4 Nisan 2011 Pazartesi

Dumlupınar faciasının 58. yıldönümünde son tanıklar konuştu



4 Nisan 1953'te batan Dumlupınar Denizaltısı, Türk denizcilik tarihinin en büyük facialarından birini yaşadı. 81 denizcimiz Çanakkale Boğazı'nın serin sularında can verdi. Kazadan sonra yaşanan acı, türkü ve ağıtlara konu oldu. Faciadan sağ kurtulan iki isim, Hüseyin Akış ve Hüseyin İnkaya, kazanın 58. yıldönümünde o gece yaşanan can pazarını Zaman'a anlattı: "Boğaz'ın altındayken yeni doğan çocuğumu bir daha göremeyeceğimi düşündüm."Akdeniz'de NATO tatbikatından dönen Dumlupınar Denizaltısı'nı Çanakkale Boğazı'nda acı bir son bekliyordu. Gece; sessiz, soğuk ve karanlıktı. Gölcük Donanma Komutanlığı'na doğru ilerleyen Dumlupınar, 4 Nisan 1953'te saat 02.15'i gösterdiğinde Nara Burnu açıklarında büyük bir gürültüyle sarsıldı. Karşı yönden gelen İsveç bandıralı dev yük gemisi Naboland'la çarpışan Dumlupınar, kısa bir sürede Boğaz'ın soğuk sularına gömüldü. Şehit olan 81 denizcinin ardından 'Ah bir ataş ver... Uzun olur gemilerin direği' gibi onlarca türkü yakıldı. Faciadan sağ kurtulan seyir astsubayı Hüseyin Akış (88) ve gözcü astsubay Hüseyin İnkaya'nın (91), üzerinden 58 yıl geçen o geceyi anlatırken hâlâ gözleri yaşarıyor. Akış, tatbikattayken telsizden bir çocuğu olduğu haberini alır. Bebeğini görebilmek için karaya adım atacağı günü sabırsızlıkla beklerken bir anda kendini Boğaz'ın altında bulur. Çarpışmadan birkaç saniye önce konuşulanları, kaza anında duyduğu gürültüyü, geminin sarsılışını, imdat feryatlarını dün gibi hatırlıyor. Elindeki bastonunu bir ressam gibi kullanarak olay yerini resmediyor, komutanların kaza öncesi verdiği seri emirlerin gemide oluşturduğu paniği canlandırıyor. Su yüzeyine doğru çıkmaya çalışırken bebeğini görmeden öleceğini düşünmüş. Hüseyin İnkaya'nın duyguları da Hüseyin Akış'tan farklı değil: "81 arkadaşımızı Boğaz'ın 20 metre altında bıraktık."

Hüseyin Akış, olayın 9 gün süren NATO tatbikatından dönüşte Çanakkale Boğazı'nın Nara Burnu açıklarında gerçekleştiğini anlatıyor. Nöbetini çarpışmadan 2 saat önce İnkaya'dan devraldığını söyleyen Akış, geminin yan yatmasıyla üzerlerine gelen tazyikli suyun 2 denizciyi geminin içine savurmasına şahit olduğunu dile getiriyor. Akış, denizaltının kulesinde olduklarını belirterek o gece yaşadıklarını şöyle anlatıyor: "Tatbikattayken telsizden bir çocuğum olduğu haberini aldım. Metrelerce derinlikten güçlükle yukarı doğru yüzerken bir an 'Herhalde çocuğumu göremeden burada öleceğim' diye içimden geçirdim." Gemi dibe oturmadan kuleden kurtulmayı başarıp su yüzeyine çıkan astsubay Akış, iki eri Naboland'ın pervanesinin parçalamasına şahit olur. Su yüzeyine çıktığında yorgun düşen Akış, "Sırtüstü yatıp geriye kulaç atmasam beni de yutacaktı." diye konuşuyor.

Dumlupınar ile Naboland'ın müsademe anında istirahatte olması gereken gözcü astsubay Hüseyin İnkaya (91) Boğaz tehlikeli olduğu için kuledeki görev yerinden ayrılmaz. Çarpışma öncesi komutanların geminin yönünü birbirinden farklı istikametlere yönlendiren seri emirlerinin ardından ne olduğunu anlamak için kulenin üzerine çıkar. Daha ne olduğunu anlamadan patlama olur ve kendisini denizde bulur. İnkaya, batan gemiye deniz suyunun hücum etmesiyle oluşan anafora kapılmamak için yüzerek gemiden uzaklaştığını aktarıyor. İnkaya, Hüseyin Alkış ve Hasan Yumuk isimli arkadaşlarının can simitlerine tutunarak yüzdüğünü, kendisini Naboland şilebinin filikasındakilerin kurtardığını söylüyor.

İki küçük kızı alıkoyan askerlere rekor ceza talebi

Rehabilitasyon merkezinden kaçıp Alo 156’yı arayan 15 yaşından küçük iki kızı evlerine kapatarak 1 ay boyunca alkol ve uyuşturucu partisi yapan 2 uzman çavuş ve 1 astsubay için rekor cezalar istendi. Astsubay N.T için 49 yıl, uzman çavuşlara 44’er yıl talep edildi.

İstanbul Kemerburgaz’daki Ağaçlı Sosyal Rehabilitasyon Merkezi geçtiğimiz aylarda büyük bir skandalla gündeme gelmişti. 45 kız öğrencinin kaldığı rehabilitasyon merkezinden kaçan 15 yaşından küçük iki kızın, bir jandarma astsubay ve iki uzman çavuşun evlerinde günlerce alıkonulduğu ve cinsel istismarda bulunulduğu iddia edilmişti. İddialar sonrası tutuklanan üç asker 29 Mart’ta tahliye edilirken, yaklaşık 4 aylık soruşturmanın olayla ilgili ardından iddianame hazırlandı.

Yurttan kaçan kızlar
İddianamede 13 yaşındaki G.Ç.’nin 2010 Ağustos ayında daha önce tanıştığı uzman çavuş A.K.’yı arayarak 14 yaşındaki arkadaşı M.T. ile kalacak yerlerinin olmadığını söylediği ve A.K’nın kızları bir arkadaşının evine götürerek üç gün orda kaldıkları anlatıldı. Daha sonra yurda geri dönen kızların 11 Eylül 2010’da tekrar kaçtıkları ve yine uzman çavuş A.K’nın arkadaşı bar işletmecisinin evine gittikleri belirtildi.

Orada kaldıkları süre boyunca şüphelilerin nitekilikli istismar suçuna girebilecek bir davranışta bulunmadıkları ancak “kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” ve “çocuğun basit cinsel istismarı” suçlarını işledikleri vurgulandı.

Uyurken cinsel taciz
Mağdurların sonra uzman çavuş A.K.’nin Karacaköy’deki yine uzman çavuş F.A.’nın evine götürdüğünün anlatıldığı iddianamede, çavuş F.A’nın, uyurken M.T’ye, cinsel ilişki teklifinde bulunduğu belirtildi. Astsubay N.T.’nin, mağdur G.Ç’nin kafasına silahını dayarak tehdit ettiği de açıklandı. Jandarma astsubay N.T. toplamda 49 yıla kadar, uzman Çavuşlar A.K. ve F.A. hakkında “Çocuğun basit cinsel istismarı, hürriyetinden yoksun kılma”dan 44 yıla kadar hapis istendi.

‘Üç askerle de 156’yı arayıp tanıştık’
14 yaşındaki mağdur M.T ise savcılıkta verdiği ifadesinde yurttan kaçtıktan sonra yaşadıklarını şöyle anlattı, “A.K. Çatalca’da güvenilir bir arkadaşı olduğunu söyleyerek bizi F.A.’ya yönlendirdi. Akşamları alkol aldığım zamanlarda kendimden geçince beni kendi odasına ve yatağına götürüyormuş. Bir akşam bana yatağına gitmemi isteyince onu redettim ve bana bir tokat attı.”

13 yaşındaki mağdur G.Ç. ise olayları şöyle anlattı: “2010 yaz aylarında arkadaşım M.T. ile yurttan kaçtık. Canımız sıkıldığı için 156’yı aradım. Telefonda jandarma personeli A.K ile tanıştım. Buluştuk, arkadaş olduk. Kendisine kalacak yerimiz olmadığını söyleyince bizi arkadaşı F.A’ya yönlendirdi. Bunun üzerine F.A ile tanışıp onun ve N.T’nin evine yerleştik. Burada bir hafta kaldık. Bu dönemde cinsel birliktelik yaşamadık. Onlarla oturup alkol alıyorduk. Hatta bize esrar da içirmişlerdi. Bir gece N.T ve F.A bizi arabayla Çatalca sahiline götürdü. Burada M.T. ile beni diz çökertip başımıza silah dayadılar. Cinsel ilişkiye girmemizi aksi takdirde bizi öldüreceklerini söylediler. Ancak kabul etmedik.”

‘Ellerini dahi tutmadım, tecavüzcü ilan edildim’
Tutuklu uzman çavuş F.A. cezaevinden gönderdiği 28 Şubat 2011 tarihli mektupta, “Bu kızlar kendilerini 18 ve 19 yaşında diye tanıttılar. Ben bu suçlama sebebiyle 18 yıllık işimden atıldım. Ayrıldığım eşime her ay 400 TL nafaka veriyorum ve 15 yaşındaki çocuğumu dershaneye gönderiyorum. Elini dahi tutmadığım insanlar yüzünden ‘tecavüzcü’ oldum. Hayat sicilime işlendi” dedi.

Asker çok haklı imiş / Eser Karakaş

Bazılarımı takip edenler, okuyanlar, kendilerine çok teşekkür ediyorum, bu sütunda askerin ulusal dış savunma konuları dışında giriştiği tüm eylemleri, darbeleri, post-modern darbeleri, muhtıraları çok eleştirdiğimi bilirler.

Askerin işi, misyonu, sadece ve sadece sivil otoritenin emri altında dış savunma olmalıdır der idim.
Bu sabaha kadar.
Bu sabah görüşlerimi ciddi bir biçimde revize etme ihtiyacını hissediyorum.
Bu durumu da Hürriyet gazetesinde okuduğum bir habere borçluyum.

Hürriyet gazetesi birinci sahifeden Yunanistan Başbakan Yardımcısı Pangalos’un Kardak krizine yönelik bir açıklamasını görmüş.
Malum Kardak krizi hem Türkiye, hem Yunanistan için tuhaflıklar, hatta komikliklerle dolu bir hikaye.
Pangalos açıklamasında, dönemin Yunan Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Başbakan Simitis tarafından nasıl aşağılandığını anlatıyor; ama daha ilginç, çok ilginç olanı, Kardak krizinden altı sene sonra Pangalos’un ABD’li tecrübeli diplomat Richard Hoolbroks ile yaptığı görüşme.

Hoolbrooks Pangalos ile konuşurken olayın saçmalığı nedeniyle her iki taraftan da (Türkiye ve Yunanistan) kimsenin burnunun kanamasını istemediklerini ve Akdeniz üzerine kurdukları bir elektronik sistemle her iki ordunun da füze, bomba atma kapasitelerini durdurduklarını söylüyor.

Düşünebiliyor musunuz, ABD durumu çok saçma buluyor ve aldığı bir önlemle, teknoloji gücüne dayanarak, her iki ordunun da savaşma gücünü sıfırlıyor.

Vallahi bilemem, Hoolbrooks’un, Pangalos’un, Hürriyet gazetesinin yalancısıyım.
Bu arada ise bizde neler oluyor, bir hatırlayalım.

Dönemin Başbakanı Kardak’a dikilen bir Yunan bayrağı için “ya inecek, ya inecek” diyor.
Bir alay gazeteci (!) seferber olmuşlar, askeri motorlara binip Kardak adı verilen kayacığa savaşmaya gidiyorlar.

Merkez medyanın en büyük gazetesi büyük bir savaş çığırtkanlığına soyunuyor.
Bu arada muhtemelen Genelkurmay’ın ışıkları sabahlara kadar yanıyor.
Bu durum da yine muhtemelen mesela Hürriyet’e manşet oluyor.
Savaş çıktı çıkacak, herkes hop oturup hop kalkıyor.

Bu arada en rahat olan ABD, zira onlar elektronik önlemi almışlar, taraflar ne füze ne de bomba atabiliyorlar; muhtemelen uçakların uçması bile engelleniyor.
Ama bu arada ulusalcı ordumuz en ulusalcı söylemini tutturuyor, ulusalcı basınımız savaş çığırtkanlığında en ileride.

Bu olay kadar, bizim gibi ülkelerde ulusalcılığın ne kadar komik bir konu olduğunu gösterecek başka bir örnek bulmak herhalde mümkün değildir.

Gelelim askerimizin darbecilik takıntısına.
Bu kadar asker besle, bu kadar büyük bütçeler kullan, okullar, kıtalar, dört büyük ordu ama ABD elektronik önlemini alır ise, füze bile atama.

Doğrusu askere hak vermemek mümkün değil, bu durumda bu büyük gücün kullanabileceği yegane yer görüşlerini benimsemediği kendi vatandaşları.

Deniz Kuvvetleri Komutanı, meşhur günlüklerin yazarı Oramiral Özden Örnek’in halefi Oramiral Yener Karahanoğlu, beğenmedikleri görüş sahiplerini Anadolu denizinde boğacaklarını söylemiş idi (Eylül 2006, meç kuşanma töreni); Akdeniz’de Yunanistan’a füze atamaz isen doğrusu başka yapacak ne kalıyor?

Adamlar haklı kardeşim.

Bir asker şehit oldu

Teröristlerle güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada yaralanan mehmetçik şehit oldu.

Osmaniye'nin Hasanbeyli ilçesinde teröristlerle güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada yaralanan Jandarma Er Zeynel Kapucu (21) şehit oldu.

Alınan bilgiye göre, Hasanbeyli ilçesine bağlı Kaypak köyü yakınlarında, güvenlik güçlerinin geçişi sırasına yola döşenen mayının patlatılması sonucu çıkan çatışmada ağır yaralanan Zeynel Kapucu kaldırıldığı Osmaniye Devlet Hastanesindeki müdahalelere rağmen sabaha karşı hayatını kaybetti.
Şehit er Kapucu'nun cenazesinin, Osmaniye İl Jandarma Komutanlığında düzenlenecek törenin ardından ambulansla Adana'ya, oradan da uçakla Muğla'ya gönderileceği bildirildi.

Törene, İçişleri Bakanı Osman Güneş'in de katılacağı belirtildi.

Uzman Çavuş Abiter Çiçekçi ile erler Nihat Çağlar, Sunay İnanır, Yunus Uyuktaş ve Aykut Akpınar'ın Osmaniye Devlet Hastanesindeki tedavileri sürüyor.

OĞULLARININ ŞEHİT OLDUĞUNU ÖĞRENEN ANNE VE BABA HASTANEYE KALDIRILDI
Osmaniye'nin Hasanbeyli ilçesinde teröristlerle güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada yaralanan ve tedavi gördüğü hastanede şehit olan Jandarma Er Zeynel Kapucu'nun babası Ümmet Kapucu, ''Vatan sağ olsun'' dedi.

Şehit askerin Muğla'nın Milas ilçesinde yaşayan babası Ümmet Kapucu (57) ve abisi Ünal Kapucu'ya şehit haberi, askeri yetkililer tarafından Milas Emniyet Müdürlüğünde verdi. Şehidin tansiyon hastası annesi ise oğlunun şehit olduğunu, sağlık ekipleri tarafından götürüldüğü 75. Yıl Milas Devlet Hastanesinde öğrendi.

''VATAN SAĞ OLSUN''
Oğullarının şehit olduğunu öğrenen tansiyon hastası Fadime Kapucu ile şeker hastası olduğu öğrenilen baba Ümmet Kapucu, 75. Yıl Milas Devlet Hastanesin acil servisinde müşahede altına alındı. Şehidin anne ve babasına ailenin diğer oğlu Ünal Kapucu ve askeri yetkililer ile polislerin refakat ettikleri gözlemlendi.

75. Yıl Milas Devlet Hastanesinde AA muhabirine açıklama yapan şehit Babası Kapucu, yaşadığı acıyı anlatacak kelime bulamadığını belirterek, ''Vatan sağ olsun'' dedi. Şehit annesi Fadime Kapucu'nun ise ''Sabır ver Allahım'' diyerek ağıt yaktı.

Bu arada, şehit olan Jandarma Er Zeynel Kapucu'nun cenazesinin havayoluyla Milas'a getirileceği ve düzenlenecek olan askeri törenin ardından Milas Şehir Mezarlığı'nda toprağa verileceği bildirildi.

Cemil Çiçek açıkladı

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, gündeme dair önemli açıklamalar yaptı.
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, geçmişte çıkarılan yetki kanunlarında da TSK Personel Kanunu'nda da düzenleme yapma yetkisinin yer aldığını belirterek, ''Özel bir konu var, kanun gerekiyor'' dedi.

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, Hükümete KHK çıkarma yetkisi veren tasarının görüşülmesi sırasında söz alan muhalefet milletvekilleri, düzenlemede TSK Personel Kanunu konusunda da yetki verildiğini hatırlatarak, bunun amacını sordu.

CHP İzmir Milletvekili Harun Öztürk, TSK Personel Kanunu'nun tasarıda yer almaması gerektiğini savunurken MHP Antalya Milletvekili Mehmet Günal ''TSK Personel Kanunu'nda hangi düzenlemeyi yapacaksınız? Mahkemenin görevine iade ettiği adamları resen emekliye mi sevk edeceksiniz? TSK ile ilgili olarak iki ayda çıkarılması gereken ne var?'' diye sordu.

MHP Denizli Milletvekili Emin Haluk Ayhan ise ''Bu düzenleme psikolojik harekat veya birilerine mesaj verme yöntemi midir?'' sorusunu yöneltti.

''YENİ ORDU KURULMASI...''
Milletvekillerinin soru ve eleştirilerini yanıtlayan Çiçek, geriye dönük uygulamalara bakıldığında 522 KHK'nın 250'sine yakınının teşkilatlarla büyük bölümünün de personelle alakalı olduğunu söyledi.

Çiçek, ''KHK'ler gizli kararnameler değil. Herkesin bilgisi olacak, Resmi Gazete'de yayımlanacak. Eninde sonunda da bunlar Parlamentonun önüne gelecektir. Türkiye artık açık toplum. 'Gizli' damgasını taşıyan pek çok konu bile yazılıp çiziliyor'' dedi.

Çiçek, bugüne kadar çıkan yetki kanunlarına baktıklarını, 1978, 1984, 1986, 1994, 1996, 2000 ve 2001 tarihli yetki kanunlarında da TSK ile ilgili kanunun yer aldığını söyledi.

MHP'li Ayhan'ın ''Yeni ordu kurma ihtiyacı çıkar mı?'' sorusuna Çiçek, ''İnşallah ihtiyaç olmaz. İşi o kadar mübalağa etmenizin anlamı yok. Bakın yeni ordu kurulması demek, Türkiye için daha büyük risklerin, sıkıntıların çıkması demektir. Temenni ederiz ki Türkiye'de böyle bir ihtiyaç olmaz. Silahlı Kuvvetlerin mevcudu azalsın diye Türkiye'de tartışmalar yapılıyor. Onu temenni etmeyiz'' karşılığını verdi.

Çiçek, MHP'li Ayhan'ın ''Birleştirme, ayrıştırma, Birinci ordu, İkinci ordu...'' demesi üzerine ise ''Hayır, böyle bir düşüncemiz yok. Ama öyle bir şey olacaksa Genelkurmay'ın kendi teklifi olarak olur. Bu düzenlemelerin içinde bunların hiçbiri yok. Sonra yanlış anlaşılır. 'Yeni bir ordu kuruluyor' diye ortalığı karıştırmanın anlamı yok. Bu tür bir düşünce söz konusu değil'' dedi.

MHP'li Günal'ın ''TSK ile ilgili ne yapılacak, onu anlayamadık. Ordu da mı yeniden yapılandırılacak?'' sorusuna Çiçek, ''Kamu personel rejimiyle ilgili ücretler söz konusu olduğunda, parasal konular telaffuz edildiğinde toplumda farkında olmadan aşırı beklenti veya tersi durum meydana getirebilir. Sonuç olarak, daha önceki yetki kanunlarında ne yazılıysa aşağı yukarı biz de onları yazdık'' dedi.

Çiçek, Günal'ın ''Bakanlar Kurulu olarak mali hakları verme yetkiniz var. Ne yapacaksınız idari olarak?'' sorusuna, ''Bazıları kanun gerektiriyor. Basın mensupları burada. Biz giderayak herkesi beklentiye sokarız, o sıkıntı olur. Sorumluluk taşıyan insanlarız. Neyi yapacaksak, enini sonunu hesap eder kamuoyuna açıklarız. Kanun gerekiyor. Özel bir konu var, kanun gerekiyor'' karşılığını verdi.

Genelkurmay'ın "skandal" yanılgısı / Erhan Başyurt

BUGÜN, Gülhane Askeri Tıp Fakültesi Nöroloji bölümünde 20 er üzerinde, izinleri alınmadan yasa dışı şekilde deneyler yapıldığını ortaya çıkardı.
Hareket bozukluğu (diskinezi) rahatsızlığı bulunan ve birliklerinden tedavi amaçlı olarak gönderilen erler, herhangi bir bilgilendirmede bulunulmadan "elektromanyetik alan" deneylerine tabii tutulmuş.

Neredeyse "hazır ol" vaziyetinde koltuklarında oturan erlere, "tanı" ve "tedavi" amaçlı olmadığı video kaydına alınmasından da belli şekilde, art arda elektroşok veriliyor.
Kimi kasılıyor, kimi kıvranıyor, kiminin bilinci kapanıyor...
20 erin 3'ünde elektroşoklar sara (epilepsi) nöbetlerini tetikliyor.

Deney tamamlandıktan sonra da askerliğe elverişsiz oldukları gerekçesiyle hepsi terhis ediliyor.
GATA Nöroloji'de görevli 6 doktor, bu deneyleri bilimsel (!) bir rapora dönüştürüyor.
23 Nisan ve 11 Kasım 2008'deki iki ayrı ulusal kongrede bu bulgular paylaşılıyor.
6 doktor, bilimsel (!) çalışmalarını 12 Eylül 2009'da uluslararası alana da taşıyor.
İtalya'nın Floransa kentindeki Dünya Nöroloji Kongresi'nde sunuyorlar.

Şimdi sıkı durun...
Yapılan bu çalışmanın tamamı yasa dışı ve suç.
Birincisi, erler üzerinde deney yapılması yönetmelikle yasak.
İkincisi, üzerinde deney yapılan insanlar bunu tedavi amaçlı sanıyor.
Üçüncüsü, deneylerden 3 er sara nöbetleri tetiklenerek, zarar görüyor.
Dördüncüsü, deney yapmak için Sağlık Bakanlığı Etik Kurulu'ndan izin alınmamış.

BUGÜN bu skandallar zincirini ortaya çıkarınca, Genelkurmay'dan ilginç bir açıklama yapıldı.
"Bu çalışma için 27 Ocak 2009'da GATA Etik Kurulu'ndan onay alınmıştır."

Skandalın kahramanları maalesef Genelkurmay'ı da yanıltmış.
Birincisi, deneyler 2008'de bitirilmiş. 2009'da geriye doğru izin alınması da söz konusu değil.
İkincisi, erler üzerinde deney yapılması zaten mümkün değil.
Üçüncüsü, GATA Etik Kurulu'na yapılan başvurunun üzerinde "Sağlık Bakanlığı'nın izin vermesi şartı ile" notu düşülmüş.
Sağlık Bakanlığı da böyle bir başvurunun olmadığını açıkladı. Olay üzerine inceleme başlattıklarını ve GATA'dan da açıklama istediklerini kaydetti.

Yani ortada üzerinin örtülmesi mümkün olmayan ve şüpheye mahal bırakmayan bir "kobay erler skandalı" var.
Sadece erlerin değil Genelkurmay'ın da yanıltıldığı ve açığa düşürüldüğü bir skandal.
Bu skandal herhangi bir Batılı ülkede yaşansaydı yer yerinden oynardı.
Medya ve yürütme olaya seyirci kalmaz, muhalefet susmazdı.
Sorumlulara bir an önce görevden el çektirilir, üst sorumlular da ya istifa eder ya da halktan özür dilerlerdi.
Meclis ve savcılık soruşturması açılır, gerçeklerin ortaya çıkması sağlanırdı.
Türkiye'de de vicdan sahiplerinin daha fazla seyirci kalmayacağına inanıyorum.
Başta Genelkurmay, herkesin üzerine düşeni, kamuya ve hukuka karşı sorumluluklarını yerine getireceğini düşünüyorum.

BUGÜN Gazetesi olarak, yalnız da kalsak, skandalı sonuna kadar takip etmekten vazgeçmeyeceğiz.
Türkiye'de de "erlerin canları" Batı'dakiler kadar değerli olduğu günler gelene kadar, hiç değilse tarihe not düşeceğiz.

Dr. Mehmet Ö. Alkan'dan şok iddia

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Tarihçi Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan'dan şok iddia...

Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan, 23 Nisan’ı çocuklara Atatürk’ün armağan etmediğini belirterek, “1921’den beri kutlanmakta olan ‘23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı’ ile 1925’ten beri Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kutladığı 23 Nisan ‘Çocuk Bayramı’nı “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak birleştiren 1980’de Kenan Evren oldu” dedi.

Atatürk’ün ölmeden önce ismini ordu ve kale anlamına gelen “Kamal” olarak değiştirmesiyle ilgili yaptığı araştırmasıyla dikkatleri üzerine çeken İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan, Toplumsal Tarih Dergisi’nin Nisan ayı sayısında “23 Nisan’ın Gayri Resmi Tarihi” başlığını verdiği araştırmasında şunları yazdı:

1981’de armağan edildi
23 Nisan, “Atatürk’ün çocuklara armağan ettiği bayram” olarak geçmektedir. 23 Nisan başlangıçta yalnızca ‘milli bayram’ olarak kabul edilmiştir, çocuk bayramı ile ilgisi yoktur. Bilindiği gibi TBMM 23 Nisan 1920’de açıldı. İlk yıldönümünde, yani 23 Nisan 1921’de açılış günü “milli bayram” olarak kabul edildi. Milli Mücadele’nin ilk bayramıydı, lâkin bayramın adı yoktu, yasa metninde “Milli Bayram” olarak geçiyordu. Üstelik çocuklara da armağan edilmemişti. Aslında 1981 yılına kadar da çocuklara “armağan” edilmeyecekti.

“Kutlamalar meclisin açılışı içindi”
23 Nisan’ın 1921’de bayram olarak kabul edildiği haberinin duyulmasıyla Ankara’da halk tezahürat yapmıştı. Aynı gün 23 Nisan 1922’de Ankara’da yayınlanmakta olan Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde manşetten şu cümle okunuyordu: “Bu Gün 23 Nisan Türklerin ve Müstakbel Nesiller İçin En Büyük Bayramdır.” Kutlamalar meclisin açılış günü içindi. Adı olmayan bayram için gazetelerde “Hâkimiyet-i Milliye Bayramı”, “İstiklâl Günü”, “Meclis Bayramı” gibi isimlere rastlanıyordu ama “Çocuk Bayramı” diye bir ifade ortada yoktu.

“Bayram Umay’ın armağanı"

23 Nisan’ın çocuklara armağan edenin kuşkusuz Fuat Umay olduğunu söyeleyen Alkan, şöyle devam ediyor: Bu aşamada 23 Nisan gününü çocuklara özel bir gün olarak kim önerdi, sorusunu cevaplamak gerekir. Bu doğru bildiğimiz yanlışlardan biridir ve “Atatürk 23 Nisan’ı çocuklara bayram olarak armağan etti” şeklinde ifade edilmektedir. Bu doğru değildir. Aslında 23 Nisan’ın bir çocuk günü/ bayramı olarak kabul edilmesini Himae-i Etfal Cemiyeti uzun süre başkanlığını da yapan Kırklareli Milletvekili Fuat Umay’ın önerdiği anlaşılmaktadır.”

Şimdiki 23 Nisan’ın mucidi Evren!

“Atatürk, 23 Nisan’ı çocuklara armağan etmedi. 12 Eylül darbesi ertesinde TBMM ortadan kaldırıldığı için TBMM’nin açılış gününü kutlamak sorun haline gelmiştir. Kenan Evren’in talimatıyla celeyle bir yasa çıkartıldı, 1921’den beri kutlanmakta olan “23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı” ile 1925’ten beri Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kutlamakta olduğu 23 Nisan “Çocuk Bayramı”nı alelacele “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” halinde birleştirildi. Yasaya eklenen madde ile yalnızca “ana ve ilkokul çocuklarının” kutlaması kararlaştırılmıştır.”

"Kobay" Mehmetçik'ler BUGÜN'e konuştu

GATA’daki skandalda ‘kobay’ olarak kullanılan Mehmetçikler BUGÜN'e konuştu. İşte dehşet veren o açıklamalar...

GATA Nöroloji Anabilim Dalında görevli 6 doktorun, 20 Mehmetçik'i kobay gibi kullandıklarının ortaya çıkmasının ardından tepkiler dinmek bilmiyor. Denek olarak kullanılan askerlerin ailelerinden sonra kobay Mehmetçikler de kendilerine yapılanlara karşı çıktı. Erler, tedavi için GATA'ya gittiklerini ancak deney yapılacağının kendilerine söylenmediğini vurguladı. Görüntüleri izleyen mağdur askerler, uygulanan yöntemle ilgili herhangi bir bilgilendirmenin yapılmadığına dikkat çekti. Askerler, "Bize elektrik verdiler. Deney için yaptıklarını bilseydik kabul etmezdik" dediler.

İşte o askerler ve anlattıkları:

'Epilepsi sanıyordum'
Kasım E. (Adana): "2008'de Çukurca'da askerlik yapıyordum. Epilepsi hastası olduğumu biliyordum. İlaç almadığım zaman şoka giriyordum. 6 aylık askerken, Hakkâri Asker Hastanesine oradan Van'a ve sevkle GATA'ya geldim. 'Diskinezi' denilen hastalık olduğunu söylediler. 10 gün kadar GATA'da kaldım. Bir makineye bağladılar, kameraya çektiler, şok verdiler. Hiçbir şey hissetmedim. 20-30 saniye sürüyordu. Tedavi ediyorlar diye sesimi çıkarmadım. Sonra askerlik yapamaz diye rapor verip memleketime gönderdiler. Bize bir şey demediler. Deney falan bilmiyoruz. Ben askerim, onlar komutan diye bize bunu yapamazlar. Görüntülerimizi herkese izlettiler. Bunu kabullenemem. Şikâyetçi olurum."

Tedavi sandı deney çıktı
Muhammet K. (İstanbul): "2008'de Mamak Muhaberede 2 aylık askerdim. Sol tarafımda anlık felç vardı. İlaç almayınca yürüyemiyordum. GATA'da 10 gün kaldım. 'Askerliğe elverişli değildir' diye rapor verdiler. Parmağıma mandal gibi bir şey taktılar. Elektrikli bir şey, oradan titreşim geliyordu. Kafama rakete benzeyen bir şey tuttular. Ben tedavi için oradaydım. Deney yapıldığına dair bir bilgim yok."

'Komutan emretti biz yaptık'
Bakır T. (Şanlıurfa): "2008'de Amasya'da kısa dönem askerlik yapıyordum. Epilepsi şüphesiyle 16 gün GATA'da yattım. O şok bana da uygulandı. Bize tedavi amaçlı olduğunu söylediler. Görüntüleri televizyonda izledikten sonra şok oldum. Elektrik verilmesinden sonra kasılma olunca kameraya çekti- ler. 'Görüntüleri heyete, profesörlere sunacağız' dediler. Haberlerde hastaların fare gibi kullanıldığını duydum. Ağrıma gitti. Bizden izin alınmadı. Ben kabul etmezdim. Ayak ve el bileklerine kablo bağlanıp elektrik verilince hoplatıyordu. 1 saat 45 dakika sürdü. Deney olduğunu bilmiyorduk. Komutanlarımıza itimat ettik, buna mecburduk. Emrettiler biz yerine getirdik."

'Söylemek istemiyorum'
Ali U. (Kayseri): "2008'de askerdim. Acemi birliğinde muayene olurken, rahatsızlığım nedeniyle GATA'ya sevk edildim. 18 gün yatmam gerektiğini söylediler. Çünkü askerliğini yapmak istemeyen askerler, rapor almak isteyen askerler oluyormuş. GATA'da yattım. Hani askeriye olduğu için söylemek istemiyorum."

Önce ilaç, sonra elektroşok
İbrahim K. (Kütahya): "GATA'da askere gitmeden bir yıl önce tedavi gördüm. Rahatsızlığım yüzünden askerlik şubesindeki görevliler beni GATA'ya gönderdiler. Deney olduğunu söylemediler. Bana 'Seni tedavi edeceğiz' dediler. Kol ve bacaklarımda kasılmalar vardı. İlaç verdiler, elektroşok tedavisi uyguladılar. İlacı bıraktığım zaman kasılmalar başladı. Bugün hâlâ ilaç kullanıyorum. Bıraktığım da yine sıkıntılar başlıyor."

"Bir şeyin yok" diye eve yolladılar
Seçkin D. (Bartın): "Muayene amacıyla GATA'ya gitmiştim. Asker değildim. Hâlâ askerliğimi yapmadım. Bacaklarımda 5 saniye süren kasılmalar vardı. 10 yıldır bu hastalıkla uğraşıyorum. Rahatsızlığım devam ediyor. 5-6 gün boyunca elektroşok verdiler. Başıma, parmaklarımın uçlarına bir şeyler koydular, elektrik verdiler. İyileşme olmadı. Zaten iyileştirme amaçlı değil de bulgu amaçlı tedavi ettiler. Fazla ilgilenmediler. "Bir şeyin yok' deyip gönderdiler. Yapılanların deney olduğu söylenmedi. Tahlil yaptırdıktan sonra MR çektirdiler, elektrik verdiler. Olanlardan ailemin haberi yoktu. Gerekirse dava açacağım."

AKDAĞ: GATA'DAN CEVAP GELMEDİ
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, GATA'da tedavi gören bazı askerlerin bilimsel deneylerde kullanılması iddialarıyla ilgili son durumu aktardı. Akdağ, "Olayın aslını öğrenmek için GATA'dan resmi olarak bilgi istedik. Kısa zamanda bu bilginin bize ulaştırılmasını bekliyoruz" dedi. Türkiye'de 2005'ten itibaren izinsiz araştırmaların suç olduğunun kanun maddesine girdiğini hatırlatan Akdağ şunları kaydetti:

Bakanlığa bildirmesi şart
"GATA'daki durumu net olarak bilmiyoruz. İşin Sağlık Bakanlığı ile ilgili tarafı, etik araştırmalar sırasında Sağlık Bakanlığı'ndan izin alınma ihtiyacının olup olmadığı yönündedir. 1993'ten 2008'in sonuna kadar geçerli olan mevzuatta, Sağlık Bakanlığı'ndan herhangi bir izin almaya gerek yok. Araştırmayı yapan kuruluşun kendi Etik Kurulu buna karar veriyor. Ama 2008'den 2010'a kadar geçen sürede yapılan araştırmaların ilgili kuruluşun Etik Kurulu'ndan izin alındıktan sonra Sağlık Bakanlığı'na bildirilme şartı var."

Silah altındaki erler üzerinde yapılan araştırmaların ne kadar etik olup olmadığının kendilerine gelecek bilgiden sonra kamuoyuna açıklanacağını bildiren Akdağ, "Ortada yanlış bir şey varsa bu hususta muamele yapacak, bu işi takip edecek olanlar Cumhuriyet Savcılarıdır. Sağlık Bakanlığı yaptırım uygulayıcı bir kurum değildir" dedi.

1 Nisan 2011 Cuma

Osmaniye'de pusu: 1'i ağır 4 asker yaralı

Osmaniye'nin Hasanbeyli ilçesine bağlı Kaypak köyü yakınlarında, mayınlı pusu sonrası teröristlerle çatışma çıktı. Çatışmada 1'i ağır 4 asker yaralandı.


Alınan bilgiye göre, Hasanbeyli ilçesine bağlı Kaypak Köyü yakınlarında devriye görevi yapan İlçe Jandarma Komutanlığı'na ait askeri aracın geçtiği yola döşenen mayın uzaktan kumanda ile patlatıldı.
Ormanlık alana gizlenen bir grup PKK'lı, askeri araca uzun namlulu silahlarla ateş açtı. Çıkan çatışmanın ardından teröristler, ormanlık alanı ateşe vererek kaçtı. Saldırıda yaralanan biri ağır 4 asker ise olay yerine çağrılan ambulanslarla Osmaniye Devlet Hastanesi'ne götürüldü.

Bölgeye sevk edilen ekipler, kaçan PKK'lıların peşine düşerken ormanlık alanda çıkan yangın, Osmaniye Orman İşletme Müdürlüğü ekiplerince müdahale edilerek söndürüldü.
Bölgede operasyonları sürüyor.

Hatay’da çatışma: 7 PKK'lı öldürüldü

Hatay’ın Hassa ilçesinde çıkan çatışmada 7 PKK’lı öldürüldü. Bölgede operasyon başlatıldı.

Hassa ilçesinde devriye görevi yapan jandarme timi saat 03.00 sıralarında Meşrepe Tepe mevkiinde PKK'lı bir grup teröristle karşılaştı.
Jandarmanın “dur” ihtarına teröristlerin ateşle karşılık vermesi sonucu çatışma çıktı.
İlk belirlemelere göre çatışmada 7 terörist öldürüldü.

Türkiye'nin F-35 zararı ne kadar?

CHP'li Elekdağ, Türkiye'nin ertelediği ABD'den F-35 savaş uçağı alımında şimdiye kadar ödenen paranın geri alınıp alınmayacağını ve Ankara'nın yazılım kodlarını alıp alamayacağını sordu.

CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ, TBMM Başkanlığı'na sunduğu önergede Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'e F-35 alımını sordu.
ABD'den alınacak F-35 savaş uçaklarıyla ilgili 2008'de TBMM'de yaptığı konuşmayı hatırlatan Elekdağ, yazılım kodlarını ABD'den alamayan Türkiye'nin 16 milyar dolarlık bir parayı heba edeceğini aktardı.

Aynı yazılım kodlarınının Avustralya'ya verilmesi ancak NATO müttefiki Türkiye'ye verilmemesine değinen CHP'li Elekdağ, basında çıkan ve tekzip edilmeyen haberlere göre Ankara'nın siparişi ertelediğini belirterek Bakan Gönül'den şu soruları yanıtlamasını istedi:

Erteleme kararı Türkiye ye ne gibi bir avantaj sağlayacaktır. Bu şekilde yazılım kodlarının tarafımıza verilmesini ABD ye kabul ettirebileceğimizi bekliyor muyuz?

Siparişin ertelenmesinin Türkiye açısından nasıl bir sakıncası olabilir?

ABD’nin, F-35 siparişi veren ülkelerden Avusturalya’ya yazılım kodlarını ve bunları tadil hakkını sağlarken, NATO müttefiki Türkiye’ye bu imkânı tanımamış olması. ABD bu tutumunu muhafaza ettiği takdirde, Türk Hükümeti’nin F-35’lerin alınmasında ısrar etmesi akılcı bir hareket olmamaktan da öteye, ulusal çıkarları göz göre göre ihlal etmek olacaktır. Zira 16 milyar dolar gibi büyük bir meblağın, savunma ihtiyaçları için etkin biçimde kullanılamayacak hava filolarına bağlanarak heba edilmesi, hava kuvvetlerimizin yenilenip modernleşmesini engelliyerek, Türk Hava Kuvvetleri’nin görevini yapmasını da zorlaştıracaktır.

Bu durumda, yani ABD’den F-35 uçaklarının yazılım kodlarının ve bunları tadil hakkının elde edilmemesi durumunda, bu projeden zamanında vazgeçmek ve Türk Hava Kuvvetleri’nin ihtiyaçlarını başka kaynaklardan sağlamak akılcı bir hareket olmayacak mıdır?

F-35 projesinden vazgeçildiği takdirde şimdiye kadar yaptığımız ve birkaç milyar dolara baliğ olan ödemeleri geri almak imkânımız olmayacağı düşünülmektedir. Bu durumda, zararımız ne kadar olacaktır?

Bu konuya tümcel bir bakış, ABD’den yazılım kodları ve bunların tadil hakkının alınacağı hususunda gerekli garantiyi sağlamadan F-35 projesinin Türkiye adına imzalanmasının ve bunun ardından milyarlarca dolar ödeme yapılmasının, hatalı muhakeme, yeteneksizlik ve öngörü noksanlığından da öteye, devletin güvenliğini tehlikeye atan ve temel milli yararlara karşı bir eylem olarak nitelenmesini gerektirmektedir. Bu görüşten hareketle, bu fahiş hatayı yapanları ortaya çıkarmak amacıyla gerekli soruşturmayı yaptıracak mısınız?

Türkiye'yi Sarsacak Şok SES Kaydı

Dailymotion.com sitesine Albay Dursun Çiçek’in eşi Gülşen Çiçek olduğu iddia edilen kişi ile Oda Tv yazarı olduğu iddia edilen kişi arasında geçen şok bir ses kaydı yayınlandı.
Video paylaşım sitesi dailymotion.com’a Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile onların eşlerine yönelik çok ağır küfür ve hakaretlerin edildiği bir ses kaydı düştü.

İrtica ile Mücadele Eylem Planı ve Balyoz davalarından tutuklu bulunan Albay Dursun Çiçek’in eşi Gülşen Çiçek olduğu iddia edilen kişi ile yine Oda TV yazarı olduğu iddia edilen kişi arasında geçen konuşmalar Türkiye’yi şok edecek cinsten…

Dailymotion.com’daki ses kaydında Oda TV yazarı olduğu iddia edilen kişi Cumhurabaşkanı’nın eşine hem küfür ediyor hem de “hanımefendi”yi “penguen kılıklı” diyerek hakaret ediyor.

Yine Başbakan ve eşine ağır küfür ve hakeretlerin yer aldığı ses kaydında Cumhurbaşkanı hakkında çok ağır ithamlar var.
http://www.dailymotion.com/video/xhx0af_oda-ve-cicek

BAŞBAKAN ERDOĞAN İLE ORGENERAL KOŞANER'İN GÖRÜŞMESİ SONA ERDİ

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner'in görüşmesi sona erdi. Başbakanlık Merkez Bina'daki olağan haftalık görüşme, 55 dakika sürdü.

SGK'nın OYAK İnşaat hisse satışına onay

SGK Başkanlığının Oyak İnşaat'ın yüzde 25 oranındaki iştirak hissesinin özelleştirme yoluyla devri işleminin Rekabet Kurumu açısından problem olmadığına karar verildi.

SGK HİSSESİNE ÖZELLEŞTİRME YOLU AÇILDI
SGK Başkanlığının Oyak İnşaat sermayesinde bulunan yüzde 25 oranındaki iştirak hissesinin özelleştirme yoluyla devri işleminin 4054 sayılı Kanun ve 1998/4 sayılı Tebliğ kapsamında olmadığına karar verildi.

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI UÇAĞININ LİBYA'DA GÖRÜLDÜĞÜ İDDİALARI

Genelkurmay Başkanlığı, bugün Milliyet gazetesinde yayımlanan ''09-001'in Sırrı'' başlıklı haberin ''tamamıyla gerçek dışı'' olduğunu bildirdi.

Genelkurmay Başkanlığı internet sitesinde yer alan açıklama şöyle: ''Gazetede yer alan haberde, müttefiklerin telsiz konuşmalarını dinleyen Hollandalı bir eski istihbaratçının Libya semalarındaki askeri uçakların listesini yayınladığı ve bu listede Türk Genelkurmayına ait 09-001 kuyruk numaralı jet uçağının da olduğu ifade edilmektedir. Haber tamamıyla gerçek dışıdır.''

TÜRKİYE'DE SAVUNMA SANAYİ OLDUKÇA GÜÇLÜ

Füze imalatı ve geliştirilmesi konularında faaliyet gösteren Avrupa savunma sanayi şirketi MBDA'nın üst yöneticisi (CEO) Antoine Bouvier, Türkiye'de savunma sanayini oldukça güçlü bulduklarını ve işbirliği için iyi potansiyel olduğuna inandıklarını söyledi.

A.A muhabirinin sorularını yanıtlayan Bouvier, Türkiye savunma sanayini iyi bildiklerini, son dönemlerde iyi yatırımların gerçekleştirildiğini belirterek, Türkiye ile bazı işbirlikleri gerçekleştirdiklerini, gelecek için de beceri, uzmanlık, teknoloji açısından çok güçlü işbirliği potansiyeli gördüklerini kaydetti.

Türkiye'nin NATO'daki pozisyonuna işaret eden ve ülkedeki Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi Projesi (T-Loramids) için teklifte bulunduklarını anımsatan Bouvier, Türkiye ile ilgili bu iki noktada yoğunlaştıklarını, sürecin iyi yönde işleyeceğine inandıklarını söyledi.

-LİBYA'DAKİ GELİŞMELER-
Libya'da yaşanan son gelişmelere işaret edilerek, firmanın Libya'ya daha önce satış yapıp yapmadığının sorulması üzerine Bouvier, Libya'ya tanksavar füze satışı yapıldığını, ancak bunun küçük bir kontrat olduğunu ifade ederek, Libya'yı kendileri için ''küçük bir pazar'' şeklinde niteledi. Bouvier, ambargo nedeniyle Libya'ya yönelik satışın söz konusu olmadığını ve bu süreç dahilinde yapılamayacağını söyledi.

Şirketin NATO'ya tedarikte bulunmasından hareketle bu sürece ilişkin üretim ve kar beklentilerinde farklılık oluşup oluşmadığının sorulmasına karşılık da Bouvier, bu konunun tartışılmadığını, gündemlerinde yer almadığını kaydetti.

-PERFETTI: ''BİZİM İÇİN İSTİKRAR ÖNEMLİ''-
MBDA Şirketi Sorumlu Yöneticisi Antonio Perfetti de A.A muhabirine yaptığı açıklamada, T-Loramids ihalesi üzerinden yürüttükleri çalışmalar hakkında bilgi verdi. Sundukları teklifin altyapısını hazırladıklarını, işbirliğine yönelik ASELSAN, ROKETSAN ve AYESAŞ ile çerçeve anlaşması imzaladıklarını anlattı.

Türkiye'nin savunma sanayinde çok iyi bir strateji yürüttüğüne inandığını dile getiren Perfetti, ülkenin hem pazarı dışarı açtığını, hem de bu yolla ulusal altyapıyı, bilgi birikimini geliştirerek ihracat imkanları yaratmaya çalıştığını belirtti ve bu stratejiyi desteklediklerini kaydetti. Perfetti, ihalede sundukları teklifin bu boyutuyla da önem taşıdığını belirterek, tekliflerinin kabul edilmesini umduklarını söyledi. Antonio Perfetti, ihalenin bu yıl içinde sonuçlanmasını ümit ettiklerini dile getirdi. Sorumlu Yönetici Antonio Perfetti Libya'daki gelişmelerle ilgili soruları yanıtlarken de ''talebe dayalı teslimat'' şeklinde bir iş modelleri bulunmadığını söyledi. Böyle bir perspektiflerinin olmadığını, kısa dönemli bir bakışla çalışmadıklarını kaydeden Perfetti, ''en son gelişmeler üretim beklentilerinizi etkilemedi mi'' sorusuna, ''Hayır öyle düşünmüyorum'' karşılığını verdi.

Perfetti, Akdeniz bölgesindeki politik istikrarsızlığın bazı ülkelerle işbirliği ve ortaklıkları için risk olabileceğini de ifade etti. Bu krizlerle birlikte Türkiye'nin rolünün çok arttığını düşündüğünü belirten Perfetti, ''Türkiye'nin iyi dostları olarak işbirliğini daha fazla artıracağımızı umuyorum'' dedi.

Perfetti, istikrarsızlığın ''pazar perspektifini'' artıracağını düşünmediğini kaydederek, uzun dönem perspektifinin ancak istikrar ile mümkün olabileceğini, istikrarı önemsediklerini yineledi. Bu istikrarsızlığın aşılmasını, Akdeniz'in önümüzdeki dönemde daha net bir görünüme kavuşmasını umduklarını belirten Perfetti, uzun dönem perspektifin ancak politik istikrarla mümkün olabileceğine vurgu yaptı.

17 yıl sonra ortaya çıkan gerçek / Can Dündar

Taraf gazetesinde yayımlanan WikiLeaks belgelerini okuyunca, 2003’te yaptığım PKK ile ABD arasında yapılan ‘resmi görüşme’ye ilişkin haberimin Washington’da ciddi etki yarattığını öğrenmiş oldum. Gazetecilik kariyerimdeki bu önemli haberin kaynağı, Orgeneral Yaşar Büyükanıt’tı

Milliyet’in 60. yılı için hazırlanan kitabın Yayın Koordinatörü sevgili Tahir Özyurtseven, geçen yıl arayıp “Son 60 yıla damgasını vuran manşetler arasına senin PKK-ABD temasıyla ilgili haberi de aldık” dediğinde çok sevinmiştim.

Meslek kariyerimde önemli bir haberdi çünkü...

Dün Taraf gazetesinde yayımlanan WikiLeaks belgelerini okuyunca, haberin Washington’da da ciddi etki yarattığını öğrenmiş oldum.

Amerikalı diplomatlar haberin çıktığı günün sabahından başlayarak neredeyse panik halinde merkeze raporlar yazmış, Dışişleri nezdinde girişimler yapmışlar.

Belgelerde benden “Anti-Amerikan haberlerin kanalı olan köşe yazarı” olarak bahsedilmesine üzüldüm diyemem.

Ya tersini söyleseydi?

İşgal öncesi günler
Önce dönemi ve olayı kısaca hatırlatayım:
2003 yılı başı...
ABD, Irak’ı işgale hazırlanıyor.

Amerikan Büyükelçisi, “Savaşa girmekte gecikirseniz yarın barış masasına da oturamazsınız” diye tehdit ediyor.
“1 koyup 3 alalım” lobisi devrede...

Bizlerse bir avuç yazar, Türkiye’nin bu kirli savaşa dahil olmaması, tezkerenin çıkmaması için yazılar yazıyoruz.

İşte bu ortamda Milliyet’in deneyimli muhabiri Namık Durukan, PKK Başkanlık Konseyi’nden ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen bir yazıyı buldu.

Yazıda PKK ile ABD arasında yapılan bir görüşmenin ayrıntıları yazılıyor ve varılan mutabakat teyit ediliyordu.

Org. Büyükanıt’la görüşme
ABD, bir taşla iki kuş vuruyordu:
İşgale bölgede etkin bir destekçi buluyor ve onunla temas kurarak, işgale ayak direyen Türkiye’ye de sopa gösteriyordu.

PKK-ABD görüşmesine aracılık eden Davut Bağıstani ile görüştüm. Haberi doğruladı. 5-6 görüşme yapıldığını söyledi.

Haberin çıktığı sabah Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün, ABD’li mevkidaşı Org. Myers ile görüşmesi vardı.
Acaba bu konu gündeme gelmiş miydi?
Bunu öğrenmek için Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ı aradım.

“Yazılarınızı dikkatle izliyoruz” dedi Org. Büyükanıt...
Kendilerinin elinde de bu yönde istihbari bilgiler olduğunu söyledi. Bağıstani’yi tanıyorlardı ve bazı Amerikalıların bu görüşmelere katıldığını biliyorlardı.
“Bu konu ABD Genelkurmay Başkanı’na iletildi mi” diye sordum.

“Bu görüşmede değil, ama bir çok başka zeminde, duyduğumuz rahatsızlığı Amerikalı yetkililere ilettik” dedi.

Fotoğraf geliyor

Bu, önemli bir veriydi.

23 Ocak 2003 günkü yazımda “üst düzey bir askeri yetkili”ye atfen bu bilgileri verdim. Aynı gün Bağıstani’den aldığım, ABD-PKK buluşmasında çekilmiş fotoğraf da Milliyet’in manşetinde “İşte Kanıt” başlığıyla manşetten yayımlandı ve tam da savaşın tartışıldığı ortamda ciddi tesir bıraktı.


BÜYÜKELÇİ TV’DE BAĞIRIYORDU:
‘İğrenç yalanlar bunlar!’
23 Ocak 2003 sabahı ABD Büyükelçisi Robert Pearson NTV’ye çıkıp ateş püskürdü.

Elinde Milliyet gazetesi, manşette benim haber vardı.
“Bu haberleri dikkatle izliyoruz” dedikten sonra gazeteyi sallayarak şöyle dedi:
“Bunlar iğrenç (disgusting) yalanlardır.”

Ardından ben NTV’ye bağlandım ve bu ifadeyi, “suçüstü yakalanmış olmanın paniği” olarak yorumladım.
Şimdi WikiLeaks belgelerinden öğreniyoruz ki, o gün Pearson, Washington’a “Gizli” ibareli bir telgraf yazmış.
Konuyu Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal’le görüştüğünü, iddiaları kesin bir dille yalanladıklarını belirtiyor ve şöyle diyor:

“Ziyal, ‘Bağıstani’yi tanıyoruz, karanlık bir tiptir’ dedi. Ziyal ayrıca Şam Büyükelçiliği’nde görev yaptığı zamandan CIA’in, yıllar önce PKK ile temas kurduğunu ‘bildiğini’ söyledi. ‘Öcalan’la değil ama diğerleriyle’ dedi.

Raporu istemişler
Taraf’ta yayımlanan 28 Ocak 2003 tarihli belgeye göre ABD’nin protestosu üzerine Türk Dışişleri, yazımda bahsettiğim istihbarat bilgilerini Genelkurmay’dan resmen istemiş. ABD’nin talebi Dışişleri Bakanlığı’nın Terörle Mücadeleden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Kemal Asya’ya iletilmiş. İşte o belge:

“Asya, ABD’yi PKK ile işbirliği yapmakla itham eden son basın kampanyasına ilişkin protestomuza cevap olarak, Dışişleri Bakanlığı’nın ABD-PKK temaslarına ilişkin bilgi ihtiva ettiği iddia olunan Genelkurmay dosyasını Türk Genelkurmayı’ndan talep ettiğini söyledi. Türk Genelkurmayı henüz cevap vermemişti.

“ABD-PKK teması normal”
“Asya, konuyu biraz daha açarak, a) bu kampanyanın ikili ilişkileri etkilememesi gerektiğini ve b) ABD hükümetiyle PKK arasında belki hakikaten resmi temaslar olduğunu, bu temasların küresel bir güç için normal olacağını söyledi.

“Biz ise, belli bazı Türk kurumlarında hala ABD aleyhine şüpheler taşınmasının Washington’u dehşete düşürdüğünü söyleyerek söze girdik ve terörist örgüt olma nitelikleri değişmediğine göre PKK/KADEK ile temas kurmakta hiçbir çıkarımız olmadığını bildirdik.”

Milliyet’e çok öfkelenmişler

8 Temmuz 2003 günkü Milliyet’te şu satırları yazdım:

“Ocak’ta ABD’nin gizlice PKK’lılarla buluştuğunu yazdığımda Pearson TV’ye çıkıp beni yalancılıkla suçlamıştı. Aradan 7 ay geçti ve konu, son MGK toplantısında gündeme geldi. Toplantıya sunulan istihbarat raporuna göre ABD’li yetkililer ile PKK arasında Kuzey Irak’ta 3 ayrı temas gerçekleşmişti. Raporda, Amerikalıların temasta olduğu 3 PKK’lının ve buluşulan 3 mekanın adı da veriliyordu.

“’Stratejik müttefik’ sandığımız ABD’nin hızla ‘bir numaralı tehdit’e dönüşebileceğini anlamamızı kolaylaştıran bu gelişme, Amerikan hayranı kimi yorumcuların da -nihayet- gözünü açmışa benziyor.

“Çevik Bir, ABD’nin Irak saldırısı öncesi ‘Amerika’yla komşu oluyoruz’ diye pek seviniyordu.

“İşte komşunuz Paşam; hayrını görün!”

Dünkü Taraf’ta “Milliyet’e çok öfkeleniyorlar” başlığıyla yayımlanan bir başka belge, tam da o günün tarihini taşıyor.

8 Temmuz 2003 tarihinde ABD elçilik Başmüsteşarı Robert Deutsch şöyle yazmış:

“Anaakım bir gazete olan Milliyet, ABD yetkililerinin son haftalarda PKK yetkilileriyle üç kez görüştüklerini 1. sayfasından iddia etti. Milliyet ayrıca bu temaslarla ilgili bir raporun, Türkiye’nin kudretli MGK’nın toplantısına sunulduğunu ve burada teyid edildiğini de yazıyor. (..)

“Birçok kez anti-Amerikan haberlerin kanalı olan köşe yazarı Can Dündar da, ABD‘nin ‘stratejik bir ortak’ olmak yerine, hızla Türkiye’ye karşı ‘bir numaralı tehdit’ halini aldığı ithamında bulundu.”

Saygıdeğer gazeteci

Taraf, birçok belgede “Amerikan karşıtı kampanyaların parçası olmak”la suçlandığımı, 5 yıl sonra ise bir başka yazışmada adımın “Milliyet’teki saygıdeğer bir gazeteci” olarak belirtildiğini yazıyor. Sağolsunlar!

Berk Paşa gizemli dernek üyesi çıktı

'Darbe Andıcı'nı Başsavcı İlhan Cihaner ile Erzincan'da uyguladığı iddia edilen Ergenekon sanığı Orgeneral Saldıray Berk'in, Encümen-i Daniş gibi bürokrasi ve siyasete yön veren Ankara Kulübü'ne gizlice üye olduğu ortaya çıktı

Son YAŞ'ta 3. Ordu'dan 'kızak görev' olarak bilinen Eğitim ve Doktrin Komutanlığı'na atanan Berk, gizli üyelik nedeniyle 560 TL para cezasına çarptırıldı. Berk'in sicilini etkileyeceğini bile bile üye olduğu kulüp hakkında 'derin iddialar' mevcut

Albay Dursun Çiçek imzalı 'Darbe Andıcı'nı Başsavcı İlhan Cihaner ile birlikte Erzincan'da uyguladığı iddiasıyla Ergenekon kapsamında hakkında dava açılan dönemin 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk'in, Encümen-i Daniş, Büyük Kulüp, Anadolu Kulübü gibi bürokrasi ve siyasete yön veren Ankara Kulübü'ne gizlice üye olduğu ortaya çıktı. Son YAŞ'ta 'kızak görev' olarak bilinen Eğitim ve Doktrin Komutanlığı'na atanan Orgeneral Berk'in, Ankara Kulübü'ne 2005 yılında Milli Savunma Bakanlığı'ndan izin almadan üye olduğu tespit edildi. Orgeneral Berk bunun üzerine Ankara Valiliği'nce 560 TL para cezasına çarptırıldı. Berk'in sicilini ve terfisini etkileyeceğini bile bile üye olduğu kulubün siyasette etkili olduğu belirtiliyor. Kulübün üyeleri arasında bürokrat, asker ve CHP'lilerin ağırlıkta olması ise dikkat çekiyor.

İÇ HİZMETLER KANUNU'NA AYKIRI
Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmetler Kanunu'nun 43. maddesinde askeri personelin siyasi olmayan cemiyet ve spor deneklerine üye olmaları halinde Milli Savunma Bakanlığı'na bildirilmesi gerektiği belirtiliyor. Fakat Orgeneral Saldıray Berk'in bu durumu bildiği halde TSK İç Hizmetler Kanunu'nu hiçe sayarak gizlice derneğe üye olduğu tespit edildi. Saldıray Berk'e ait Ankara Kulübü üye takdim fişindeki bilgilere göre Berk, korgeneral rütbesiyle 2005'te 4. Kolordu Komutanlığı yaptığı dönemde cemiyete üye oldu.

REFERANSI ERUYGUR'UN LİSTESİNDEN
Üyelik bilgilerinde Berk'i öneren üyeler arasında 'Çankaya Köşkü'nün Cumhuriyet'in değerlerini içine sindirememiş bir kişi tarafından işgalini önlemek' temel hedefiyle yola çıkan Ulusal Birlik Hareketi (UBH) listesinde ismi geçen eski Ankara Kulübü Başkanı Bülent Kalıpçı bulunuyor. Ancak Kalıpçı, isminin UBH listesinde olduğunun ortaya çıkması üzerine geri adım atmış ve "İsmimizin o listeye nasıl karıştırıldığını bilmiyorum" demişti. UBH'nin liste hareketinin başını ise Aralık 2006'da, Jandarma Genel Komutanı olduğu dönemde, Sarıkız ve Ayışığı gibi darbe planlarını hazırlamakla suçlanan Ergenekon sanığı emekli Orgeneral Şener Eruygur çekiyordu.

ÜNLÜ İSİMLER DE ÜYELER ARASINDA
Kulübe Ergenekon soruşturması kapsamında sanık olan Orgeneral Berk'in yanısıra TSK'da görevde olduğu sırada üye olan subayların ve emniyet müdürlerinin olduğu da öğrenildi. Bunlar arasında en dikkat çeken isimler ise eski 3. Ordu Komutanı Orgeneral Tamer Akbaş ile tuğgeneralliğe terfi ettiği sırada bilinmeyen bir sebeple istifa eden emekli Kurmay Albay Bahadır Özgen. Bununla birlikte, Ünal Şahin ve Sefer Vurucu gibi tanınmış emniyet müdürlerinin de cemiyete üye olduğu belirtiliyor.

'MUVAZZAF ÜYEMİZ YOK' DEDİLER
Yeni Şafak'ın sorularını cevaplayan Ankara Kulübü yetkilileri "Muvazzaf TSK personelinin bize üye olması mümkün değil" dedi. Bir yetkili, kanun gereği görevde olan subayların, kulüp çatısı altında yer almalarının ve kayıtlarının yapılmasının yönetmeliklerine de aykırı olduğunu belirterek muvazzafların kayıtlarının kesinlikle yapılmadığını ileri sürdü.

KULÜBE ETKİLİ İSİMLER ÜYE
Üyeleri arasında siyasi ve askeri alanda etkili isimlerin bulunduğu Ankara Kulübü'nün çeşitli kesimlerden geniş bir üye yelpazesi bulunuyor. Üyeler arasında eski Cumhurbaşkanları ve eski Cumhurbaşkanlığı genel sekreterleri de bulunuyor. Ayrıca cemiyette eski meclis başkanları, eski bakanlar ve milletvekillerinin yanı sıra siyasi parti temsilcilerinin de yer aldığı belirtiliyor. Bununla birlikte kulübe üye olanlar arasında Ankara Ticaret ve Sanayi Odası başkanlarından Sinan Aygün, esnaf odaları başkanları, üst düzey bürokratlar ile yazar ve sanatçılar da yer alıyor.

'Karar ve talimatlara' uyan GENERAL
Saldıray Berk'in üye olduğu Ankara Kulübü'nün 'Üye Takdim Fişi'ndeki "Ankara Kulübü derneğinin tüzüğüne, organlarının karar ve talimatlarına uyacağım. Üyeliğe kabulümü arz ederim" şeklindeki ifadeler dikkat çekiyor. 'Kulübün talimatlarına uyacağım' şeklindeki maddenin altında, o dönem TSK'da korgeneral olarak görev yapan Saldıray Berk'in imzası var. Bu manzara, orduda görevli bir subayın 'dış etkilerden' ne denli 'bağımsız' olduğu hususunda soru işaretlerine yol açıyor. '2923' numaralı dernek sicil numarasıyla Saldıray Berk, '1040', '1270' ve '2882' sicil numaralı Bülent Kalıpçı, Selami Kuşar ve Serkan Şen'in önerisiyle derneğe üye olmuş. Öte yandan 'Ankara Kulübü'nün özellikle Mesut Yılmaz'ın Anavatan Partisi (ANAP) Genel Başkanı olduğu dönemde parti yönetiminin 'uğrak yeri' olduğu ve burada devlet kurumlarındaki önemli atamalarla kamu ihalelerinin görüşüldüğü ileri sürülüyor. Kulüp üyelerinin aynı zamanda 'Mason Locaları'nın da üyesi olduğu dile getirilen iddialar arasında.

Akbaş ve Özgen de KULÜP ÜYESİ

Belgeler arasında eski 3. Ordu Komutanı Orgeneral Tamer Akbaş ile albaylıktan tuğgeneralliğe terfi ettiği sırada bilinmeyen bir sebeple istifa eden emekli Kurmay Albay Bahadır Özgen'in 'Üye Takdim Fişi' de yer alıyor.

İlk merkez: Harp Okulu

31 Ağustos 1947'de kurulan kulübün genel merkez binası 1920'de ilk Harp Okulu binası olarak kullanılıyordu. 1880'de Ankara Valisi Abidin Paşa'nın kullandığı köşk, 12 Eylül Darbesi'nin ardından Ankara Kulübü'ne geçti. Üyeleri sır gibi saklanan cemiyetin Ankara siyasetinde çok etkili bir yeri bulunduğu belirtiliyor. Derneğin, kamuoyunda siyaset ve bürokrasiyi yönlendirdiği için derin yapılanmalarla birlikte anılan Encümen-i Daniş oluşumu, İstanbul Büyük Kulüp ve Anadolu Kulübü'ne benzerliği dikkat çekiyor.

Mehmetçik annesi şok geçirdi

GATA'da denek olarak yer alan Mehmetçikin annesine BUGÜN ulaştı.

Çocuğunu titrerken gördüğünde şok olduğunu aktaran anne, "Hiç alakası olmayan birisi bile o görüntüleri görse oturup ağlar"dedi. Kendilerinden hiçbir iznin alınmadığını söyleyen anne, "Şimdi biz hakkımızı nerede arayacağız" diye sordu.

GATA'da 20 Mehmetçik'in tanı koyma bahanesiyle kobay yerine konulması gündeme bomba gibi düştü. Beyinlerine yüksek elektromanyetik alan uygulanan askerlerden birinin annesi BUGÜN'e çok çarpıcı açıklamalar yaptı. Tedirgin olduklarını ve ne yapacaklarını bilmediğini söyleyen anne gözyaşları içerisinde kullanıldıklarını haykırdı: "Biz onca emek veriyoruz çocuğumuza ve kayıtsız şartsız 1,5 sene onlara teslim ediyoruz. Sonuç böyle mi olmalıydı? Benim çocuğumu niye kullandılar? Bir çocuk kolay mı yetişiyor. Askerlik dedikleri bu mu ya?"

Epilepsi nöbetleri arttı
Güvenlik gerekçesiyle kimlik bilgilerini açıklamadığımız Mehmetçik'in annesi haberlerin ardından kimsenin kendilerini aramadığını söyledi. Çok rahatsız ve tedirgin olduklarını ve iki gündür uyuyamadığını anlatan acılı anne, "Çocuğumuzu GATA'ya yolladıklarında çok farklı şekilde söylediler. Tedavi ve hastalığının ortaya çıkması amaçlı dediler. Bu derece olduğunu bilmiyorduk. Ailece çok üzgün ve perişanız. Hiç alakası olmayan birisi bile o görüntüleri izlese oturup ağlar. Bize hiçbir şey sorulmadı ailece onayımız da alınmadı. Çocuğumuz başka bir ilde askerdi. Oradan GATA'ya tedavi amaçlı yolladılar. Zaten kısa süreli epilepsisi vardı. O şeyden sonra daha da çoğaldı ve sıklaştı epilepsi nöbetleri. Bu derece olduğunu bilmiyorduk. Çocuk da ne bilsin tedavi amaçlı sanıyordu. Ama bu ortaya çıkınca biz son derece tedirgin olduk ve üzgünüz" şeklinde konuştu.

Hepsini bir odada toplamışlardı
Sağlık Bakanlığı'nın 'izin yok' açıklamasını hatırlatan asker annesi, "Şimdi biz ne yapacağız hakkımızı nerede aramamız lazım?" diye sordu.

Askerler Ankara GATA'dayken ziyarete gittiğini anlatan anne gördüklerini ise şöyle paylaştı:

Çocuk telefon etti anne beni bulunduğum ilden GATA'ya gönderdiler. Askerde kısa süreli epilepsi nöbetleri çıkmış. O zaman birkaç doktor muayene etti. Erzurum'da da bir müddet tedavi oldu tekrar birliğine döndü.

Tekrar nöbeti olunca GATA'ya yollamışlar. Gittiğimde o çocukların hepsi toplu bir odadaydı. Zavallıydı, kimi oradan kimi farklı yerden getirilmişti. Şimdi bir araya gelip toplu bir eylem yapmaya kalksak dahi kimse kimseyi bulamaz. Çünkü herkes bir ücra köşeden gelmişti. Ama GATA bu şekilde eylem uygulamış. Tedavinin şekil ve şemallerinden bizim haberimiz yok ki. GATA'da 2 hafta kaldı. Biz de en büyük ve en güvenilir hastaneye gönderiyorlar diye sevinmiştik. Sonra çocuğumuza o şeyleri uygulayıp apar topar askerliğe elverişsizdir deyip eve yolladılar. Askerlikte 5 ay kaldı çocuğumu alıp İstanbul'a geldim." Oğlunun yaşananlar karşısında etkilendiğini söyleyen anne, "Yavrum kendisini eve hapsetti" dedi.

Bu, o kobay çocuk mu?

Herkesin çocuğu tanıdığını anlatan Mehmetçik'in annesi, "Çocuk zaten epilepsi hastası ve etkileniyor. Dışarı çıksam 'Aaa bu o kobay çocuk diyerek başıma toplanacaklar' diyerek dışarıya adım atmıyor, başının etini yedi. Anne, 'Size bu elektro şoku yapacağız ama sizin mevcut hastalığınız bu şekilde bariz ortaya çıkacak ve sizi ona göre değerlendireceğiz' dediklerini söyledi. Oradaki çocukların hepsine defalarca bu şok verildi dedi" ifadelerini kullandı. "Orada soru sorma kimseyi eleştirme hakkımız yok ki" diyen anne, askerlik öncesine birçok belge imzaladıklarını söyleyerek şöyle devam etti: "Yani kayıtsız şartsız güvendik verdik bir sorun çıkarsa da itiraz edemeyeceğimize karşı mı bilmiyoruz. Bu olay 2008'deydi oğlum 88 doğumlu. Böyle bir şey hiç düşünmedim ama çocuğumu görünce şok oldum. Komşularımız geçmiş olsuna geliyor. Ben çocuklarımı babasız yetiştiriyorum. Bunun sonu nereye varacak bilmiyoruz. Biz kullanıldığımızı hissettik. Benim çocuğumu niye kullandılar? Bir çocuk kolay mı yetişiyor. Askerlik dedikleri bu mu ya? Biz onca emek veriyoruz çocuğumuza ve kayıtsız şartsız onlara teslim ediyoruz 1,5 sene sonuç böyle mi olmalıydı?"

SKANDALI ÖRTMEK İÇİN GATA YIPRATILMAMALI

Kobay Mehmetçik skandalında BUGÜN şok detayları açıklamaya devam ediyor. Bu tip çalışmalarda sorumlu araştırmacı ve yardımcı araştırmacı olduğu öğrenildi. Bu deneyin asıl sorumlusunun ise Balyoz tutuklusu Korgeneral Nejat Bek'in oğlu Yardımcı Doçent Semai Bek olduğu ve çalışmanın bölümde yapılmasına izin veren GATA Nöroloji Klinik Şefi Tabip Albay Zeki Odabaşı'nın da ciddi sorumluluğu olduğu ifade edildi. Geçmişe dönük alınmış gibi gösterilmeye çalışılan bir Etik Kurulu ile GATA'nın hem kamuoyunu hem de Genelkurmayı yanılttığı vurgulandı. Milletin ve ordunun gözbebeği 113 yıllık bir kurum olan GATA'nın birkaç sorumlunun yaptığı yanlışı örtmek amacıyla yıpratılmaması gerektiği ifade edildi. Yeni bir bilgide ise 5 Ocak 2009'da etik kurul izin müracaatı sonrasında Etik Kurul Kayıt Defteri'ne çok çarpıcı bir notun düşüldüğünü gözler önüne serdi. Sağlık Bakanlığının 'Bize sormadılar' açıklamasını hatırlatan ve gittiği yer bölümü karşındaki "Bakanlığın izin vermesi şartı ile" ifadesi skandalın boyutunu bir kez daha ortaya koyuyor.

KRİZ GEÇİREN VE SIÇRAYAN ERLER VAR
13 sayfalık etik kurul başvurusunda iznin alındığı konu ile yapılan uygulama aynı değil. Belgenin 4. sayfasında çalışma amaçları şu şekilde sıralanmış:

"1- Paroksisma kinesijenik diskinezi hastalarında normal transkraniyal manyetik stimulasyon değerlerinin tespiti,

2- Klinik tek taraflı olduğu için acaba etkilenen hemisfer ile sağlam hemisfer arasında interhemisferin inhibitör ve aktivatör döngüler arasında bir dengesizlik var mıdır?"

İşkence yapılıyormuş gibi

Bunların gerçekleşmesi için erlerin vücutlarında bazı elektrotların bağlanması gerekirdi. Çünkü bunlar, cihazlarla uyarılar verildikten sonra kayıt yapacak, hekim de bundan bazı rakamsal verileri elde ederek objektif bir değerlendirmede bulunacaktır. Görüntülerde erler sanki işkence yapılıyormuş gibi seyrederek değerlendirilmektedir. Ayrıca belgenin 8. sayfasında "Olası yan etkiler nelerdir?" başlığı altında "Kayıt işlemi el ve bacaklarınıza takılacak yüzeysel elektrotlar ile yapılacaktır. Size hiçbir şekilde dışarıdan başka bir ilaç verilmeyecektir. Manyetik uyarım ile kafatasınızdan uyarı verilerek el ve bacaklarınızdan kayıtlama yapılacaktır" denilmiştir. İfadelere göre, 'el ve bacaklardan kayıtlama yapılacaktır' denilmektedir. Görüntülerde böyle bir şey yoktur. Gördüğümüz sadece kriz geçiren ve sürekli stimülasyon ile sıçrayan erler vardır.

Çalışmadan sonra izin olmaz

Etik Kurul başvuru formu ve onay sonrasında yaşanan gelişmeleri değerlendiren bir uzman, araştırmada yapılmayanları, olması gerekenleri ve eksiklikleri tek tek tespit etti.

İşte uzman diliyle skandalın şifreleri:

GATA Etik Kurulu'ndan alındığı iddia edilen iznin bilimsel olarak bir değeri yok. Çünkü, bütün dünyada klinik veya deneysel (hayvanlar üzerinde yapılan) çalışma yapılacağı zaman, etik kurula başvuru çalışmanın plan aşamasında yapılır. Ancak burada 2007-2008 yıllarında yapılmış. Erlere ait görüntüler ise 2008'e ait. Etik Kurulu'na izin başvuru tarihi 5 Ocak 2009. Genelkurmay'ın bildirdiği etik onay ise 27 Ocak 2009 tarihine ait.

22 gün sonra onay alınmış

Yani erler üzerinde çalışma yapıldıktan sonra etik kurul izni için başvurulmuş ve 22 gün sonra onay alınmış. Sonuç olarak, ya bu etik kurul izni başka bir çalışma için alındı Genelkurmay ve kamuoyu yanıltıldı ya da bitmiş bir çalışmanın etik izni alındı. Bir diğer konu başvurudaki 13. maddede gizli. Burada "Çalışmanın Tasarımı: Prospektif" deniliyor. Bunun tersi ise "Retrospektif"tir. Bunda ise geriye dönük olarak hastaların dosyalarından veriler toplanarak bilimsel araştırma yapılır. Nasıl oluyor da prospektif olarak planlanmış bir çalışmanın kobayları olan erlerin görüntüleri 2008 yılına ait oluyor?

Deneyde asker kullanılamaz

Kendisi de GATA mezunu olan emekli Yüzbaşı Psikiyatri Uzmanı Alper Evrensel kobay skandalındaki etik hataları değerlendirdi. GATA'da yapılan bilimsel araştırmalar ve tez çalışmalarının tamamında askeri personelin kullanılabildiğini aktaran Evrensel, ancak bu noktada Helsinki Bildirgesinde de belirtilen 'rütbe' sorunu mın ortaya çıktığını söyledi. Evrensel, "Etik Kurul müracaat belgesinde, Gönüllülerin Niteliği kısmında bunun belirtilmiş olması gerekirdi. Aynı formdu Araştırmaya Dahil Olmama Kriterleri sırasında er ve erbaşa statüsünde olması diye yazılmalıydı. Yani er ve erbaşlar dahil edilmemeliydi" dedi.

Savunma Bakanlığı Pentagon Modeli askerliğe sıcak

 YÖK’te geliştirdikleri yeni askerlik formülünü de anlatan Başkan Yusuf Ziya Özcan formülü şöyle anlattı: “Üniversite mezunların, özellikle de akademisyenlerin askerliği kısa dönem yapma veya mesleğini icra ederken yapma gibi bir arzusu var.

Amerika’nın çok başarılı çalışan müesseselerinden olan bir uygulama var. Gençler silahlı kuvvetlerden burs alarak üniversiteyi okuyor. Buna karşılık silahlı kuvvetlere belli süre hizmet ediyor. Bu 3 yıl oluyor, 5 yıl oluyor, arada master da yapıyor. Esnek bir hizmet imkanı veriyorlar. Bu Türkiye’nin pek çok problemini çözer. Yurtdışına burslu öğrenci göndermenin askeriyeye uygulanmış kısmı bu. Biz bütün öğrenciler okusun diye öğrencilere kredi vermek istiyoruz. Fakir zengin kredi olanağını açmak istiyoruz. İşte imkan. Askeriye bu imkanı, böyle bir bursu sağlasın. Öğrenciler de üniversiteyi bitirdikten sonra orduya belli süre hizmet etisin, kendi branşlarında katkı versin. Pentagon modeli olarak anılan projeyi Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’e de sözlü olarak ilettim. Milli Savunma Bakanımız anlatınca hayret etti, çok hoşuna gitti. ‘Hocam, bu düşünülmeye değer bir proje. Biz bunu çalışalım’ dedi. Üzerinde çalışma sürüyor. Biz bakanlığa yazılı olarak da ileteceğiz.”

‘Askerlik; çöp topla, beden eğitimi, başka bir şey yok’

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’ndan sonra yardımcısı Gürsel Tekin de askerliği eleştirdi: Askerlik 15 ay çöp toplamakla geçirilebilir mi, bir düdük çalıyor çöp topla, beden eğitimi dersi var saatlerce.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun askerliği “insan öldürme sanatı” olarak nitelendirmesinin ardından, Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin de askerliğin çöp toplamak ve beden eğitiminden ibaret olduğunu savundu.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un, “Meğer kağıttan kaplanmış, biz asker zannedermişiz” sözleriyle eleştirdiği Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, CHP yöneticilerinden birbiri ardına eleştiri gelmeye devam ediyor. Gürsel Tekin, önceki akşam katıldığı Teke Tek isimli programda, bedelli askerlik teklifini savunurken, askerlik sistemiyle ilgili ağır eleştirilerde bulundu. Profesyonel askerliğe geçilmesinin şart olduğunu belirten Tekin, askerlikte çöp toplamak ve spor yapmaktan başka bir şey yapılmadığını savundu.

Tekin, “Çöp topla, yeri gelir şey.. Dünyada böyle bir askerlik modeli var mı, onun için askerlik açığı yok. Askerlik 15 ay çöp toplamakla geçirilebilir mi, bir saat sonra bir daha düdük çalıyor bir daha çöp topla, beden eğitim dersi var saatlerce, başka bir şey yok” ifadelerini kullandı.

Genelkurmay’a kabul ettiririz

Bedelli askerlik konusunda Kılıçdaroğlu’nun 4 emekli generalden görüş aldığını ayrıca yurtdışından iki uzmandan da görüş alarak öneri getirdiğini anlatan Tekin, “Genelkurmay Başkanlığı’yla görüştünüz mü” sorusuna ise “Bilmiyorum” demekle yetindi. “Genelkurmay kabul etmiyorum derse” sorusuna ise Tekin, “Hiç merak etmeyin, hiç kimse bir şey demez, kabul ettiririz” yanıtını verdi.

CHP lideri Kılıçdaroğlu birkaç gün önce yaptığı konuşmada, askerliğin insan öldürme sanatı olduğunu iddia etmişti. Kılıçdaroğlu, “O üniversite gencimizi hayatının büyük bir kısmını, 15 ayını insan öldürme sanatı üzerinde mi eğiteceksin? Yoksa gel burada okul yap, üniversite kur, gençler okusun, bilimi teknolojiyi geliştirelim, insanlık için mücadele edelim ve bunun için mi biz çaba harcayacağız?” demişti.

80 yaşındaki dedeyi askere aldılar!

Huzurevinde kalan 80 yaşındaki Ali Çeliker, gözaltına alındı
Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin huzurevinde kalan 80 yaşındaki Ali Çeliker, polis tarafından asker firarisi olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Bastonuyla güçlükle yürüyen ve sağlık kontrolünden geçirilen Çeliker, Merkez Komutanlığı'na teslim edildi

Antalya Emniyet Müdürlüğü'ne jandarmadan gelen faksta 1931 Antalya doğumlu Ali Çeliker'in asker firarisi olduğu ve yakalanması durumunda kendilerine teslim edilmesi istendi.
Bunun üzerine polis, 80 yaşındaki asker firarisinin izine Büyükşehir Belediyesi'nin Gazi Mahallesi'nde bulunan huzurevinde rastladı.

Hemen huzurevine giden ekipler Çeliker'i gözaltına aldı.
Bastonla yürümekte güçlük çeken Ali Çeliker bir polis memurunun yardımıyla polis otosuna bindirildi, ardından da adliyeye götürülerek burada sağlık kontrolünden geçirildi.
Merkez Komutanlığı'na teslim edilen Çeliker, gazetecilerin "Asker firarisi misiniz?" sorusuna, "Ben 1951'de askerlik yaptım" yanıtını verdi.

Hatay'da 7 PKK'lı öldürüldü

Hatay’ın Hassa ilçesinde Suriye’den girdikleri belirtilen 7 terörist etkisiz hale getirildi.
Edinilen bilgiye göre, bir ihbarı değerlendiren Jandarma Alay Komutanlığı’na bağlı ekipler, merkeze bağlı Meşrepe Tepe mevkisinde, terör örgütü üyesi oldukları belirlenen bir gruba ’dur’ ihbarında bulundu. Grubun ateşle karşılık vermesiyle çıkan çatışmada, 7 terörist etkisiz hale getirildi.

Teröristlerin cesetleri, Hassa Devlet Hastanesi morguna kaldırılırken, bölgede araştırma çalışmalarının devam ettiği bildirildi.

Türk jeti Libya’da ne arıyor?

Genelkurmay Başkanı’nın uçağı Libya’da ne arıyor?

Libya semalarında dün sabah ilk kez bir Türk uçağı görüldü. Üstelik sıradan bir uçak değil, Genelkurmay Başkanı’nın jeti...
Libya hava sahasındaki askeri uçakların telsiz konuşmalarını ‘hack’leyen bir asker dün bir Türk uçağının da ilk kez bu ülke semalarında görüldüğünü ortaya çıkardı.

"Huub" kod adını kullanan eski bir Hollandalı asker, sosyal paylaşım sitesi Twitter'da açtığı @FMCNL hesabında, uluslararası koalisyonun 19 Mart'ta başladığı Libya operasyonunda hangi ülkenin uçaklarının Libya üzerinde ne zaman uçuş yaptığını takip ediyor.

Yaklaşık 11 bin takipçisi olan "Huub", geçtiğimiz iki hafta boyunca ABD, İngiliz ve Fransız uçaklarının her hareketini buradan an be an dünyaya duyurdu. NATO'nun uluslararası koalisyonunun operasyonunu dün saat 06.00’da resmen devralmasından birkaç saat sonra ise "Huub"un radarına ilk kez bir Türk uçağı da ‘takıldı’.

AYNI KUYRUK NUMARASI
Milliyet gazetesinin haberine göre, İngiliz The Guardian gazetesi ve Wired dergisi başta olmak üzere birçok yayının güvenilir bir kaynak olarak tanıttığı "Huub" saat 10.00 civarında Türk Hava Kuvvetleri'ne ait DOGAN 46 kodlu, Gulfstream V model bir uçağın Libya semalarında uçtuğunu kaydetti. "Huub" uçağın kuyruk numarasının da 09-001 olduğunu ekledi. "Huub"un verdiği bu detaylar gözleri TSK'ya çevirdi.

Genelkurmay Başkanı için Aralık 2009'da teslim alınan Gulfstream V serisi uçağın kuyruk numarası da 09-001. Yani "Huub"un Libya semalarında görüldüğünü söylediği uçakla bire bir aynı! Ancak uçakta Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner'in bulunup bulunmadığı bilinmiyor.

TSK’da iki adet Gulfstream G550 uçağı bulunuyor. Bunlardan biri Genelkurmay Başkanı’nın 09-001 kuyruk numaralı uçağı. Diğeri ise kuvvet komutanlarına tahsis edilmiş durumda. Başbakan ve Cumhurbaşkanı da TC-DAP isimli aynı model uçaktan kullanıyor.

KARARGAH GİBİ UÇAK
Amerikan havacılık şirketi Gulfstream'in üretimi olan "Gulfstream V" serisi jetler güçlü motorları sayesinde kısa sürede 16 bin metreye çıkabiliyor. Uçağın uzunluğu 29.4 metre, boş ağırlığı ise 21 ton. Bu uçağı kullananlar arasında eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, Apple'ın CEO'su Steve Jobs da var.

Ancak Genelkurmay Başkanı, Gulfstream V serisinin yüksek korumalı Gulfstream G550 model uçağını kullanıyor. Uçaklar olası bir saldırı anında “flare” (ısı topu) atarak kendisine yönelen füzeleri bertaraf ediyor.

Güvenlik önlemleri sayesinde acil durumlarda karargah görevi görüyor. Türkiye’den ABD’ye aralıksız uçabilen jetin fiyatı 50 milyon dolardan başlıyor.

16 SAAT LİBYA'YI TAKİP EDİYOR
Libya'ya düzenlenen hava harekâtında askeri uçakların hareketlerini saniyesi saniyesine bildiren Twitter hesabının 11 binden fazla takipçisi var. "Huub" kod adını kullanan eski asker, gününün 16 saatini NATO frekanslarını, uçak telsizlerini hack'leyip dinleyerek geçiriyor.

Wired dergisine e-posta ile verdiği röportajda daha önce Yugoslavya'nın eski lideri Slobodan Miloseviç'e ait uçağı ve CIA'nın gizli uçuşlarını da tespit ettiğini açıkladı. Wired dergisi "Huub"un tüm bunları 500 dolarlık sıradan bir tarayıcı ile yapabileceğini söylüyor.

Ancak eski askere uçaklarla ilgili bilgileri anında paylaşarak operasyonu tehlikeye düşürdüğü yönünde eleştiriler de geliyor.

Akrabası bol olanın askerliği gecikecek!

Yeni bakaya koşullarına göre kaynanası, görümcesi, baldızı evlenen, çocuğu olan, yakınları hastalanan askerlik yükümlüleri bakaya sayılmayacak. MHP’li Erdal Sipahi, “40 akrabası olan bir asker adayı askerlikten 30 yıl kaçabilir” dedi

TBMM Genel Kurulu önceki günkü mesaisinde bakaya sayılmama koşullarını genişleten madde ise ilginç bir tartışmaya konu oldu. Kabul edilen maddeye göre, istirahat gerektiren hastalığı bulunanlar, anne, baba, eş, kardeş veya çocuğunun hayati tehlikede olduğunu gösteren hastalığı olanlar, sevkten önce veya sonraki 15 gün içinde ikinci derece dahil kan veya kayın hısımlarından biri ölen, kendisi veya ikinci derece dahil kan ve kayın hısımlarından biri evlenen, sevkten önceki veya sonraki iki ay içinde çocuğu doğanlar bakaya sayılmayacak.

100 lira cezası var
Yoklama yapılacak süre, birlikte son yoklamaya tabi olan aynı doğumluların yurt genelindeki normal sevk yılı içindeki son celp ve sevk döneminin bitimine kadar uzatıldı. Ancak bu imkanı kötüye kullananlara 100 TL para cezası uygulanacak. Bakaya sayılmama ile ilgili mazeretler, bu kişiler için de geçerli olacak. Buna rağmen zamanında yoklamasını yaptırmayan yükümlü, 250 TL ile 3 bin TL arasında para cezasına çarptırılacak. Yapılan düzenlemeye asker kökenli MHP İzmir Milletvekili Erdal Sipahi’den tepki geldi. Sipahi şunları söyledi:

“Hanımının dedesi 4. eşini, baldız 3. kocasını aldığı zaman askere gitmemek için yeterli sebep haline geldi, duyurulur. Tasarıda asker adaylarının askere gitmemesi için elden ne geliyorsa yapılmış. Birincisi, ‘Sevkten önceki veya sonraki 15 gün içinde 2. derece dâhil kan ve kayın hısımlarının birinin ölümü’ deniyor. Halbuki bundan evvelki ağır hastalıkla ilgili bölümde sadece ana, baba, eş, kardeş ve çocuk var. İkincisi, kendi ve kayın tarafının düğünlerinin tamamı gerekçe olacak. Ben bir sayın milletvekilimizi denek olarak seçtim. Kendisi ve eşi var. Kendisinin ve eşinin 37 akrabası var. Her iki tarafın babaanneleri, anneanneleri vesaire, eklediğiniz zaman bu rakam 45, 46’ya kadar çıkıyor. 40 akrabasının ölüm, doğum, ağır hastalık ve düğünle ilgili alternatiflerden üç tanesini esas aldım. 3’le 40’ı çarparsanız 120. Demek ki bir asker adayının 120 defa askere gitmemek için müracaat etme hakkı var. Askerin celp süreleri 3 aylıktır. 40 akraba çarpı 3 alternatif çarpı 3 ayı lütfen birbirleriyle çarpın, tam 360 ay...30 sene eder. Yani bir asker bahaneler ileri sürerek, bu tasarı kanunlaşırsa 30 yıl askere gitmeme gibi bir hak tanıyorsunuz.”

İŞTE EN KIYMETLİ AKRABA LİSTESİ
1. Derecede Kan Hısımları: Kişinin çocukları, annesi, babası.
1. Derecede Kayın hısımları: Kişinin eşinin annesi, eşinin babası.
2. Derece Kan Hısımları: Kişinin; kardeşleri, torunları, büyükannesi, büyükbabası
2. Derece Kayın Hısımları: Kişinin; eşinin kardeşleri (kayın, baldız,görümce), eşinin büyükannesi, eşinin büyükbabası.
(Evlatlıklar da öz çocuklarla aynı hükümlere tabi sayılıyor)

Yemen silahlarına 2 tutuklama

Polis ekipleri, Üçyıldız Silah Sanayi fabrikasına baskın düzenledi

Birleşik Arap Emirlikleri’nde Yemen’e kaçırılması planlanan 16 bin travmatik silahın Türkiye’den gönderildiği ortaya çıkmış ve tüm dünyanın gözü Türkiye’ye çevrilmişti. İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Silah Mühimmat Kaçakçılığı Bürosu ekipleri, pazartesi günü silahların üretildiği Üçyıldız Silah Sanayi fabrikasına baskın düzenledi, fabrikada yaptığı aramalarda yaklaşık 12 bin travmatik silah ele geçirdi. Fabrika sahibi İrfan Akdal ve ortağı Hasan Polat gözaltına alındı.

Travmatik değillermiş
Akdal sorguda, silahların travmatik silah olduğunu belirterek, üretimlerinin yasal izinle yapıldığını söyledi. Türkiye’de satışı yasak olan silahları sadece ihracat amaçlı ürettiğini belirten Akdal, “Silahları Türkiye’ye satmıyorum. Gerekli izinlerim var ve ihracat için üretim yapıyorum” dedi. Polisin yaptığı incelemelerde ise silahların üretim izninde belirtilen şartalara uymadığı ortaya çıktı. Namlu parçalarının travmatik silahların aksine çok daha güçlü üretildiği ve bu şekilde silahların gerçek mermi atabilme özelliği kazandığı belirlendi. Travmatik silahlarda atılacak gerçek mermilerin silahların namlusuna zarar vermesi gerekirken, Akdal tarafından üretilen silahlarda gerçek mermi kullanılabileceği ortaya çıktı. Polis ayrıca travmatik silahlarda bulunmaması gereken yiv set mekanizmasının da üretilen bu silahlarda olduğunu belirledi. Silah tarafından atılan merminin namlu içerisinde dönerek hızını ve menzilini arttırmasını sağlayan bu mekanizma ile silahlar çok daha öldürücü bir duruma getirildiği tespit edildi.

Hatay silahları da onların
Bu gelişmeler üzerine gözaltına alınan İrfan Akdal ve ortağı Hasan Polat dün, 6136 Sayılı Ateşli Silahlar Kanuna muhalefet suçundan tutuklanarak cezaevine gönderildi. Tutuklanan İrfan Akdal ve Hasan Polat’ın sahip olduğu Üçyıldız Silah Sanayi fabrikasının Şubat ayında Hatay’da yakalanan silahları da ürettiği ortaya çıktı. Hatay Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri Şubat ayında düzenlediği operasyonda, Ordadoğu’ya gönderilmek istenen plastik mermi atan 600 travmatik silah ele geçirmişti.

Mehmetçik'i mayından 'Kirpi' koruyacak

Güneydoğu'da terörle mücadelede, yola döşenen mayınlar yüzünden önemli kayıplar veren Mehmetçik artık daha güvenli.Savunma Sanayii Müsteşarlığı tarafından açılan mayına dayanıklı zırhlı araç ihalesini kazanan BMC, 'Kirpi' adı verilen mayına dayanıklı araçları teslim etmeye başladı. İlk etapta 70 adet Kirpi teslim edildi. Yıl sonuna kadar bu rakam 468'i bulacak. 13 personel taşıyabilen Kirpiler, PKK'nın elindeki tüm mayınlara karşı dayanıklı olacak şekilde üretildi. Mayın, el yapımı patlayıcı (IED) ve balistik testlerinden geçen ve 'yürüyen kale' olarak bilinen zırhlı araçlar saatte 105 km hıza ulaşabiliyor, 120 cm derinliğindeki sudan geçebiliyor. Her türlü arazi şartlarında rahatlıkla hareket edebiliyor. BMC tarafından TSK'ya teslim edilen 70 Kirpi, şu anda Güneydoğu'da terörle mücadelenin yoğun olarak sürdüğü yerlerde kullanılıyor. Kirpi'ler, BMC'nin İzmir'deki tesislerinde düzenlenen törenle teslim edildi. Törene Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Çukurova Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet ve SSM Müsteşarı Murad Bayar katıldı.

Terazi var, tartı var... / Taha Kıvanç

Yakın tarihlerde etrafımızda neler olmuş öğrenmeye çalışırken başvurduğum Charles S. Faddis'in'Beyond Repair: The Decline and Fall of the CIA' (Tamir Kabul Etmez: CIA'nin Gerilemesi ve Çöküşü) kitabında karşıma şu satırlar çıktı: "İstihbaratla ilgisi yok, ama bir atalar sözünü hatırlatayım: 'Aşçı çok olursa çorba berbat olur.' Bu söz sağduyulu basit bir fikir üzerine oturuyor: Aşçılık bir sanattır. İşi doğru yapmak aşçının becerisine ve ustalığına bağlıdır. Çorbayı bir komiteyle pişiremezsin."

"İstihbarat" diyor Faddis, "Bilim değil sanattır. En iyi sanatçıları bul, ne istediğini iyi anlat, sonra yollarından çekil, omuzları üstünden bakarak rahatsız da etme. Sonuç seni heyecanlandıracaktır."

Aynı gün, bu defa New York Times'ta Thomas L. Friedman'ın sütununda, bir Arap atasözü çıktı karşıma: "Binek atını bir komiteye dizayn ettirmişler, deve olmuş..."

İki atasözü birbirinin devamı gibi.

Taraf gazetesi son iki gündür Wikileaks belgelerinden 1 Mart (2003) krizi etrafında Ankara'daki Amerikalı diplomatların Washington'a geçtiği raporlarla notları yayımlıyor. İyi de ediyor. Bu sayede, o dönemde Amerikalı diplomatların ne denli faal olduğunu, olayları nasıl yakından izlediğini öğrenmiş oluyoruz.

Genelkurmay ile Pentagon arasındaki yazışmaları, Taraf, "Çuval baskını geliyorum demiş" başlığıyla özetledi ilk gün. Dün de, ABD'nin PKK ile görüştüğü yolundaki yaygın kabule ışık tutacak belgelerdeydi sıra. Ben de hatırlıyorum, ABD temsilcileri, PKK ile temaslarına dair medyada yer alan iddiaları yalanlamak için olağanüstü çaba sarf ediyordu gerçekten.

Dönemin ABD Büyükelçisi Robert Pearson Washington'a Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal ile görüşmesini bildirmiş. Ziyal, "Geçmişte Şam büyükelçiliğimizde görev yaptım, CIA'nin yıllar önce -Öcalan'la olmasa bile- PKK ile temas kurduğunu bilirim" de demiş...

1 Mart tezkeresinin Meclis'te reddedilmesinin, Ankara'daki Amerikalı diplomatlar kadar Türkiye'yi çantada keklik gören Washington'daki tiplerin de kimyasını bozmuş olduğu anlaşılıyor. Bilgi almak için kapısını çaldıkları bizim medyadan çok bilmiş tipler, Amerikalılara, "Hiç merak etmeyin, tezkere geçecek" garantisi vermiş. O teminata aldanarak alınan politik tavır pek çok diplomatın kariyerini olumsuz etkiledi.

Amerika güya elinde kitle imha silâhları bulunduğu ve bunları yok etmeye yanaşmadığı için Irak'ı işgale karar verdi, değil mi? Mart ayı içerisinde başladı işgal. 19 Mart'ta. Siyasi hazırlıkların hepsi 2003 yılı içerisinde gerçekleşti. Öyle biliyoruz.

Oysa ABD Irak'ı çok önceden gözüne kestirmişti. Neo-Çılgınlar tayfasının 1991'deki ilk Körfez Savaşı'ndan beri 'gücünü yitirmiş Irak' projesi üzerinde çalıştıkları, 1996'da Bill Clinton'u savaşa neredeyse ikna ettikleri biliniyor. George W. Bush ise, "Irak'a gidiyoruz" talimatını 2003'teki bilinen gelişmelerden çok önce vermişti.

Nereden mi biliyorum? Bir CIA ajanının anlatımlarından... "Çorbayı komiteye yaptırırsan bozar" diyen Faddis'in anlattıklarından...

Charles S. Faddis 2008 yılında emekliliğini isteyip özel sektöre geçene kadar uzun yıllar CIA'de 'ajan' ve gizli operasyonlarda ajanları yöneten şef olarak çalışmıştı. Şu yakınlarda birbiri ardına iki kitap çıkardı Faddis; "Amerika terör saldırılarına her an maruz kalabilir, içte ve dışta alınan tedbirler çok yetersiz" tezini anlatmak için...

Libya operasyonu başlayıp "Irak'ta yapılan hatalar tekrarlanmasın" diye ortaya atıldığında, Irak'ta yaptıklarını kendi ağzından dinleme fırsatını buldu dünya kamuoyu. İşte o vesileyle, kitaplarında kısmen değindiği Kuzey Irak operasyonuyla ilgili bilgileri de dillendirdi Faddis...

"2002 yılının temmuz ayından 2003 yılı mayısına kadar Kürdistan dağlarındaki CIA üssünün tepe yöneticisi bendim" diyor Faddis. İstihbarat topluyor ve Saddam rejimine karşı örtülü operasyonlar düzenliyormuş başında bulunduğu birim. ('Willful Neglect' kitabında -s. 92-, "Türkler bize hep engel çıkardı" diyor.)

Bir dediği de şu: "En önemli görevlerimizden biri, Iraklı üst düzey komutanları silâhlarını bırakmaya ve 2003 baharında başlayacak işgalin öncesinde saflarımıza katılmaya ikna etmekti." Saddam'dan öylesine korkuyormuş ki komutanlar, ondan kurtulmayı ve Amerikalılar'ın gelmesini arzu etmelerine rağmen, CIA ajanlarının beklediği gibi atak davranmıyorlarmış...

Bu deneyimle, Faddis, 'başkomutan' Barack Obama'ya, "Libya'da başarılı olmak istiyorsan, Kaddafi gidene kadar saldırıları kesmeyeceğini şimdiden ilân et" aklını veriyor 'Savaşa kazanmak için girilir' başlıklı makalesinde.

Madem atalar sözüyle açtık muhabbeti, öyle kapatalım: "Terazi var, tartı var, her şeyin bir vakti var."