 4 Temmuz 2003’teki çuval baskınından iki ay önce Genelkurmay Başkanı Özkök ABD’ye üç mektup yazmış, Washington ültimatom vermiş.

Türk-Amerikan ilişkileri tarihinin gerçekten “parlak” sayfaları olup olmadığı tartışılabilir ama varsa bile, 4 Temmuz 2003’ün o sayfalardan biri olmadığı kesin. O tarihte, dünyanın her yanındaki Amerikalı yetkililer, ülkelerinin 227’nci Bağımsızlık Günü kutlamaları nedeniyle izin kullanır ya da resmî törenlere katılırken, Kuzey Irak’ta Amerikan 173’üncü Hava İndirme Tugayı’na bağlı askerler tatil yapmıyorlardı. Onlar, Süleymaniye’de kentinde bir binbaşı komutasında karargâh kurmuş olan 11 Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) mensubunu yakalayıp, başlarına çuval geçirmek suretiyle gözaltına almakla meşguldüler.

İkili ilişkiler tarihine “Çuval Olayı” olarak geçecek olan bu hadisenin perde arkasına ilişkin Türk ve Amerikan resmî değerlendirmeleri hiçbir zaman birebir örtüşmedi. Ancak Ankara’nın da Washington’ın da, 4 Temmuz 2003’te yaşananların tekrarlanmasını istemedikleri ve tekrarlanmaması için önlem alma güvencesini karşılıklı olarak birbirlerine verdikleri biliniyor.

Bugün, “WikiLeaks Türkiye Belgeleri” arasında yer alan ve doğrudan “Çuval Olayı”nı olmasa da, bu olayın nasıl bir ortamda gerçekleştiğini anlamaya yardımcı bir kriptoyu yayımlıyoruz. 5 Mayıs 2003 tarihini taşıyan, yani “Çuval Olayı”ndan tam iki ay önce, ABD’nin Irak’ı işgal harekâtını başlatmasından ise 45 gün sonra yazılan bu kriptoda, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün kaleminden çıkan üç mektupla, 28 Nisan 2003’te Türk ve Amerikan Özel Kuvvetleri arasında yapılmış bir görüşmenin zabıtları var.

Ancak bu mektupları ve zabıtları okumaya başladığınızda, metinlerin içinden bir “hayaletin” geçtiğini de hemen farkedeceksiniz. Metinlerde, üstü örtülü atıflar dışında doğrudan ele alınmasa da, Türkiye ile ABD arasında ciddi bir gerginlik vesilesi olduğu anlaşılan, Amerikan tarafının Türk askeriyesine ültimatom benzeri talimatlar vermesine, Türk Genelkurmayı’nın da bundan duyduğu rahatsızlığı bildirmesine neden olan o “hayalet,” 22-23 Nisan 2003’te Kerkük’te yaşanan olaydı.

22 nisanda, Erbil’deki Özel Kuvvetler Komutanlığı Karargâhı’nda görev yapan bir time mensup Türk askerî personeli, “Türkiye’den gelen bir insani yardım konvoyuna eskortluk etmek” gerekçesiyle gittikleri Kerkük’te gözaltına alındılar; ertesi gün de, Amerikan askerî personeli eşliğinde Irak’tan sınırdışı edilerek, Türkiye’ye geri gönderildiler.

Söz konusu timin bu olaydan birkaç saat sonra Irak’a döndüğünü; on hafta sonra yaşanacak olan “Çuval Olayı”nın arkaplanında da işte bu sınırdışı ve geri dönüş hadiselerinin belirleyici rol oynadığını savunanlar var. Ama biz, o tartışmaya şimdilik girmeksizin, 22-23 Nisan 2003 hadiselerinin Türk-Amerikan askerî diyaloguna nasıl yansıdığını ortaya koyan dört ayrı belgeyi dikkatinize sunuyoruz.

Özkök, ABD’ye üç mektup yazdı

Tarih, 5 Mayıs 2003. ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nde Siyasi-Askerî İşlerden sorumlu Müsteşar Stuart Brown’ın Washington’a gönderdiği telgrafın başlığı: “Irak: Türk Genelkurmay Başkanı (Hilmi) Özkök’ten Genelkurmay Başkanı (Richard Bowman) Myers ve CINCEUR (ABD Avrupa’daki Kuvvetleri’nin Başkomutanı General James) Jones’a mektuplar.” Telgrafın tam metni şöyle:

(1)5 Mayıs 2003’te Büyükelçilik, Türk Genelkurmay Başkanı General Özkök’ten üç mektubun nüshalarını aldı. (1) Genelkurmay Başkanı General Myers’a yazılmış 30 nisan tarihli bir mektup (metin için ikinci paragrafa bakın), (2) Genelkurmay Başkanı Myers’a yazılmış 1 mayıs tarihli mektup (metin için üçüncü paragrafa bakın) ve (3) SACEUR (Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı) General Jones’a yazılmış 1 mayıs tarihli bir mektup (metin için dördüncü paragrafa bakın). Genelkurmay Başkanı Myers’a gönderilen ilk mektup, büyük ölçüde Kuzey Irak üzerinde duruyor: ABD güçlerinin Kuzey Irak’taki Türk özel kuvvetlerine muamelesini protesto ediyor ve onların oradaki varlığını açıklamaya ve haklı göstermeye çalışıyor. Ayrıca, PKK/KADEK tasfiye edildiğinde ve bölge güvenli olduğunda Türk güçlerinin yeniden konuşlandırılmasını (Türk birliklerinin Kuzey Irak’tan çekilmesi kastediliyor), ABD ve Türkiye’nin birlikte ele alabileceklerini de söylüyor. General Myers’a yazılan ikinci mektup (SACEUR Jones’a yazılan mektup gibi), Türkiye’nin, Irak’ta NATO öncülüğündeki operasyonlara katkı sunması teklifinde bulunuyor ve Türkiye’deki NATO karargâhının bu amaçla kullanımı için NATO’nun desteğini istiyor. Nihayet, beşinci paragraf, 28 Nisan 2003’te CJSOTF-N ( Açılımı “Birleşik Ortak Özel Operasyon Görev Gücü-Kuzey” diye tercüme edilebilecek olan ama kısaca “Viking Görev Gücü” olarak bilinen komutanlık, 2003-2004 döneminde Irak Savaşı’nın Kuzey Cephesi’nden birinci derecede sorumluydu) Komutanı Albay Cleveland ile Silopi’deki Türk Özel Kuvvetler Komutan Yardımcısı arasındaki toplantının zabıt tutanaklarına yer veriyor.

Kerkük’teki olayı çok abarttınız

ÖZKÖK-MYERS: TÜRKİYE’NİN IRAK KONUSUNDAKİ KAYGILARI

(2) Türk Genelkurmay Başkanı General Özkök’ün Genelkurmay Başkanı General Myers’a mektubunun metni başlıyor:

Sayın General Myers,

Kuzey Irak’taki ABD Özel Kuvvetleri’nden gelen yeni mesajlar cesaretlendirici değil. Bu nedenle size görüşlerimi aktarmak istiyorum.

Bilindiği gibi, 1997’den beri Kuzey Irak’ta sınırlı sayıda Türk birliği bulunmaktadır. Bu eylem, KDP ( Mesut Barzani’nin liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi) ve KYB (Celal Talabani’nin liderliğindeki Kürdistan Yurtsever Birliği) ile tamamen koordine edilmiştir. Bu sınırlı asker konuşlandırmasının esas amacı, PKK/KADEK teröristlerinin Türkiye’ye sızmasını önlemenin yanı sıra erken uyarı ve istihbarat toplanmasıdır. Bölgede, Türkiye için ciddi tehdit oluşturan neredeyse 5 bin terörist vardır.

Bu nedenlerle, PKK/KADEK varlığının tasfiye edilmesi ve bölgede tam denetimin sağlanması ertesinde, Kuzey Irak’taki Türk askerî mevcudiyetini, biz, beraberce, değerlendirebiliriz. Temin edildiği(niz) üzere, bu birliğin genel olarak, ABD operasyonları üzerinde olumsuz bir etkisi yoktur. Arzulanan nihai-duruma, karşılıklı anlayış ve nesnel kıstaslara dayalı ikili görüşmeler yoluyla erişebileceğimiz aşikârdır.

Bunu akılda tutarak, ben Kerkük’te kısa süre önce yaşanan olayın abartılı olduğunu düşünüyorum. Birincisi, General Osman’ın (O sırada Kuzey Irak’taki Birleşik Görev Gücü’nün komutanlığını üstlenmiş olan ABD Deniz Piyadeleri Korgenerali Henry P. Osman) karargâhı bu faaliyetten haberdar edilmişti. İkincisi, bölgede herkes hafif silahlar taşıma eğilimindedir. Türklerden, Kürtlerden ve Türkmenlerden oluşan bu timdekiler, kendi güvenlikleri için gerekli olanın dışında ilave silah taşımıyorlardı. Konvoy durdurulduğunda, anlaşmazlığı çözüme kavuşturmaya yardımcı olmak amacıyla başkaları da geldi. Ancak yanlış anlaşıldılar ve çok bariz nedenlerle Türkiye’ye geri gönderildiler.

Türkiye’nin bu olaydaki düşük profilli tavrı, hiçbir surette, Türk timinin hatalı davranmış olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Aksine, yukarıda belirtildiği gibi, Türk yaklaşımının altında yatan unsur, Türk-Amerikan ilişkilerine atfettiğimiz önem olmuştur. Alt kademelerin yanlış yorumlarının ve hatalı değerlendirmelerinin ilişkilerimize ters bir etki yapmasına izin verilmemelidir. Bu bağlamda, bu tür gergin ve öznel yaklaşımları her iki taraf için de kabul edilemez bulmaktayım.

Kısa zaman dilimlerinde karşılanması gereken ültimatom benzeri talepler, dostane ilişkilerimize zarar verebilir. Biz birbirimize karşı değiliz. Bölgedeki askerî birliklerimiz de (birbirine karşı) değildir. Bu tür talihsiz açıklamaların, uzun zamandır zor koşullar altında çalışan bazı yetkililerin hissiyatından kaynaklandığını varsayıyorum. Bu tür açıklamaların tekrarlanması endişe verici bir atmosfer yaratmaktadır.

Mesela, 28 nisanda Erbil’deki toplantı sırasında 10’uncu ABD Özel Kuvvetler Grup Komutanı Albay Cleveland tarafından yapılan açıklamalar kabul edilemez nitelikteydi. Bilhassa, Irak Özel Temsilcisi Sayın (Zalmay) Khalilzad’la Özel Kuvvetler timlerine Habur Kapısı’nda yapılana bir intikam olarak atıfta bulunmak, hiç kuşku yok ki böyle bir subayın haddi değildir. (Bu cümlenin İngilizce orijinali gramer olarak hatalı, dolayısıyla anlamı da tam net değil. Dileyenler, metnin İngilizce orijinaline Taraf’ın internet sitesinde ulaşabilir.)

Bilindiği gibi, Sayın Khalilzad’ın yakın korumalarının bazıları, geri dönecekleri yönünde yazılı taahhütleri olmasına rağmen Irak’ta kalmışlardır. Sınır kapısındaki Türk yetkililerin de kendi üst makamlarıyla istişare yapmaları gerekmiştir ki, bu da elbette zaman almıştır. Bu süreç boyunca, Sayın Khalilzad ve yardımcıları Vali Yardımcısı tarafından misafir edilmişlerdir. Akabinde de, kısa bir süre sonra, kendisinin ve ekibinin Türkiye’ye girmelerine izin verilmiştir.

Özel Kuvvetler meselesine dönersek, böyle bir birimi Türkiye’den Irak’a gönderme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Bu konuda bir yetkim olmamakla birlikte, sizinle konuştuktan sonra, özel kuvvetleri, siyaseten halihazırda kabul edilmiş olan NILE (Kuzey Irak İrtibat Elemanları) timlerinin kapsamına sokan bir dizi işlem gerçekleştirdim.

Kuzey Irak’taki kalışlarının uzamasına gelince, düşünmemiz gerektiğini söyledim ki, bu da bir tür esneklik yansıtıyor. (Burada da doğru bir İngilizce kullanımı söz konusu değil; Özkök bu cümleyi, “Kuzey Irak’taki kalışlarının uzamasına gelince, bir tür esneklik yansıtacak şekilde düşünmemiz gerektiğini söyledim” anlamına da kullanmış olabilir ama cümle gramer olarak her iki anlamı da tam karşılamıyor.)

Daha önce, Kuzey Irak’taki birliklerimizin yerleri konusunda net açıklamalar yapmıştık. 23 Mart 2003’te ODC’ye (Ankara’da bulunan ABD’ye ait “Savunma İşbirliği Bürosu” kastediliyor. ODC’ler, ABD’nin çeşitli ülkelerle askerî işbirliğini ve savunma alanında eşgüdümü sağlamak üzere kurduğu, Türkiye gibi bazı ülkelerde büyükelçilik bünyesinden mekânsal ve idari anlamda özerk çalışan, genellikle başında bir general olan ve şeffaflıktan yoksun olmalarının da etkisiyle, faaliyetleri şüphe çeken birimlerdir.) bu yerlerin koordinatlarını açıklayan yazılı bir bildirimde de bulunduk. Dahası, ben kişisel olarak, Bakan Powell’a (dönemin Dışişleri Bakanı ve ABD’nin eski Genelkurmay Başkanı Colin Powell) Türk askerlerinin toplam sayısının 1500 civarında olduğunu bildirdim. Asker sayılarını, başlıca silahlarını ve muharebe araçlarını içeren ayrıntılı bir belgelemeyi de, talep üzerine, yaptık.

Savaş alanında küçük yanlış anlamaların ve sorunların, genel olara ilişkilerimize zarar vermesinden korkuyorum. Bu tür sorunları, yapıcı bir tutumla çözmek için azami gayret göstermemiz gerektiğine inanıyorum. Esas amacımız, ilişkilerimizin kötüye gitmesini önlemek olmalıdır. Ben, askerler olarak bizim hâlâ bu açıdan oynamamız gereken önemli bir rol olduğuna inanıyorum. Benzer olayları önlemek için, yapmamız gereken şey, asker ve sivil heyetlerle biraraya gelmek ve Kuzey Irak’taki temel düzenlemeleri konuşmaktır. CENTCOM’un (Merkez üssü Florida’da olan ABD Merkezî Kuvvetler Komutanlığı) devreye girmesi, savaş alanında böyle bir girişimden sonra gerçekleşmelidir.

Bu ani talepler hiç de yapıcı değil

Daha önce de konuştuğumuz gibi, yanlış anlamayı önlemek için faaliyetlerimiz şeffaf olmalıdır. Benim, şu an için tekrarlamak istediğim şey de budur. Ültimatombenzeri açıklamaların, ani ve beklenmedik taleplerin, ikili ilişkilerimizin geliştirilmesi açısında hiç de yapıcı olmadığı kanaatindeyim.

Sonuç olarak, kısa süre önceki gelişmelerin ikili ilişkilerimiz açısından zor bir ortam yaratmaması yönündeki samimi dileğimi ifade etmek isterim. Bunu akılda tutarak, karşılıklı anlayış ve işbirliğinin, karşılaşabileceğimiz bütün muhtemel engellerin üstesinden geleceğine olan kesin inancımı yeniden vurgulamak isterim. Bundan dolayı, geçmişteki olayların müstakbel ilişkilerimize hâkim olmasına izin vermemeliyiz. Bu yönde her türlü görüşmeye ve işbirliğine hazırız; Irak’ın yeniden inşası aşamasına ve bir İstikrar Gücü oluşturulmasına muhtemel Türk katkısı da buna dahildir. İkili ilişkilerimizi geliştirmek için elimden geleni yapmayı sürdüreceğimden emin olabilirsiniz.

Dilipak'ın 'Balyoz' isyanı

Bizim bilmediğimiz bazı dolaplar dönüyor sanıyorum

Balyoz davasında, mağdur taraflardan Gazeteci Abdurrahman Dilipak, davanın esasını teşkil eden 11 nolu CD hakkında soru sormaktan vazgeçti. Dilipak, “CD üzerinde 2008’e kadar hatta belki son güne kadar da düzenlemeler yapıldı. Aydınlanmasını bekliyorum” dedi

Balyoz Harekat Planı davasının geçen hafta Salı günkü duruşmasında bir ilk yaşandı. Balyoz planında ismi etkisizleştiricek 19 kişi arasında geçen Gazeteci Yazar Abrurrrahman Dilipak’ın avukatı Salih Dövücü, diğer müdahiller Özgür-Der ve Hukukçular Derneği ile beraber davanın ana delili 11 nolu CD hakkında soru sormaktan vazgeçti. Dilipak’ın Avukatı Salih Dövücü, CD’nin Balyoz sanıklarından elde edilmiş olup olmadığının kesinleşmediğini kaydederek, ‘onların kabul etmediği bir delili doğru olarak kabul etmiyoruz’ dedi.

Davanın mağduru ve müdahili Dilipak “2003 yılına ait olduğu söylenen belgelerde 2008 yılına ait izler var. Teorik olarak CD üzerinde oynama yapılmış olabilir” dedi. Dilipak şöyle devam etti:

BAZI DOLAPLAR DÖNÜYOR: Bazı şeylere ulaşmak o kadar kolay değil. Bizim bilmediğimiz bazı dolaplar dönüyor sanıyorum. Bu plan 2003’te yapıldı ardından bir daha üzerinde değişiklikler yapıldı. 2008’e kadar hatta belki son güne kadar da düzenlemeler yapıldı. Medical Park Hastanesi daha açılmamış ama 2003 yılına ait belgelerde hastanenin ismi var.

OLAMAZ BÖYLE BİR ŞEY: Tek ihtimalli bir kripto yok burada. Bu işi yapanlar sıradan insanlar değil. Teorik olarak CD üzerinde oynama yapılmış olabilir. Hatta mutlaka bu işten haberi olmayan ama planda ismi geçen kişiler var. Suçlu olmadığı halde, kurunun yanında yanan yaşlar da vardır. Bu nedenle kuru ile yaşın ayrılması gerekiyor. Ben bu nedenle kesinlikle o duruşma salonuna oturtulan herkesin aynı planın bir parçası olduğunu düşünmüyorum. Olamaz böyle bir şey.

BÜYÜK BİR SKANDAL: Bir gazeteci olarak da hala Balyoz belgesinde isimleri geçen derneklere, hastanelere ulaşmaya çalışıyorum. Mahkemeden talebim şuydu. Eğer birileri dışarıda oluşturup bu CD’yi buraya koyduysa burada çok büyük bir skandal var. Bu durumda Balyoz sanıkları suç duyurusunda bulunmalı.

GERÇEĞİ ARIYORUZ: Mahkemede şunların veya onların karşısında da değilim. Gerçeklerin ortaya çıkmasını istiyorum. Ne olduğunu tam bilmediğimiz bir konuda, yargıyı gereksiz bir şekilde meşgul etmek de istemeyiz. Gerçeği arıyoruz. Türkiye’de bu planları bu komploları kimler yapıyorsa onlar ortaya çıkarılmalı ve suçlular cezalandırılmalı. Ben bir insan hakları aktivistiyim. Daha önce askeri davalarda yargılanmış bir kişiyim. Cuma Dergisi bu nedenle kapatıldı. Buna rağmen eğer başka bir konuda bu kişilere bir haksızlık yapılırsa ben elbette haklının yanında olacağım. Bir Müslümanım ve Kuran-ı Kerim bir kavme olan düşmanlığınız sizi onlar hakkında adaletsizliğe sevketmesin der.

11 NOLU CD NEDİR?
11 nolu CD, Balyoz Harekat Planı davasının temelini teşkil ediyor. Taraf Gazetesi’nin savcılığa teslim ettiği belgeler o CD’den çıkmıştı. Savcılık, belgeler ile beraber 11 nolu CD’yi de alarak korumaya almıştı.

İbrahim Şahin’den şaşırtan ifade

‘Beni telefonla defalarca arayıp özel tim kurmamı istediler’

İkinci Ergenekon davasının 109’uncu duruşmasına eski Özel Harekat Dairesi Başkanvekili İbrahim Şahin’in savunmasıyla devam edildi. Şahin, Mahkeme Heyeti Başkanı Köksal Şengün’ün “S-1 listesini siz mi oluşturdunuz?” sorusu üzerine, Ankara’dan Metin Gürak isimli paşanın kendisini telefonla arayarak “Terörle mücadele konusunda bir oluşum düşünüyoruz. Başına da seni uygun gördük” dediğini söyledi.

Şengün’ün, “Bu kadar özel bir görev size telefonla mı verildi?” sorusuna “Evet” yanıtını veren Şahin, Metin Gürak’ı tanıyıp tanımadığı sorusunu “Hayır. Telefonda Metin Gürak olduğunu söyledi” diye yanıtladı. Şahin, kendisine görev veren bu kişiyle yüz yüze görüşmediğini, telefonla konuştuğunu söyledi.

Şengün’ün “Görevlendirme emrini telefonla mı aldınız, ne söylendi size, bu kişiler bahsettiğin görevlendirme konusunda seninle ilk kez ne zaman bağlantı kurdu ve ilk kez ne zaman görevlendirme yaptı?” soruları üzerine de Şahin, şunları söyledi: “Tutuklanmamdan bir yıl kadar önce 2008’in Ocak ayında Metin Gürak paşa beni telefonla arayarak böyle bir oluşum düşündüklerini ve başına da beni seçtiklerini söyledi. Tutuklanmamdan yaklaşık 3 ay kadar önce de hazırlıklarımı yapmam konusunda bilgi verdi. Bu süre içerisinde hiç görüşmemiz olmadı. Son üç ay içinde devamlı beni aramaya başladılar. S-1 ekibini kurdum. Bir üsteğmen (Taylan Özgür Kırmızı) ile bir emniyet amiri (Servet Kaynak) seçtim ve onlardan uygun olabilecek kişi belirlemelerini istedim. Ancak resmi görevlendirme olmadığı için de bu isimlerden hiçbirine bu konudan bahsetmedim.”

Şengün, “Terörle mücadele gibi önemli bir oluşumun başına bir telefon görevlendirmesiyle mi geçtiniz? Bu kişiden hiç şüphe etmediniz mi? Nasıl inanabildiniz?” dedi. Şahin ise tutuklanmadan 1,5 ay önce resmi ve yazılı görevlendirme yapmalarını istediğini belirterek, şöyle devam etti: “Beni defalarca ’pazartesi günü kurulacak’ diye geçiştirdiler. Son 10 günde de Ermenilerle ilgili bilgiler fakslamaya başladılar. Bir sürü belge gönderdiler bana. Bu süre içerisinde resmi görevlendirilmem konusunda ısrar ettim. Sonunda onlara inanmadığımı söyleyince bu dava kapsamında tutuklandım” diye konuştu.

Uyanıklığın ağır faturası

Bakım için Rusya'ya gönderilen ve 9 yıldır geri alınamayan dört MI-17 helikopterin sözleşmesinde Türk tarafının uyanıklık yapmaya çalışırken kendi elini kolunu bağladığı ortaya çıktı.

Rusya’ya 2004 yılında gönderilen dört MI-17 helikopterinin geri alınamamasının nedenlerinden biri Türk tarafının yaptığı uyanıklık çıktı. Jandarma Genel Komutanlığı uyuşmazlık halinde konunun Türk mahkemelerince görülmesini sağlayacak şekilde sözleşme düzenletti ama Rus şirketinin basit bir manevrasıyla bu durum aleyhe döndü.

1992’de Rusya’dan alınan ve tam bir yılan hikâyesine dönen 19 adet MI-17 helikopterinde mutlu sona yaklaşıldı. Dokuz yıldır Rusya’da bekletilen dört helikopteri Başbakan Tayyip Erdoğan 15 gün önceki Rusya gezisinde gündeme getirdi. Bu görüşmenin sonunda helikopterlerin mayısta Türkiye’ye iade edilmesinde mutabakat sağlandı.

19 helikopter alındı

Hikâyenin başına dönersek Türkiye, 1992’de terörle mücadele kapsamında Rusya’dan 19 helikopter aldı. Bu helikopterlerin ikisi Hakkâri’de teknik arıza nedeniyle düştü. Diğerlerinde de mekanik bazı arızalar oluştu. Hükümet, 2002’de MI-17’lerin depo seviyesi bakımlarının yapılması için ihale açtı. Bu ihalede üretici firma Oboromprom yüksek teklif verince, iş 13.5 milyon dolarlık teklifi ile Joint Stock Company Kazan (JSC) adlı Rus firmasına kaldı. İhale sözleşmesinde 17 adet MI-17 helikopterin 4’erli gruplar halinde bakımının yapılması karara bağlandı. İkisi ambulans olan 4 helikopter, 2004’te firmanın St. Petersburg’daki fabrikasına gönderildi. Helikopterler burada söküldü. Ancak 9 yılda 4 helikopterin bakımı tamamlanıp Türkiye’ye teslim edilmedi. Jandarma Genel Komutanlığı, gövde servis ömürleri dolduğu için bakım sırası bekleyen 13 adet MI-17 helikopterin uçuşlarını ise 2004’te yasakladı. Rus JSC Kazan firması ile 14 Ekim 2002’de imzalanan sözleşme, 21 Mayıs 2007’de şirketin yükümlülüklerini yerine getirmediği gerekçesiyle iptal edildi. Rusya’ya götürülen 4 helikopterin akıbeti uzun süre öğrenilemedi. İhalede çok büyük hatalar yapıldığı sonradan anlaşıldı.

Jandarma Genel Komutanlığı ile Joint Stock Company (JSC) Kazan firması arasında 14 Ekim 2002’de imzalanan bakım sözleşmesinde uyuşmazlık hallerinde yetki Türk mahkemelerine bırakıldı. Şirket bunu imzaladı. Ancak Rus şirket, Türkiye ile araları açılınca uluslararası hukukun genel kaidelerinden biri olan “Uluslararası ihale ve sözleşmelerdeki uyuşmazlık durumları için yetkili mahkeme İsviçre’deki Uyuşmazlık Mahkemesi’dir” maddesini hatırlattı.

‘Haciz bağlamaz’

Oysa sözleşmeye bu madde konmamıştı. Başta uyuşmazlığa Türk mahkemelerinin bakması Türkiye için avantaj gibi görünürken, Rus şirketinin ani manevrasıyla bu avantaj dezavantaja dönüştü. “Tahkim yeri kendi ülkeniz olamaz” denilen ihale şartlarında Ankara mahkemelerince alınacak ‘haciz’ ve ‘ihtiyati tedbir’ kararlarının Rusya’yı bağlamayacağı konusu ihmal edildi. Ve bu madde yıllardır Türkiye’nin elini kolunu bağladı, yaptırım gücünü elinden aldı. İhale komisyonu başkanının da kim olduğu bugüne kadar sır gibi saklandı. Dönemin Jandarma Lojistik Başkanı olan Korg. Osman Eker’in ya da dönemin Havacılık Daire Başkanı Tümgeneral Mustafa Tunç’un sözleşmede imzası olduğu iddia ediliyor.

30 milyon dolar zarara sebebiyet vermek suçlamasıyla soruşturma açılmasını ise eski Jandarma Genel Komutanı olan Şener Eruygur’un engellediği iddia ediliyor.

Hükümet son olarak projeyi jandarmadan alarak Savunma Sanayi Müsteşarlığı’na (SSM) devretti. SSM helikopterleri Rusya’daki JSC Kazan’ın alt yüklenici firmalarının tesislerinde buldu. Sökülmüş halde Rusya’da bulunan helikopterlerin bakımını yaptırmak üzere harekete geçti.

29 Mart 2011 Salı

EMEKLİ UZMAN JANDARMALAR DERNEĞİNDEN ''ÖZLÜK HAKLARI'' TALEBİ

Emekli Uzman Jandarmalar Derneği (EMUJAD) Genel Başkanı Adnan Oğuz, Meclis tatile girene kadar uzman jandarmaların özlük haklarını iyileştirmeye yönelik yasa tasarısının kanunlaşmasını beklediklerini bildirdi.

Oğuz, yaptığı yazılı açıklamada, Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde kadrolu görev yapan binlerce uzman jandarmanın özlük haklarının iyileştirilmesi gerektiğini ifade etti.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, bu konudaki sıkıntıları bildiği ve bunun düzeltilmesi için talimat verdiği yönünde gazete haberleri olduğunu anımsatan Oğuz, şunları kaydetti:

''Bu konudaki düzenlemeler sözleşmeli erlere yönelik tasarıya eklendi. Sevindik, tasarımız kanunlaşacak diye umutlandık. Fakat tasarı olgunlaşmadı diye bizimle ilgili bölüm içinden çıkarıldı ve askeri hakimler ve savcılara yönelik tasarıya eklendi. Basında da bu sorunun çözüleceğine dair çıkan haberlerle daha da sevindik, ancak umutlarımız suya düştü. Adalet Komisyonunun son günde esastan karar vermek için yapacağı toplantıyı iptal etmesi üzerine binlerce uzman jandarma hüsrana uğradı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen yine de umutluyuz. Meclis tatile girene kadar ilgili tasarının gündeme geleceğini ve Genel Kurul'da görüşülerek kanunlaşacağına inanıyoruz.''

Kıran kırana pazarlık

“Bu iş F-16'lara benzemesin”

Geçtiğimiz hafta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplanan kritik bir Savunma Sanayii İcra Komitesi toplantısını daha geride bıraktık.

Toplantıyla ilgili perde arkası gelişmeler de yeni yeni ortaya çıkmaya başladı.
Son toplantıyla ilgili görüştüğüm bürokratlar çok ilginç ayrıntılar aktardılar.
Biliyorsunuz üç ay önce toplanan komitede Amerikan ve İtalyan firmalarının genel maksat helikopteri temini, tamir ve bakımı için istedikleri 5 milyar dolara Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ortak tepki göstermişlerdi.

Şimdi Amerikan ve İtalyan firmaları, fiyatı 4 milyar dolara düşürmüş vaziyetteler.
Türkiye tarafı taviz vermeden bu işi 3,5 milyar dolara bitirmekte kararlı.

Böylece Türkiye'nin bu ihaleden kazancı tam tamına 1,5 milyar dolar olacak. Yabancı ülkelerin temsilcilerinin Erdoğan'ın pazarlıkçı yönüyle ilgili dile getirdikleri bir şey var. Aynen şöyle diyorlar yabancı temsilciler: “Eskiden masaya ne koysak alıyorduk. Şimdi canımız çıkıyor.”

Yerli bürokratlar da eski dönem ile yeni dönem arasındaki farkı şöyle anlatıyorlar: “Eskiden komitenin toplantıları çok kısa sürede sonuçlanırdı. Sivil kanadın hiçbir görüşü olmazdı. Özellikle Mesut Yılmaz her şeye ‘evet' derdi. Oysaki Erdoğan bunun tam aksini yapıyor. Toplantı öncesi uzmanlardan brifing alıyor. Projeleri biliyor. Toplantıya hazırlıklı geliyor. Teknik konularda kendi fikrini söylüyor. Asker tarafının ihtiyaçlarına önem veriyor. Onların fikirlerini önemsiyor. Geniş istişarelerden sonra bir sonuca varılıyor.”

İşte F-35'lerle ilgili de bu yönde bir toplantı gerçekleştirildi.

Şu anda F-35'lerin yazılımlarını tamamen ABD hazırlıyor. Bu son derece sakıncalı bir durum.
Türkiye, kendi tehdit algılamalarıyla ilgili bilgileri Washington'a gönderecek, üretici firma da bu doğrultuda yazılımları hazırlayacak.

Savunma bürokratları, böyle bir durumun milli güvenliği tehdit edeceğini vurguluyorlar.
Bu konuda üst düzey bir yetkili, yazılımdaki “dost-düşman” algısına dikkat çektikten sonra, “Yarının ne getireceğini bilemeyiz. Bizim düşman olarak addettiğimiz bir ülke ABD'nin müttefiki olabilir. O zaman bu yazılımlar ciddi bir risk teşkil eder. Uçakları istediğiniz istikamette kullanamayız” diyor.

Evet bu yöndeki uyarılar dikkate alınmış olmalı ki; Türkiye'nin ABD'den ithal etmeyi planladığı 100 adet F-35 savaş uçağı alımı ertelendi.

Başbakan ve Genelkurmay Başkanı bu konuda hemfikir oldular.
Milli bir duruş sergilediler.
******
ABD tarafı ısrarla F-35'lerin uçuş kodlarını vermek istemiyor. Tıpkı 80'li yıllarda satın alınan F-16'ların yazılım kodlarını vermedikleri gibi…
Bürokratlar Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Koşaner'in toplantıda "Böyle bir şey kabul edilemez" dediklerini söylüyorlar.

Ayrıca toplantıda görüşlerini dile getiren Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner'in, "Bu iş F-16'lara benzemesin" uyarısında bulunduğunu belirtiyorlar.
Hatırlanacağı üzere Türkiye'nin 80'li yıllarda ABD'den satın aldığı F-16 savaş uçakları çok tartışılmıştı.

F-16'nın yazılım kodlarını ABD yine bugünkü gibi Türkiye'ye vermeyi reddetmiş, uçakların tüm dost-düşman tanımlamaları ABD'nin kontrolünde kalmıştı.

Amerika'nın savaş jetlerine ait kodları vermemesi ve yazılıma dair teknolojiyi paylaşmaması Türkiye'yi farklı adımlar atmaya sevketmiş, yerli yazılımda ciddi mesafeler katedilmişti.
Şimdi Türkiye, son sürat F-16'lara milli yazılım yüklenmesi için çalışmalarını sürdürüyor.
Yazılım gibi hayati bir konuda Koşaner ve Erdoğan'ın ortak tavır koymaları yani milli bir duruş ortaya koymaları Türkiye açısından çok çok önemli bir gelişme...

Yani tüm bunlardan anlayacağımız ne yapıp edip kendi milli yazılımlarımızı üretmemiz gerekiyor.
Yani kimin dost kimin düşman olduğuna kendimiz karar vermeliyiz.
Aksi durumda gerçek anlamda bağımsız bir devlet olduğumuzu söylemek biraz zor olur.

NATO içinde 3 göreve ‘Evet’

Bingazi Havalimanı’nda insani yardım dağıtımı. Hava sahasının kontrol görevi. Girit-Bingazi arasında deniz kuvveti bulunması.

BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan, Libya konusunda “Hiçbir zaman Türkiye olarak biz, oradaki taraflara silah ile mermi yağdıran, bomba yağdıran ülke olmadık, olmayacağız” dedi.

Irak’a hareketi öncesi Esenboğa Havalimanı’nda Türkiye’nin NATO içinde 3 göreve “Evet” dediğini anımsatan Erdoğan, bunların, Bingazi Havalimanı’nın insani yardımların dağıtımıyla ilgili olarak Türkiye tarafından teslim alınması, hava sahasının kontrolüyle ilgili görev ve Girit Adası ile Bingazi arasındaki koridorda Türk Deniz Kuvvetleri’nin yer alması olduğunu kaydetti. Erdoğan, “Hiçbir zaman Türkiye olarak biz, oradaki taraflara silah ile mermi yağdıran, bomba yağdıran ülke olmadık, olmayacağız” dedi. Türkiye’nin ileri sürdüğü NATO’nun yanında Arap Ligi, Afrika Birliği ve İslam Konferansı Örgütü’nün yer alması tezinin kabul gördüğünü belirten Erdoğan şunları söyledi:

“Böylece NATO, Libya’da tek başına olmayacak. Arap Ligi, Afrika Birliği ve İslam Konferansı Örgütü’nün olmasıyla birlikte süratle bu barışı sağlayacak. Libya halkının taleplerinin cevabını bulduğu bir ortama geçişi sağlayalım temennisindeyiz. Halk ‘Tamam burada kültür ve tarihi dokumuzun uyuştuğu ülkeler var. Bunlarla beraber bu işi çözüyoruz’ diyecektir. Buna inanıyorum. Bir an önce de inşallah kardeşin kardeşi öldürdüğü dönem artık son bulacak.”

Gerekirse asker müdahale etsin: % 34 / Nazlı Ilıcak

Balyoz ve Ergenekon davalarının ciddi bir temeli olduğu, o günleri yaşayan kişilerin yorum ve hatıralarından da anlaşılıyor. Meselâ, Taraf gazetesinde yayınlanan Wikileaks belgelerinde, Amerikan Büyükelçisi'nin Washington'a gönderdiği raporlar, askerlerin siyasete müdahale ettiklerini ve bunu kendilerinde bir hak olarak gördüklerini belgeliyor. Büyükelçi ve yardımcıları birebir temaslarda aldıkları duyumları naklederken, Derin Devleti, "asker+yargı+bürokratik elit" olarak tarif ediyorlar. Ayrıca, İsmet Berkan, daha yeni yayınladığı kitabında (Asker Bize İktidarı Verir Mi?- Everest Yayınları) o günlere tanıklık ediyor. Dolayısıyla, kimse, söz konusu davaların ciddi bir temele oturmadığını söyleyemez. Yalnız hemen bir hatırlatma yapalım: Maalesef Türkiye'de, bazı kesimler, askerin siyasete müdahalesini yasal, hem de meşru addediyordu. Bu yüzden, bu gibi faaliyetlere destek verenlerin tümü, Ergenekon örgütü içinde mütalâa edilemez ya da darbenin failleri gibi gösterilemez. Şu anda dahi, gerektiğinde askeri bir müdahale yapılmasını isteyenler hiç de küçümsenmeyecek bir oran teşkil ediyorlar. Metropoll Araştırma şu soruyu sormuş:

"Gerektiğinde asker yönetimi ele almalı mı?"

Evet almalı % 34; Hayır almamalı % 58.2, Fikri yok/cevapsız % 7.8.

İşin şaşırtıcı tarafı, AK Parti'ye oy verenler dahi, daha küçük oranlarda, askerin yönetimi ele almasını onaylıyor. Partilere göre dağılım şöyle:

AKP: Evet, gerektiğinde asker yönetimi ele almalı % 29.5; Hayır % 63.5 CHP: Evet % 40.9; Hayır % 55.2

MHP: Evet % 41.4; Hayır % 50.3

BDP: Evet % 22.2; Hayır % 69.8

Bu tablo karşısında savcılara da bir uyarıda bulunmak isterim: Askeri müdahalelere destek veren, ya da onlarla dirsek temasında bulunup, işbirliği yapan herkese, "Darbeci" ve "Ergenekoncu" desek, on binlerce kişiyi hapishanelere doldurmamız gerekecek. O zaman daha seçici davranmak, kamuoyu vicdanını rencide eden uygulamalardan özenle kaçınmak gerekiyor.

Yüzyıl hedefimiz güçlü uzay gücü

Yüzyılı deviren Türk Hava Kuvvetleri'nin hedefini uzay gücü olarak belirleyen Orgeneral Hasan Aksay, "İlk uydumuzu 2012'de gönderiyoruz" dedi. Hava Kuvvetleri Komutanı Aksay, milli uzay teknolojisine odaklandıklarını söyledi

Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı, 100'üncü yılında SABAH'la buluştu. 100'üncü yıl coşkusunu SABAH'la paylaşan Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay, 2'inci yüzyılda ise uzaya odaklanacaklarını açıkladı. Uzay eğitimlerine başladıklarını belirten Orgeneral Aksay "İlk yüzyılda güçlü bir hava gücü oluşturduk. 2'inci yüzyılda güçlü bir uzay gücü oluşturacağız. Önümüzdeki yıl ilk uydumuzu uzaya gönderiyoruz. Uzaya yönelik yetenekleri kazanırken, başlangıçta başka ülkelerin teknolojilerinden ve birikimlerinden faydalanacağız. Ancak uzun vadede uzay teknolojilerini milli olarak geliştirmeyi hedefliyoruz. Uzay konusunda personelimizin eğitimine başladık" dedi. Orgeneral Aksay, yıl boyunca yapılacak faaliyetler, uzay çalışmaları, Türk Hava Kuvvetleri'nin gelecekteki vizyonuyla ilgili önemli açıklamalarda bulundu. İşte Orgeneral Aksay'dan çarpıcı başlıklar:

Dünyanın ilk F-16 Solo Timi kuruldu: Dünyanın ilk ve tek F-16 Solo Gösteri Timi'ni kurduk. Türk Yıldızları'nın bir benzeri olacak. Bu kabiliyeti pilotlarına kazandırabilen ilk Hava Kuvvetleri Komutanlığı olduk. Şu a n - da o uçaklar boyanıyor. Sarı-siyah olacak. Sarı güven veren bir renk, siyah ise saldırı gücünü temsil ediyor.

Uzay çalışmaları sivil amaçlı da kullanılacak: Uzay konusundaki çalışmalardan keşif, gözetleme ve istihbarat, ihbar-ikaz, komuta-kontrol ve haberleşme gibi alanlarda faydalanacağız. Uzay konusunda Hava Kuvvetleri tarafından kazanılacak yeteneklerin savunma amaçlı kullanımın yanında, devletimizin diğer kurum ve kuruluşlarının da söz konusu sistemlerden ve ürünlerden faydalanması gerekiyor.

2012'de uydu gönderiyoruz: Milli imkanlarla üretilecek Göktürk-2 projesi uzay alanında atılmış çok önemli bir adım olacak. Projenin 2012 yılında bitirilmesini planlıyoruz. Dünya üzerinde herhangi bir bölgeden askeri istihbarat amaçlı yüksek çözünürlüklü görüntü elde edilecek. Orman alanlarının kontrolü, kaçak yapılaşmanın takibi, doğal afet sonrası hasar tespiti gibi sivil faaliyet alanında da görüntü ihtiyacını karşılayacak.

Önceliğimiz yerli üretim: Hava sanayisinde geldiğimiz nokta hepimizi mutlu ediyor. Güven veriyor. İnsansız Hava Uçağımız, ANKA'yı geliştirdik. İzmir'de gerçekleşecek gösteride statik olarak yer alabileceğini planlanıyoruz. Hava Kuvvetleri olarak önceliğimiz, tüm yeteneklerimizin azami ölçüde özgün ve yerli katkı ile kazanılmasıdır.

Hassas silah sistemleri: Şu anda, gelişmiş ülkelerin sahip olduğu sistemler ile yarışabilecek hassas güdümlü silah sistemleri ve hedefleme podlarını tamamen yerli tasarımla geliştiriyoruz. Yalnızca gece görüş gözlüğüyle görülebilen bir hedefleme ışığı hedefe kilitleniyor. Diğer uçak hedefi tam isabet vuruyor. Bunu dünyada sadece ABD ve Türk pilotları yapabiliyor.

Siber tehditle mücadele dönemi: Siber terörizm çağımızın en büyük tehditleri arasında yer alıyor. Siber tehditle savaşmanın tam zamanı. Bunun için hem NATO'yla hem de milli olarak geliştirdiğimiz projeler var. Genelkurmay Başkanlığı'yla bu konuda ortak bir çalışmamız var.

Füze kalkanının da üstesinden geliriz: NATO'nun Türkiye'de konuşlandırmak istediği füze kalkanı projesi şu anda siyasi aşamada. Teknik aşamaya henüz gelmedi. İlk defa alacağımız bir NATO projesi olmayacak. Üstesinden layıkıyla geliriz.

Bir numara olacağız: Türk Hava Kuvvetleri'nin pek yakın bir gelecekte ülkemizin hak ve menfaatlerini dünyada ve uzayda koruyacak niteliklerle donanmış olarak, dünyanın en güçlü hava kuvvetlerinden biri olacağını söylemek sanırım abartılı olmaz.

100'üncü yıl coşkusuna Diyarbakır da katılacak'

Türk Hava Kuvvetleri de bölgede bir etkinlik düzenleyecek. 100'üncü yıl coşkusuna Diyarbakır da katılacak. Yıl boyunca devam edecek kutlamalar çerçevesinde Diyarbakır'da da gösteri uçuşu düzenlenecek. Orgeneral Hasan Aksay "2'nci Hava Kuvveti Komutanlığı'nın kuruluş yıldönümünde yerel halkın da davet edileceği uçuş gösterileri yapılacağını" açıkladı.

'İsteyen herkesle uçarız'

ORGENERAL Aksay, Ege üzerindeki Yunanistan'ın ihlal iddiaları ve it dalaşlarına yönelik de konuştu. Hava Kuvvetleri'nin Atatürk'ün "Yurtta Barış Dünyada Barış" idealine sımsıkı bağlı olarak görevlerini icra ettiğini belirten Aksay "Ulusal ve uluslararası hava sahasında her türlü dost ve müttefik hava kuvvetleri ile birlikte uçtuk ve isteyen herkesle uçmaya devam edeceğiz" dedi. Aksay, Ege'de uçuşların sınırlandırılması önerisine ilişkin olarak da "Biz fazladan uçuş yapmıyoruz" diyerek yanıt verdi. Ege'deki Türk uçuşlarının NATO'da olduğu gibi belirlenmiş sorti sayılarına göre yapıldığını hatırlatan Aksay "Ege üzerindeki uçuşlarımız bu sayı içerisinde uçulan, diğer bir deyişle fazladan yapılmayan uçuşlardır. Ayrıca diğer denizlerde olduğu gibi Ege Denizi üzerindeki uluslararası hava sahasındaki uçuşlarımız, pilotlarımızın eğitimine katkı sağlamaktadır. Bu uçuşlar eğitim faaliyet giderlerine ilave bir yük getirmiyor" diye konuştu.

İzmir'deki karargâh son anda kurtulmuş

Libya'ya yönelik harekâtta merkez görevini üstlenecek olan İzmir NATO Müttefik Hava Komutanlığı'nın 2010 yılı içinde kapatılacak karargahlar kapsamından son anda çıkarıldığı belirtildi. NATO'nun "Stratejik 10 yıl planlaması" çerçevesinde ittifak içindeki bazı karargahların kapatılması gündeme geldi. Taslakta İzmir Karargahı da yer aldı. Ekim 2010'daki NATO Dışişleri ile Milli Savunma Bakanları toplantısında Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun dile getirdiği itirazlara ABD de destek verdi. Karar NATO Devlet Başkanları Zirvesi'ne bırakıldı. 20 Kasım 2010'daki zirvede Başbakan Erdoğan, ikili görüşmelerle NATO Stratejik Konsepti için İzmir Karargahı'nın önemli olduğunu ifade etti. Sonunda NATO İzmir Karargahı'nın kapatılmamasına karar verildi.

Uzman çavuş zirve katliamı öncesi emirle papaz olmuş

Zirve Yayınevi katliamı öncesi planı anlatan uzman çavuş D.U, ‘Emirle önce papaz oldum, sonra yine emirle papazlıktan ayrılıp hükümete karşı sahte raporlar hazırladık” dedi.

Ergenekon soruşturması kapsamında ‘Zirve Yayınevi Katliamı şüphelisi’ olarak tutuklanan dönemin Malatya İl Jandarma Alay Komutanı emekli Albay Mehmet Ülger ve altı şüphelinin, yayınevi katliamına ilişkin sahte raporları ‘olası darbe sonrası hükümete karşı yapılacak operasyonun gerekçesi’ olarak hazırladıkları iddia edildi.

Komutanım beklenen misafir geldi
Malatya’da Zirve Yayınevi katliamı öncesinde, jandarmanın talimatıyla misyonerlere karşı muhbirlik amacıyla papaz olduğu ve Ergenekon soruşturması kapsamında gizli tanık olarak önemli bilgiler verdiği belirtilen uzman çavuş D.U, katliama ilişkin çarpıcı iddialarda bulundu. ‘Emirle papaz oldum’ diyen uzman çavuş D.U, daha sonra yine emirle papazlıktan ayrılıp AK Parti hükümetine karşı sahte istihbarat raporları hazırladıklarını söyledi. İfadesine göre D.U, 2005 yılında TUSHAD’dan (Türkiye Ulusal Stratejiler ve Harekat Dairesi) gelen bir talimatla papazlığı bırakarak misyonerliğin tehlikeleri ile ilgili açıklamalar yapmaya başladı. D.U’ya 2006 yılında TUSHAD’dan ikinci bir talimat geldi ve D.U Malatya’daki misyonerlere yönelik çalışma yapan gruba yardımcı olmakla görevlendirildi. Bu talimatın ardından, Ergenekon soruşturması kapsamında geçen hafta tutuklanan başçavuş Murat Öztürk ile öğretim görevlisi Ruhi Abat Mersi’nde D.U ile görüştü ve Malatya’a gelmesini sağladı. Ardından yenen bir yemek sırasında tutuklu şüpheli dönemin İl Jandarma Alay Komutanı emekli Albay Mehmet Ülger telefonda konuştuğu bir kişiye “Komutanım, beklenen misafirimiz geldi” dedi. D.U, ifadesinde Mehmet Ülger’in burada kendisine “Misyonerlik faaliyetleri ile ilgili bir çalıştay oluşturulduğunu, bu çalıştayın misyonerlik faaliyetleri üzerine bir laboratuvar çalışması yapacağını”anlattığını söyledi.

D.U’nun ifadesine göre, grup daha sonra çalıştay ile ilgili program ve görev dağılımı yaptı. Buna göre D.U’nun görevi hazırlanacak raporlara katkıda bulunma, günü ve zamanı geldiğinde provokasyon amaçlı toplumsal bir infial yaratmak için ajitasyon çalışması yapmaktı. Altı çalıştay düzenleyen grup, bu sırada misyonerlik faaliyetleriyle ilgili sahte raporlar hazırladı ve bu raporlar D.U’nun ifadelerine dayandırıldı. Toplantılarda planlanan sahte raporlar, D.U’ya anlattırılarak kayda alındı.

Rapor üç ayrı tarzda hazırlandı

D.U’nun verdiği ifadeye göre, çalıştaylar sırasında Albay Ülger, Türkiye’deki misyonerlik faaliyetlerinin önlenmesi ve misyonerlere bir gözdağı vermek için Zirve Yayınevi ile ilgili Necati Aydın, Thilman Geske, Uğur Yüksel’e yönelik bir korkutma yapılacağını, bunun da yukarıdan gelen bir talimat olduğunu, belirtilen şahıslara yönelik yapılacak korkutma faaliyetleri ile ilgili alt yapı çalışmalarının devam ettiğini, yine hazırlanan projenin taslağı ile ilgili olarak üst makamlara da brifing vereceğini söyledi. Bir süre sonra katliam meydana geldi. Katliamın ardından üç ayrı çalıştay daha yapıldı ve burada üç ayrı rapor hazırlandı. Bunlardan birincisi katilam davasına bakan mahkemeye misyonerlik faaliyetlerinin metotları ve beklentilerini içeren istihbarat bilgilerinin sunulduğu sade rapordu. İkincisi, Milli Güvenlik Kurulu’na misyonerlik faaliyetlerinin metotları, beklentileri, ülkede ulaştığı boyutlar ve tehlikeleri ile ilgili sunulan rapordu. Üçüncüsüyse, Jandarma arşivine girmek üzere hazırlanan, sahte istihbarat bilgilerini açıklayıcı bilgi notu ve dipnotlar düşülerek hazırlanmış fişleme niteliğinde olan andıçlı rapordu. Gizli tanık D.U’nun ifadesine göre Jandarma arşivi için hazırlanan üçüncü rapor, tamamen sahte istihbarat bilgi ve belgelerine dayandırıldı. Raporun amacının “olası darbede AK Parti ve Gülen cemaatine yönelik operasyonlara dayanak oluşturmak”olduğu iddia edildi.

Askere gidenler öldürmeyi öğrenmek için mi gidiyor?

Kılıçdaroğlu’nun bedelli askerliği savunurken kullandığı ‘Askerlik adam öldürme sanatı’ sözüne şaşırdığını belirten Başbakan, “Askere herkes adam öldürmeyi öğrenmek için mi gidiyor? Çok yakışıksız” dedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Irak’a hareketi öncesi Esenboğa Havalimanı’nda gazetecilerin sorularını cevapladı. Erdoğan Kılıçdaroğlu’nun “Askerlik adam öldürme sanatı” sözleriyle ilgili, “Şaşırdım. Bir siyasi parti liderine bunu söylemek yakışmaz. Askere giden herkes adam öldürmeyi öğrenmek için mi gidiyor” dedi.

...
Bana ‘şaşırdım’ demek kalır

Başbakan Erdoğan, bir gazetecinin “CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı bir açıklama var. CHP liderinin bedelli askerliği savunurken ‘Askerlik adam öldürme sanatı. Bunu mu öğreteceğiz askerlere?’ şeklinde bir değerlendirmesi var. Bununla ilgili ne söyleyeceksiniz?” sorusuna da şu cevabı verdi: “Bir siyasi lider böyle bir ifade kullanmışsa bana sadece böyle bir durum karşısında şaşırdım demek kalır. Askere giden herkes adam öldürme sanatını öğrenmek için mi gidiyor? Asker hangi görevlerle mücehhez (donanmış) olarak döner bu bellidir. Ve adamı öldürmek içinde özel bir eğitimden geçmeye gerek yok. Hiç bu eğitimi almamış olanların da nasıl adam öldürdüklerini görüyoruz. Böyle bir şey söylenmişse çok yakışıksız. Bir siyasi platform içerisinde veya bir siyasi partinin genel başkanı olan şahsa bu tür bir açıklama kesinlikle yakışmaz. Böyle düşünüyorum.”

Ali Şen Wikileaks'e çattı

Fenerbahçe’nin eski başkanlarından Ali Şen, Wikileaks belgeleriyle ilgili konuştu.

FENERBAHÇE’nin eski başkanlarından işadamı Ali Şen, Taraf Gazetesi’nde yayınlanan ve silah ihaleleri öncesinde Bodrum’daki yazlığında 'Türk subayları için çok sayıda Rus telekızın katıldığı parti verdiği' yönündeki Wikileaks belgeleriyle ilgili konuştu. Bu iddiayı yalanlayan Ali Şen, “İddia edildiği gibi ben çiftliğimde ne subaylara ne de Rus telekızların bulunduğu böyle bir parti verdim. Bugün bu açıklamalardan anladım ki, tüm Wikileaks belgelerinin tamamen asılsız, tamamen palavraymış" dedi.

Taraf Gazetesi’nde Wikileaks Türkiye Belgeleri başlığı altında verilen yazının, "Silah ihalesi için Rus kızlarla subay partisi" bölümünde, "Pearson yazdı: M-60 ve F-4 ihalelerinde rüşvet dönmüş. Rus şirketi Kamov'un temsilcisi ünlü işadamı Ali Şen'in 2002 yazında, Bodrum’da Türk subayları için verdiği partiye çok sayıda Rus telekız katılmış. Askeriyede bir yolsuzluk kanseri var. Askeri alım skandalları. (İrtibatta olduğumuz birçok kişi İsrail'e verilen M-60 tankları ve F-4 savaş uçağı modernizasyon ihalelerinde rüşvet döndüğüne ilişkin ısrarlı haberleri gündeme getiriyor. Savunma alımında önde gelen bir Batılı müteahhitlik şirketinin Türkiye'de yaşayan yabancı uyruklu üst düzey bir temsilcisi de bize, Bell helikopterlerinin rakibi olan Kamov'un ve diğer Rus şirketlerinin Türkiye temsilcisi olan Rusya yanlısı meşhur iş adamı Ali Şen tarafından 2002 Ağustosunda, deniz kıyısındaki tatil beldesi Bodrum'da Türk subayları için verilen ve çot sayıda Rus telekızın katıldığı partinin ayrıntılarını anlattı" denildi.

Belgrad’ta bulunan Ali Şen, kendisine telefonla ulaşan DHA muhabirine yaptığı açıklamada, iddialara gülüp geçtiğini söyledi. Şen, şöyle dedi:

"Bugün bu açıklamalardan anladım ki tüm Wikileaks belgeleri tamamen asılsız, tamamen palavraymış. İddia edildiği gibi ben çiftliğimde ne subaylara, ne de Rus telekızların bulunduğu böyle bir parti verdim. Ayrıca adı geçen yılda benim Kamov ile işbirliğim de yoktu. Ben çiftliğimde kavun karpuz domates yetiştiririm, Ege'nin mavi sularında dalışlar yaparım. Gelen konuklarımıza da çiftliğimizde yetiştirdiğimiz doğal ürünleri ikram ederiz. Zaten böyle geniş kapsamlı üst düzey subayların katıldığı bir toplantı olsa, Wikielaks’ten önce bölgenin muhabirleri olarak sizler duyardınız. Sizden kaçmazdı böyle bir toplantı. Bu nedenle şimdi anlıyorum ki bugüne kadar yayınlanan tüm belgeler benim hakkımda olduğu gibi bir masal, bir hikayeden ibaretmiş. Bunu yazan gazeteyi de dava filan etmem. Sadece bu habere gülerek bakıp geçerim, Wikileaks koca bir balon ve palavra çıktı."