6 Şubat 2012 Pazartesi

İncirlik’teki bombalara neden servet ödüyoruz!

ABD’nin İncirlik Üssü’nde tuttuğu nükleer bombalara bir itiraz da kendi halkından geldi. Federal harcamaları inceleyen sivil toplum örgütü POGO, Savunma Bakanı Panetta’ya mektup yazarak “İncirlik’te kriz anında kullanılacak savaş uçağı olmadığı halde 70 kadar bomba tutuluyor” diye isyan etti



NATO çerçevesinde Türkiye’de İncirlik üssünde tutulan nükleer bombalar, ABD’nin kamu bütçesini yakından denetleyen etkili sivil toplum örgütü ‘Project on Government Oversight’ (POGO- Hükümetin Gözetimi Projesi) tarafından mercek altına alındı. POGO Başkanı Danielle Brian, ABD Savunma Bakanı Leon Panetta’ya hitaben yazılan 1 Şubat tarihli mektupta Avrupa’daki NATO üslerinde tutulan 200 kadar B61 tipi nükleer bombanın Amerikan ulusal bütçesine getirdiği 2 milyar dolarlık yükü sorguladı. Brian “İncirlik’te bir saldırı anında bombaları doğrudan hedefe götürebilecek Amerikan savaş uçağı bile yok” diyerek burada bomba tutmanın gereksiz olduğunu savundu.


İncirlik üssü sorunlu
Amerikan hükümetine yakın kaynaklarla çalışmasıyla tanınan POGO’nun mektubuyla, WikiLeaks’ın sızdırdığı ABD Dışişleri’ne ait gizli belgelerin doğruladığı İncirlik’teki nükleer bombaların durumu tekrar gündeme oturdu. Brian mektupta Panetta’ya hitaben “NATO savunma sisteminin parçası olarak 5 Avrupa ülkesindeki 6 üste toplam 200’e yakın B61 bombası tutuluyor. Bombaların ömrünü uzatma projesinin maliyetinin 2.1 milyar dolara yaklaştığını hükümete yakın kaynaklardan öğrendik. Bildiğiniz gibi bu nükleer silahların etkili kullanımı konusunda ciddi sorular var. Özellikle Türkiye’deki İncirlik üssü problemli” dedi.
Atom bilimcileri Robert S. Norris’le Hans M. Kristiensen’in Kasım 2011 tarihli raporuna atıfta bulunan mektupta şu ifadeler yer aldı: “İncirlik Üssü’ndeki 60-70 kadar B61 bombasının büyük bölümü (50 kadarı) ABD uçakları tarafından taşınacak şekilde tasarlandı. Ancak Amerikan Hava Kuvvetleri’nin İncirlik’te savaş uçağı yok. ABD’nin buraya uygun uçakları konuşlandırma talebi Türkiye tarafından reddedildi. Dolayısıyla İncirlik üssü ‘tam NATO pozisyonu’nda değil, ‘yarım pozisyon’ diye tanımlanan durumda. Bir kriz anında Amerikan uçaklarının başka bir üsten İncirlik’e gelerek bombaları alması gerekiyor.
Üsteki diğer 20 kadar bomba Türk F-16A/B uçakları tarafından taşınmak için bekliyor. Fakat Türkiye’nin F-16’larının nükleer başlık taşıma misyonu için sertifikası yok ve nükleer bomba yüklü değiller.”

Maliyet paylaşılsın
Brian, belirtilen sorun gözardı edilse bile olası hedeflerin NATO müttefiği ülkelerdeki üslerden çok uzak mesafelerde olduğunun altını çizerek ‘bağımsız ve başarılı bir operasyonun çok zor olduğunu, bombalamaya giden uçağın havada yakıt ikmali yapmak zorunda kalacağını, geri dönüşü nasıl sağlayacağının ise belirsiz olduğunu’ belirtti. Bombalara ev sahipliği yapan ülkelerin nükleer silahların gerektirdiği güvenlik standartlarına uymadığını kaydeden Brian mektubu şu öneriyle bitirdi:
“NATO üyeler arasında yükün paylaşılması prensibi üzerine kuruldu. Ancak kurulduğundan beri masraflarda aslan payını ABD yükleniyor. Eğer Amerikalı ve Avrupalı liderler nükleer gücün caydırıcı olduğuna inanıyorlarsa ya da ittifakla siyasi bağlarını korumaya kararlılarsa bu silahların giderek artan mali yükünü paylaşmayı kabul etmeliler. Ülkemizin içinde bulunduğu zor finansal şartlarda, ABD tek başına bu silahların korunmasının masraflarının büyük bölümünü ödemekle sorumlu olmamalı.”


Hiroşima’nın 20 katı

Termonükleer B61 bombaları Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana ABD’nin nükleer silah envanterinin çoğunluğu oluşturuyor. Orta ölçekli taktik ve stratejik nükleer bombanın patlama gücü 340 kiloton kapasiteye kadar çıkabiliyor. Bu Hiroşima’ya 1945’te atılan bombanın yaklaşık 20 katı.


Bombalar 10 yılda azaldı

NATO üssü İncirlik’te ABD’ye ait nükleer bombaların sayısı resmi olarak bilinmiyor. WikiLeaks’in sızdırdığı 12 Kasım 2009 tarihli gizli bir Amerikan Dışişleri Bakanlığı raporunda Bakan Yardımcısı Philip Gordon’un, İncirlik’te nükleer silahların mevcut olduğunu belirten bir ifadesi yer alıyordu. “Atomic Scientists” dergisinde Kasım 2011’de Robert S. Norris ve Hans M. Kristensen imzalı bir rapora göre Türkiye ’deki nükleer B61 tipi bombaların sayısı 60-70 arasında ve hepsi İncirlik ’teki ABD hava üssünde bulunuyor. 2001 yılında bu rakam 90’dı. Ankara’da Akıncı ve Balıkesir’de bulunan hava üslerindeki 40 kadar ABD nükleer silahı, buradaki üsler kapatıldığı için İncirlik’e kaydırıldı. NATO’ya 1953’te katılan Türkiye’ye ilk nükleer silahların 1950’lerin sonu 1960’ların başında gönderildiği düşünülüyor.


POGO nedir?

‘Project on Government Oversight’ (Hükümetin Gözetimi Projesi) 1981’de ABD’de kurulan bir sivil toplum örgütü. Federal kurumların, Kongre’nin ve hükümetle iş yapan taşeron firmalarının usulsüzlüklerini inceleyip soruşturuyor. Örgüt ününü 1980’lerde Pentagon’daki usulsüz harcamaları içeriden kaynaklar yardımıyla ifşa ederek kazandı.

3 Şubat 2012 Cuma

Çetin Doğan'dan emekli tümgenerale ilginç suçlama


"Balyoz Planı" davasının tutuklu sanıklarından eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan, savunmasını yapan tutuksuz sanıklardan emekli Tümgeneral Abdülkadir Eryılmaz’ın dava konusu seminerde sunum yapmasına rağmen tutuklanmadığını belirterek, kayrıldığını iddia etti.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada tutuksuz yargılanan emekli Tümgeneral Abdülkadir Eryılmaz’ın savunması alındı.

Eryılmaz, 1. Ordu Komutanlığında 5-7 Mart 2003’te düzenlenen seminere
İstanbul Jandarma Bölge Komutanı olarak katıldığını belirterek, "Emir ve
talimatlar doğrultusunda seminere katıldım. Emir, komuta ettiğim birliklerin
mevcudu, konuşlandığı yerler ve sahip olunan imkan ve olanaklar konusunda
seminerde takdim yaptım" dedi.

"Balyoz"u 2010 yılında medyadan duyduğunu ifade eden Eryılmaz,
"İnternette ses kaydım olduğu söylenince bulup dinledim. Bu kayıt benim
seminerde yaptığım takdimin kaydıdır" diye konuştu.

Hakkındaki Çetin Doğan ile kendisi arasında temas ve anlaşma sağlandığı
iddiasına değinen Eryılmaz, "Kesinlikle aslı astarı olmayan bir iddiadır. Doğan
ile resmi tören ve toplantılar ile seminer dışında gayri resmi bir görüşmem
olmamıştır" şeklinde konuştu.

Kendisine ait olduğu iddia edilen 36 konuşmanın 14’ünün kendisine ait
olmadığını, seminerdeki konuşmasının ve kendisine yöneltilen sorulara verdiği
cevapların yanlış yorumlanarak iddianameye konulduğunu ifade eden Eryılmaz, iddia
edildiği gibi Sabiha Gökçen Havalimanının jandarma tarafından kullanımını gündeme
getirmediğini anlattı.

Seminer esnasında sıkıyönetim ilan edilmesi halinde polisin jandarma
nezaretinde kullanılarak kontrol altında tutulacağını, polisin sağ tandanslı
olduğunu söylediği iddiasına ilişkin olarak da Eryılmaz, çoğu köy çocuğu olan
polisin Anadolu aile yapısı itibarıyla milliyetçi ve muhafazakar olduğunu
söylemeye çalıştığını anlattı.

Eryılmaz, beraatına karar verilmesini istedi.

-Çetin Doğan-

Tutuklu sanık emekli Orgeneral Çetin Doğan da, Eryılmaz ile birlikte
seminere katılan Hanefi Yıldırım’ın tutuklu yargılandığını hatırlatarak, ilk
tutuklanmasının Şubat 2010’da olduğunu söyledi. Doğan, Eryılmaz’ın ifadesinin ilk
kez ne zaman alındığını sordu.

Eryılmaz’ın da talimatla 25 Kasım 2010’da ifadesinin alındığını
belirtmesi üzerine Doğan, "İlk iddianame düzenlendikten sonra ifadeniz alınmış.
İddianamede çok ciddi iddialar var. Kendisiyle temas kurduğum iddia ediliyor. Ama
kendisi sorgulanmıyor. Anlamakta güçlük çekiyorum" diye konuştu.

Doğan, 365 kişinin yargılandığını hatırlatarak, "Sizinle beraber
seminere katılan tutuklanıyor. Sizi hiç çağırmıyorlar. Hakkınızda çok ciddi
iddialar var. Seminerde takdim yapmanıza rağmen 25 Kasım’a kadar ifadeniz
alınmıyor. Açıkça söylüyorum. Siz kayrılmışsınız" dedi.

Eryılmaz’ın "Anlayamadım" sözleri üzerine Doğan, "Birileri sizi
korumuş. Bana mertçe sizi korumuş olan insan ya da insanlar hakkında bir
fikriniz, düşünceniz var mı? Söyleyin" diye sordu.

-Başkan soruyu sordurmadı-

Bunun üzerine Mahkeme Heyeti Başkanı Ömer Diken, Eryılmaz’ın davanın
başından itibaren adının geçtiğini belirterek, "Soruya verilecek cevap yok.
Sorunun mantığı ve hukuki anlamı yok. Soruyu geçelim. Başka soru sorun" dedi.

Bu arada Eryılmaz da, bu soruya cevap vermek istediğini belirterek, "Bu
konuda konuşmam lazım" dedi. Doğan’ın, "İhsan Arslan (eski AK Parti
Milletvekili) ile konuştun mu? Tanıyor musun, görüştün mü?" diye sorduğu
Eryılmaz, Arslan’ı tanımadığını belirterek, "Çok eskiden çalıştığım biri
olabilir mi, bilmiyorum" dedi.

"Beni kimse korumuyor" diyen Eryılmaz, küçük bir yerde yaşadığını,
ifade verdiği dönemde babasının hasta olduğunu belirterek, "Babam ifademin
alındığını bilmeden öldü. Annem böbrek ve kolon kanseri. Bu davadan
yargılandığımı hala bilmiyor. Bana, ’Allah’ın adamı’ derler. Benim kimsem yoktur.
Kimseye sığınmadım. Çetin Doğan ile çalıştım, baba gibi bilirim ama çok yakın
değilim" dedi.

"İhsan Arslan’ı tanıyan şerefsizdir" diyen Eryılmaz, boynunda asılı
sanık kimlik kartını göstererek, "Bunu ben asmadım" dedi.

Başkan Ömer Diken de, konuyu genişletmenin bir anlamı olmadığını,
yargılamanın içeriğiyle ilgili konuşulması gerektiğini belirterek, Doğan’a
hitaben "Cumhuriyet savcıları için ’onu bunu kayırdı’ şeklinde söz söylerseniz,
hakarete girer. İddialarınızı ihbar olarak yaparsanız yasal hakkınızı
kullanırsınız" dedi.

Duruşma, sanıkların savunmalarının alınmasıyla devam ediyor.

Başbakanlık'tan 'şantaj' yalanlaması

Başbakanlık, İstanbul'da 'Başbakanlık Dolmabahçe Çalışma Ofisi'nde 4 Mayıs 2007 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt arasında gerçekleşen görüşmeye dair haberleri yalanladı.
Haberlerde yer alan şantaj iddiasının gerçeği yansıtmadığının belirtildiği açıklamada, "Mesnetsiz iddiaların haber olarak sunulması, kamuoyunu doğru bilgilendirme ilkesiyle de bağdaşmamaktadır. İlgili yayın organlarına karşı her türlü hukuki hakkını mahfuz tutan Sayın Başbakanımız, gerçekle örtüşmeyen bu tür iddiaları esefle karşılamaktadır." denildi.

OYAK ve generaller / Namık ÇINAR

Makam ve memuriyetlerindeki üstünlüklerini, akla gelebilecek her alanda dayatan generaller, o tavırlarını, yetmiyormuş gibi OYAK bağlamında da sürdüre gelmişlerdir, bu güne kadar. Oysa, “oy vermek”, ya da, kimin avucunda olursa olsun aynı miktardaki bir paranın satın alma gücü bakımından“herkes için aynı olması” gibi bir değerlendirmeyle, bir çavuşla bir generalin birlikte kurdukları iktisadi bir organa katılımları da, rütbe ve mesleki güçlerinden bağımsız bir şekilde, böylesine eşit ve adil olması gerekmez miydi?
Fakat ne gezer, burası Türkiye!

Ömürleri boyunca her ay maaşlarının yüzde 10’u takır takır zorla kesilen, çoğu astsubay ve küçük rütbeli subay olmak üzere sayıları 260.000’e varmış bulunan bu üyelerin tasarruflarını, kendi öngörüleri ve çıkarları istikametinde olarak, bir avuç general yönetip durmuştur.

Nitekim, nispi bir özgürleşme ortamını fırsat bilerek, TBMM Dilekçe Komisyonu’na şikayette bulunan kimi astsubaylar, OYAK yönetiminde yeterince temsil edilmediklerini, üyelere kesintileriyle orantılı ve adil ödemeler yapılmadığını, kurumun generallerin kızları, gelinleri ve damatları gibi akrabaları için bir istihdam kapısı hâline geldiğini, hesaplarda doğru dürüst denetim de olmadığını, gidip anlatmışlar sonunda.
AKP, kurulan Meclis Alt Komisyonu’nu çalıştırarak elli senelik gıllıgışlı işleri çıkaracak mı ortaya; yoksa“çarkçı Kemal”e parmak ısırtan tırsmalarla, artık çoğu konuda yaptığı gibi, vaz mı geçecek bundan da; göreceğiz bakalım.

Ve generaller de, 27 Mayıs darbesi esnasında başbakanı ve bakanları asarlarken, “bal tutan parmağını yalar” kaleminden bir yan ürün olarak aradan çıkarttıkları antidemokratik OYAK yasası marifetiyle ele geçirdikleri ayrıcalıklarla, örneğin devletin emekli olurken memuruna ödediği ikramiyenin on katı kadarını bir de bu kurumdan alarak, kendilerine o sıralarda “gazozcu” denmesine tilt oldukları haletiruhiyelerden, şimdi artık aristokratik sınıfsal düzeylere taşınmışlardır, umarım.

Başarılı olup da üyelerini paraya boğuyorsa, bunun için o müesseseye kızılır mı, denebilir. Ne ki, kazın ayağı öyle değil pek.

Birincisi, OYAK’ın piyasada rekabet ederek yer edinen bir ticari kuruluş olduğu sanılmamalıdır. Ne Kurumlar Vergisi’ne tabidir, ne Gider Vergisi’ne, ne Veraset ve İntikâl Vergilerine, ne de Damga Resimlerine; hiçbir şeye.
Gelir ve alacakları ise, devlet mallarının hak ve öncelikleri kapsamındadır. Bunlara karşı duranlar, tıpkı devlet mallarına suç işleyenler gibi kovuşturmaya uğrarlar. Devlet içinde, paralel bir devletten farksızdır.
İkincisi de, aslan payı generallere olacak tarzda, sözde bugün zenginlikler saçıyor görünen OYAK, elli yıldan beri maaşlarından kesintiler yaptığı üyelerin büyük bölümüne sadece üç-beş kuruş paralar ödemekle yetinerek, hepsine yol vermiş bulunmaktadır. Bugüne kadarki binlerce yedek subayın kesintilerine tümüyle el koymuş, zorunlu hizmetleri dolunca ayrılan subay ve astsubayların birikimlerine de, yıllık yüzde beş gibi komik bir faiz işleterek, herkesi kurumdan dışlamıştır.

Kimdir sahibi OYAK’ın ve malvarlığının, bileniniz var mı? İnsanların sırtından palazlandıktan sonra, onları ne hakla kapının önüne koyarlar ki? İnsan hak ettiği hissesini serbest piyasada, örneğin Borsa’da alıp satmak, ya da çocuklarına miras bırakmak istemez mi?

Ortada kapitalistik bir kurum vardır, fakat dönen dümen Sovyetiktir. O organizmayı bugünlere getiren birikimlerin sahipleri, en başından beri sömürülmüşler; yönetimde yer almamış, olup bitenleri denetleyememişlerdir. Şimdi bankalardan cep telefonu mesajıyla dahi kolaylıkla alınabilen “iki maaşlık borç çekme” lütuflarıyla, bir matahmış gibi yıllarca kandırılmışlar, ardından da şutlanmışlardır.

Altmışın üstünde iştiraki bulunan OYAK’ın tüm yatırımları çağdışıdır. Kapalı ekonomiden kurtulunca görüldü ki, en büyük olduğu “otomotiv sektörü”nün, yere göğe koyamadıkları “Atatürk Türkiye’si”ndeki konumu ve konsepti, meğerse “Çavuşesku’nun Romanya’sı”ndaki aynı markanın fabrikası kadarmış.
Kurum kimliğini “vatanperver hizmet bilinciyle çalışmak” şeklinde tanımlayan şirketlerinden biri olan “OYAK Savunma ve Güvenlik Sistemleri AŞ”nin “Danıştay saldırısındaki silinmiş kamera kayıtları rezaleti” orada öylece duruyorken, şimdi bir de kurum içi soyunma odalarına dahi gizli kameralar yerleştirdikleri ortaya çıkmıştır.

Ayrıca, Borçlar, Şirketler ve Ticaret Hukuku’na göre çalışarak para kazanmayı amaçlaması gereken ticari bir işletmenin “yurtseverliği” ne anlamlara gelmekte ve nasıl tezahür etmektedir?

Ve yine “OYAK Teknoloji, Bilişim ve Kart Hizmetleri AŞ”, “Adalet Teşkilâtını Güçlendirme Vakfı”na ait Ankara, İstanbul, Antalya ve Kızılcahamam Hâkim Evlerinin, Otel ve Restoranlarının; ilâve olarak Ankara Yeddiemin Deposu’nun (demek ki yargıçlar da, kurdukları vakıflar eliyle, zora düşmüş borçluların ev ve işyerlerinden icrasına karar vererek kaldırdıkları eşyaların depolanacağı mekânlar işletiyorlar, aynı zamanda. Vay anam vay!) altyapı, sistem ve uygulamalarını yapıyor ve işlemleri tek bir merkezde toplayarak merkezileştiriyor.

Yargıçlar... savcılar... otel odaları... derlenen özel bilgiler... gizli kameralar... Bilmem ki benim aklıma gelenler, sizin de aklınıza geliyor mu?
Kodamanlara sağladığı yan gelir ve ayrıcalıkların yanı sıra, izolasyonları, yolsuzlukları ve paramiliter ögeleri teşvik eden ve karanlık ilişkiler üretmesi olası görünen bu yapıyı tasfiye etmek, demokratikleşmenin kaçınılmazlarından biridir.

Doğan Güreş'ten EŞREF BİTLİS İTİRAFI

Eski Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in şüpheli ölümüyle ilgili ifade veren Doğan Güreş'ten soruşturmanın seyrini değiştirecek bir itiraf geldi.
Güreş'in ifadesinde, Bitlis'in ölümüne neden olan uçak kazasının ardından üretici firmanın tehdidi nedeniyle, 'buzlanma' diye bir ara yol bulduklarını söylediği öğrenildi. 

Eşref Bitlis Jandarma Genel Komutanlığı yaptığı dönemde 17 Şubat 1993'te Diyarbakır'a gitmek için tahsis edilen Kara Havacılık Okuluna kayıtlı uçağın düşmesi sonucu yaşamını yitirmesiyle ilgili yürütülen soruşturmada, soruşturmanın seyrini değiştirecek bir gelişme yaşandı. Olayın tüm detayları incelenmeden 'motor buzlanması' denilerek kapatılan dosya ile ilgili Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Mehmet Özgür'e ifade veren dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, itiraf niteliğinde açıklamalarda bulundu. Kaza olmadan önce görüştüğü Bitlis'e Brüksel'de yapılacak olan NATO toplantısına beraber gitmeyi teklif ettiği ancak Bitlis'in, 'Ben Diyarbakır'a gideceğim, Diyarbakır benim için daha önemli' diyerek geri çevirdiğini söylediği kaydedildi.

DÜŞME SEBEBİ ARAŞTIRILMADI
Bilirkişi raporlarıyla da doğruluğu tartışmalı hale gelen 'motorların buzlanması' iddiasının Güreş'in itiraflarıyla tamamen çürüdüğü ifade edildi. Güreş'in, üretici firmanın "Uçak satmayız" tehdidi karşısında kazada uçak hatası ihtimalini araştırmadıklarını söylediği öğrenildi. Kazada, pilotaj hatasına da rastlayamadıklarını ifade eden Güreş'in, bunun üzerine "buzlanma" gibi bir ara bir yol bulduklarını söylediği öğrenildi. Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısına, ameliyatlı olduğu için kaldığı lojmanında ifade veren Doğan Güreş, şüpheli kazaya şahitlik ettiğini dile getirdiği öğrenildi.

ŞAPKASINI ALIP GİTTİ
Kaza günü, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ile birlikte bir programa gittiklerini söyleyen Güreş'in, uçağın düşme anına da şahitlik ettiğini söylediği belirtildi. Yenimahalle'deki Posta İşletmeleri Merkezinin bahçesine düşen uçağın yanına ilk gidenlerden birinin de kendisi olduğunu anlatan Güreş, Demirel'in enkaz yerine gelmediğini de kaydettiği öğrenildi. Uçağın düşme anına şahitlik eden Demirel'in daha önceden de yaptığı gibi şapkasını alarak gittiği tespit edildi.

ÇİLLİOĞLU'NU TANIMAM BİLE
Tunceli İl Jandarma Alay Komutanı iken loimanında şüpheli bir şekilde ölü bulunan Albay Kazım Çillioğlu ile ilgili Malatya özel yetkili Cumhuriyet Savcısının talimatıyla ifade veren Doğan Güreş'in Çillioğlu'nu tanımadığını söylediği öğrenildi. Savcıların sorusuna cevap veren Güreş'in Çillioğlu'nu hatırlayamadığını ve tanımadığını söylediği belirtildi.

TSK başka, cuntacılar başka... / Hüseyin Gülerce


İkinci Ergenekon davasının tutuksuz sanığı Erol Mütercimler, birkaç gün önce mahkeme salonunda, Ergenekon'un varlığını ilk olarak emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk'ten duyduğunu söyledi.

Ünlütürk'ün kendisine; bu yapının içinde, "Meclis'te her partiden politikacılar olduğunu", bu politikacılar için "biz seçtirirdik" ifadesini kullandığını, ayrıca "önemli valiler var, bize hizmet ederlerdi, bu valilerin içinden çok sayıda politikacı ve senatör çıktı" bilgisini verdiğini anlattı.

Mütercimler'in en çarpıcı ifadeleri ise şunlar oldu:
"Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Kemal Kayacan'ın da bu konuda anlatımları oldu. Bir defasında, 'Sen bizim güçlü olduğumuzu mu düşünüyorsun? Bizden yukarıda öyle bir örgüt var ki sen bizim rütbemizin 'Or' olmasının bir önemi olduğunu mu sanıyorsun?' dedi. Ben de 'Ergenekon' diye bir oluşum duyduğumu, fakat ciddiye almadığımı söyledim. O da, 'O örgütü ciddiye alacaksın, her şeyi tezgâhlayan örgütün adı odur.' diye karşılık verdi."
Demek ki, silahlı kuvvetler içinde, cuntacıların teşkilatlı gücü karşısında, rütbelerin bir önemi yokmuş. İşte anlatmak istediğimiz de tam bu. Şu anda devam eden darbe teşebbüsü davalarında yargılanan, Türk Silahlı Kuvvetleri değildir. Silahlı kuvvetler içindeki cuntacılar, hukuk dışı yapılar sorgulanmaktadır. Hukuk içinde kalmak isteyen generalleri, amiralleri, subayları sindiren, susturan, tasfiye eden yapı ortaya çıkarılmak isteniyor. Ergenekon dostları, onların medyadaki, politikadaki adamları ısrarla bu davaların Türk ordusunu yıpratmak, teslim almak için açıldığını iddia ediyorlar. Bu, davaları itibarsızlaştırmak, yargılamaları engellemek için yürütülen kara bir propagandadır. Ordu, kurum olarak bizim ordumuzdur. TSK'nın yıpranması, sadece düşmanları sevindirir. Ancak içindeki cuntacılık uru alınmadığı sürece, TSK güçlenemeyecek, zaafa uğramaya devam edecektir. Bu kurumun içinde fuhuş çeteleri kurup, şantajlar yapılmasını kim seyredebilir?
Çok önemli bir husus daha var. Askerî mahalde yaşanan şaibeli komutan suikastlarının çoğu askerî yargıda açıklığa kavuşamadı. 

Adana Bölge Jandarma Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz, Tunceli İl Jandarma Alay Komutanı Albay Kazım Çillioğlu, Diyarbakır Bölge Jandarma Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, Mardin Jandarma Alay Komutanı Rıdvan Özden ve Albay Vural Berkay gibi komutanlar askerî mahalde görev başındayken hayatını kaybetti. Yine Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in ölümü de hâlâ akıllarda soru işareti olarak duruyor. Dikkat ediniz, bu ölümlerin hepsi jandarma ile ilgili... 

Önceki gün, çok önemli bir gelişme oldu. İntihar ettiği öne sürülen ve dosyası kapatılan Albay Kazım Çillioğlu'nun mezarından alınan örnekler üzerinde inceleme yapan Adli Tıp Kurumu, raporunu özel yetkili savcılığa gönderdi. Raporda, saç köklerinde arseniğe rastlanan Çillioğlu'nun, kürek kemiğinde kurşun yarası olduğu, kaburgalarında kırık bulunduğu tespit edildi. 

Bir de emekli iken suikasta uğrayanlar var. Mesela Mütercimler'in isimlerini zikrettiği Memduh Ünlütürk 7 Nisan 1991'de, Kemal Kayacan 29 Temmuz 1992'de kurşunlanarak öldürülmüştü. Cinayetleri Dev-Sol üstlenmişti. Kayacan, 1991'de başlayan saldırılar zincirinin altıncı halkasıydı. Güneydoğu'da Asayiş Bölge Komutanlığı yapmış olan emekli Korgeneral Hulusi Sayın, 30 Ocak 1991'de, yine Güneydoğu'da Asayiş Bölge Komutanlığı yapmış emekli Korgeneral İsmail Selen 23 Mayıs 1991'de öldürüldü. Aynı gün, Adana Jandarma Bölge Komutanı Tümgeneral Temel Cingöz de Adana'da vuruldu. 13 Ekim 1991 günü Genelkurmay 2. Başkanlığı yapmış emekli Orgeneral Adnan Ersöz öldürüldü. Bu cinayeti de Dev-Sol üstlendi. 

Bu insanlar, TSK içinde neyi savunuyorlardı ki, taşeron silahlı örgütler marifetiyle devre dışı bırakıldılar?
Tünelin sonundaki ışık göründü diye ısrar ediyorum. Karanlık koyulaştığında şafak sökmüyor mu?

‘Oyak vergisini ödüyor!’

Coşkun Ulusoy: Milli Savunma Bakanlığı’nın vesayeti altında olan idari kuruluş değiliz

‘Oyak vergisini ödüyor!’ Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının yardımlaşma ve emeklilik fonu olan OYAK’la ilgili iddialar, TBMM Dilekçe Alt Komisyonu’nda masaya yatırıldı. İddialara tek tek yanıt veren OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy, “Milli Savunma Bakanlığı’nın vesayeti altında olan idari kuruluş değiliz. Hiyerarşik denetim altında değiliz. Üyelerimiz orada çalışıyor ama TSK’nın parçası değiliz. Askeri holding değiliz” dedi. OYAK’ın her toplantısına Sayıştay denetçisinin katıldığını ve vergisini verdiğini belirten Ulusoy, rütbe esasına göre prim ödendiği iddialarının doğru olmadığını savundu. Ulusoy, OYAK’ta general kızlarının işe aldığı iddialarıyla ilgili olarak ise “General kızlarının, yakınlarının işe alındığı iddiaları doğru değil. İnsan kaynağı temininde objektif esaslar olup, herhangi bir zümre veya kişiye ayrıcalık yapılmıyor” diye konuştu. Ulusoy’un açıklamaları şöyle:

OYAK’IN PARASI YOK: OYAK’ın kendi tüzel kişiliğine ait parası, varlığı yok. Üyelerin havuza koyduğu birikimleri yönetiyoruz, bütün paralar üyelerin üzerinde.

VERGİ ÖDÜYORUZ: OYAK için ‘vergi ödemiyor’ diyorlar. Kurumlar vergisine tabi değildir ama stopaja tabidir. İştirakler bize parayı verirken stopajı kesip öyle verir. Son 5 yılda 15.5 milyon lira KDV ödedik. ÖTV, emlak, belediye vergi harçları hepsini ödüyoruz.

ORGENERAL FAZLA PRİM ÖDÜYOR: OYAK’ın 268 bin 112 üyesi var. Kıdemli başçavuş 16 bin 840 lira aidat yatırmış, hesabında 214 bin lira var. Kıdemli albay 20 bin küsur ödemiş 271 bin lira var. Orgeneral 642 bin lira alıyor doğrudur ama 40 küsur yıl katkıda bulunmuş. Prim miktarlarının rütbeyle alakası yok. Astsubaylar 30 yılı geçmiyor ama bir orgeneral 40 yılı geçiyor.

FRANSA’DA SESSİZ DİPLOMASİ: Avrupa’ya ve ABD’ye yatırım yapabiliriz, yapmalıyız. Ki bugün Fransa’daki gelişmelerle ilgili ortaklarımız da etkin bir şekilde çalıştı. Bunları gürültüyle değil, sessiz diplomasiyle götürdük. Bu yöntemin daha şık olduğunu düşünüyorum.

Orduevleri sivillere de açılacak mı? / Murat Çelik

Yakında, mevzuatta yapılacak bir düzenleme ile orduevlerinin imkan ve hizmetlerinden siviller de yararlanabilecek.

Ankara’da, hükümet çevrelerinden gelen son ‘hazırlık’ haberi bu.

Konuştuğum bazı isimler, bu konudaki çalışmanın henüz başında olunduğunu söylediler.

Ve şu anda düşünülenin; uygulamaya, ‘bakanlar’dan başlanması, ardından da aşama aşama; milletvekilleri ve diğer sivil devlet memurları ile devam edilmesi olduğunu...

Yani görünen o ki; orduevlerinin kapıları yakında, ilk olarak ‘bakanlar’a açılacak.

Ve tabii bakanların aile fertleri ile misafirlerine de...

***


Son dönemde gazetelerde yer alan, “Orduevlerinde yeni düzenleme” başlıklı haberleri okumuşsunuzdur.

Detaylarını, uzun uzun tekrar etmeyeceğim...

Özeti;

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) orduevi, askeri gazino ve eğitim tesislerinde artık, ‘subay’, ‘üstsubay’ ve ‘genel’ ayırımı yok.

Hedef; (yayınlanan emirde belirtildiği ifade ile)

“Orduevleri, askeri gazinolar, sosyal tesisler ve TSK özel, özel/yerel, yerel ve kış eğitim merkezlerinde statü farklılıklarının etkisinin en aza indirilerek tesislerden azami ölçüde yararlanılması...”

***


‘Subay Orduevi’ ‘Astsubay Orduevi’ ayrımı halen devam ediyor ama artık mesela ne oluyor biliyor musunuz?

Şimdi...

Bir orduevinin yemek salonunu düşünün...

Bütün masalar dolu... Köşede, büyükçe (genelde de yuvarlak) bir masa ise boş. Üzerinde ‘General Amiral’ yazıyor.

Salon, dediğim gibi (o masa hariç) tamamen dolu.

Yemeğe gelen ya da gelmek için rezervasyon yaptırmak üzere arayan diğer personele, “Yer yok” cevabı veriliyor ama o masa boş tutuluyor.

Bir general ya da amiralin misafirleriyle birlikte gelmesi ihtimaline karşı...

Bugüne kadarki uygulama bu şekildeydi.

Şimdi ise o masanın da diğerlerinden bir farkı kalmadı. Olay bu...

Önce rezerve ettiren ya da gelen, oturup yemeğini yiyebiliyor artık.

Yani eğer daha önce geldi ya da rezervasyon yaptırdıysa; bir teğmen yemeğini yerken, bir general ya da amirale “Kusura bakmayın, doluyuz, yerimiz yok” denebiliyor.

***


Orduevleri, askeri gazinolar ve sosyal tesislerden kimlerin faydalanabileceğinin listesi, 20 Ağustos 2000 tarihli yönetmeliğin 3’üncü bölümünün 10’uncu maddesinde yer alıyor.

İktidar kulislerinde konuşulanlara bakılırsa, işte o listede yakında önemli bir değişiklik yapılacak.

Ve yapılacak o düzenlemeyle, artık ailesinde TSK mensubu bulunmayan bir sivil de, kendi ailesi, yakınları ya da konuklarıyla birlikte askeri tesislerden faydalanabilecek.

Tabii, tüm bu haberlerde, genel olarak ‘orduevleri’ ifadesi kullanılıyor ama planlanan bu yeni uygulama TSK bünyesindeki diğer sosyal tesisler için de geçerli olacak.

Dediğim gibi, ‘yeni dönem’ tam olarak hangi tarihte başlayacak henüz belli değil.

Konunun ilgilileri şimdilik, “Yakında” demekle yetiniyor.

Aynı ilgililere sorduğum şu soruya ise sanırım yine şimdilik net bir yanıt alamadım:

“Pekiyi, bu çalışma, TSK İç Hizmet Yönetmeliği’nde yer alan ‘saç, sakal, kılık, kıyafet’ ile ilgili bölümlerde yeni bir düzenlemeyi de içeriyor mu? Bu başlıklarda da bir değişiklik düşünülüyor mu?..”

Bu sorunun bulacağı yanıt önemli çünkü hepimiz çok iyi biliyoruz ki, konu asıl bu boyutuyla tartışılacak kamuoyunda.

Başbuğ İddianamesi TAMAMLANDI

Başbuğ hakkındaki iddianamenin, 13.Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam eden İnternet Andıcı davasıyla birleştirilmesi talep edildi.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 15’i tutuklu toplam 29 sanıklı İnternet Andıcı Davası’nın 9 Şubat’ta görülecek 51. duruşmasında Başbuğ da hakim karşına çıkacak.
Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Cihan Kansız tarafından hazırlanan iddianamede Başbuğ tek şüpheli olarak yer aldı.
İstanbul Başsavcı Vekili Fikret Seçen tarafından onaylanan iddianame, İstanbul 13.Ağır Ceza Mahkemesi’nde gönderildi.
39 sayfalık iddianamede Başbuğ’un ‘Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet ve ‘Ergenekon terör örgütü yöneticisi olmak’ suçundan 15 yıldan 22,5 yıla kadar hapsi istendi. İnternet andıcı davasında 15’i tutuklu 29 sanık yargılanıyor.
 
YAŞAR BÜYÜKANIT SORUŞTURMASI SÜRÜYOR
Öte yandan, internet andıcıyla ilgili soruşturmanın devam ettiği belirtildi. Savcı Kansız’ın bazı isimler hakkında inceleme yaptığı, bu isimler arasında eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın da bulunduğu kaydedildi.
İlker Başbuğ, 5 Ocak 2012’de geldiği Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’nde savcı Kansız’a 7 saat ifade vermişti. Ardından TCK’nın 314/1. maddesi gereğince “örgüt yöneticiliği’’ ve 312/1. maddesi gereğince de ‘’cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs’’ suçlarından tutuklanması istemiyle nöbetçi hakim Vedat Dalda’ya sevk edilmişti. Başbuğ 6 Ocak’ta 00:30 sularında tutuklanmıştı.
 
22 SANIKLI DAVA BİRLEŞTİ
Başbuğ’un avukatı İlkay Sezer tarafından daha sonra yapılan itirazlar ise reddedilmişti. İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti red gerekçesinde “Başbuğ’un soruşturma aşamasındaki tutum ve davranışları dikkate alındığında, delillere etki etme ve karartma şüphesinin bulunduğu” ifadeleri yer almıştı.
Mahkeme Yüce Divan talebiyle ilgili de red kararı vermişti. 1. Ordu eski Komutanı Orgeneral Hasan Iğsız ile Eğitim ve Doktrin Komutanlığı (EDOK) Komutanı Orgeneral Hüseyin Nusret Taşdeler’in de aralarında bulunduğu 22 sanıklı İnternet andıcı davası ile firari sanık Bedrettin Dalan ile emekli Albay Dursun Çiçek’in de aralarında bulunduğu 7 sanıklı ‘İrtica ile Mücadele Eylem Planı’ davası birleşmişti.
Ergenekon davalarına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada internet andıcı ile ilgili ifade veren tutuklu subaylar, emir komuta zinciri çerçevesinde İlker Başbuğ’u işaret ederek emri kendisinden aldıklarını belirtmişti. Bu ifadeler üzerine mahkeme suç duyurusunda bulunmuş ve Başbuğ hakkında savcı Cihan Kansız tarafından soruşturma açılmıştı. Başbuğ savunmasında internet andıcının emekli Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt döneminde hazırlandığını işaret etmişti.

2 Şubat 2012 Perşembe

'O tarihte İsrail'de tatbikattaydım'

Tuğamiral Şafak Yürekli, ''EGAYDAAK Çalışma Grubu'' kapsamında Marmaris Aksaz’da düzenlenen toplantıya katılmadığını belirterek, toplantının yapıldığı tarihte İsrail Hayfa’da tatbikatta olduğuna dair fotoğrafları mahkemeye sundu


'O tarihte İsrail'de tatbikattaydım' Balyoz Davası’nda savunma yapan tutuklu sanık Tuğamiral Şafak Yürekli, ’Suga Harekat Planı’ kapsamında 3 Ocak 2003 tarihinde Marmaris Aksaz’da yapıldığı iddia edilen toplantıya katılmadığını belirtti. Sanık Yürekli, iddia edilen tarihte TCG Giresun Fırkateyni’nin Gemi Komutanı olarak İsrail-Türkiye ve ABD’nin 30 Aralık 2002- 3 Ocak 2003 tarihleri arasında ortaklaşa icra ettiği Relaint Mermaid-V tatbikatı (Güvenilir Denizkızı) kapsamında ev sahibi ülke olan İsrail’de olduğunu söyledi. Sanık Yürekli, kaptanı olduğu geminin İsrail Hayfa Limanı’ndaki fotoğraflarını ve dönemin İsrail Büyükelçisi Feridun Sinirlioğlu’yla çekildiği fotoğrafı mahkemeye delil olarak sundu.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Balyoz Davası’nda savunma yapan Tuğamiral Şafak Yürekli, hakkındaki iddiaları reddetti. 166 gündür dava kapsamında tutuklu bulunduğunu belirten sanık Yürekli, 5-7 Mart 2003 tarihinde 1. Ordu Komutanlığı’nda düzenlenen seminere katılmadığını söyledi. ’Balyoz’ ve ’Suga’ gibi planların isimlerini ilk kez medyadan duyduğunu anlatan sanık Yürekli, "Bu sözde planlara yönelik hiçkimseden emir veya görev almadım. Kimseye de emir vermedim" dedi.
Dijital komploya maruz kaldıklarını söyleyen sanık Yürekli, "İddianamede Müzahir Personel Listeleri’nin hiçbirisinde, davada bulunan hiçbir dijital verinin imza blogunda, yazan veya son kaydeden olarak üst verilerinde kullanıcı dosya yollarında ismimin bulunmadığı konusunda özellikle dikkatiniz çekmek istiyorum. Buna rağmen ortaya konan gerçek dışı ve temelsiz iddialar almış olduğum terbiye, şanlı Türk sancağı üzerine ettiğim askerlik yemini, demokratik hayat görüşüm, ilkelerim ve meslek ahlakımla hiç bağdaşmadığından polis tutanakları ve çelişkilerle dolu iddianamede üzerime atılı tüm suçlamaları şiddetle reddediyorum" dedi. 1. Balyoz Dava dasyası içinde yer alan ’Amiral Listesi’ ve ’Öncelikli ve Özellikli Görevlendirme Listesi’nde isminin geçmesine rağmen o dönem soruşturmaya çağrılmadığına dikkat çeken sanık Yürekli, "Şimdi ne değişti ya da aleyhime hangi hukuki delil bulundu da ben suçlandım? Donanma Komutanlığı’nda çıktığı belirtilen dijital verilere ilişkin yeni iddiaların iftira olduğunu yani suçsuzluğumu daha soruşturma aşamasında hukuki belge ve onu destekleyen fotoğraflarla ispat etmeme rağmen tutuklandım" ifadelerini kullandı.

"ÖZDEN ÖRNEK TARAFINDAN DONANMA KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEME’SİNE VERİLDİM"

"Tutuklanmam sizce adil midir?" diye soran sanık Yürekli, "Yarbay rütbesindeyken dönemin Donanma Komutanı olan tutuklu sanık emekli Oramiral Özden Örnek tarafından 2002 yılında idari bir faaliyet nedeniyle Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ne verildim. Yargılandım ve 2005 yılında da beraat ettim. 2002 yılı Mart ayında beni mahkemeye veren Özden Örnek’in kendi hazırladığı iddia edilen ’Amiral Listesine’ aynı yılın ekim ayında, Askeri Mahkeme’de yargılama sürecim devam ederken, başarılı personel nitelendirmesi ile sözde ödül kapsamında dahil etmesi çok ciddi bir tezat değil midir?" dedi.

"250 PERSONEL ŞAHİTTİR"

Suga Planı çerçevesinde "EGAYDAAK Çalışma Grubuna" dahil olduğu ve bu çerçevede 3 Ocak 2003 tarihinde Marmaris Aksaz’da bir toplantı yapıldığının iddia edildiğini anlatan sanık Yürekli, bu toplantıya katılmadığını ifade etti. Sanık Yürekli, "Marmaris Aksaz’da toplantının yapıldığı iddia edilen 3 Ocak 2003’de, TCG Giresun Fırkateyni’nin Gemi Komutanı olarak İsrail-Türkiye ve ABD’nin 30 Aralık 2002- 3 Ocak 2003 tarihleri arasında ortaklaşa icra ettiği Relaint Mermaid-V tatbikatı (Güvenilir Denizkızı) kapsamında ev sahibi ülke olan İsrail’in Hayfa Limanı’ndaydım, yani yurtdışında bulunmaktaydım. Aynı gün öğleden sonra da Hayfa’dan Türkiye’ye geri dönerek gemimle Doğu Akdeniz’de seyir halindeydim. Buna o tarihte komutanı olduğum fırketeynin 250 personelininm de şahittir" dedi. Sanık Yürekli, "O tatbikatta İsrail’de bulunan gemimde verilmiş olan resepsiyonda dönemin İsrail büyükelçisi Sayın Feridun Sinirlioğlu ile birlikte çektirdiğimiz fotoğrafı ve tatbikat süresinde Hayfa-İsrail’de çekilmiş diğer fotoğrafları mahkemeye sunuyorum" dedi. Sanık Yürekli, kaptanı olduğu geminin İsrail Hayfa Limanındaki fotoğrafını ve resepsiyonda dönemin İsrail Büyükelçisi Feridun Sinirlioğlu ile çekildiği fotoğrafı mahkemeye sundu.

"MASUMİYETİMİ HAYKIRIYORUM"

"Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın yetişmiş insan gücü yok edilmeye çalışmaktadır" diyen sanık Yürekli, " Bu kapsamda Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na yapılan bu komplonun Cumhuriyet tarihimizin en büyük tasfiye hareketi olduğu, bu ülkede yaşayan herkes tarafından rahatlıkla görülebilmektedir. Bunları gördükçe bir denizci olarak ekmeğini yiyerek büyüdüğüm ve çocuklarıma da onun ekmeğini götürdüğüm kurumum Deniz Kuvvetlerinin adına içim sızlıyor ve kahraoluyorum. Gönülden inanıyorum ki TSK’yı itibarsızlaştırmak isteyen bu alçak komplo çetesi ve onun her seviyesindeki işbirlikçileri gelecekte bir gün mutlaka Türk Adaletinin mahkeme salonlarında sanık olarak yargılanacaklardır" dedi. "Tüm hayatını şerefi için yaşamış bir subay olarak masumiyetimi haykırıyorum" diyen sanık Yürekli, "Aziz vatanıma ve TSK’ya gönülden bağımla, demokrasi anlayışımla bağdaşmayan iftiradan öteye gidemeyen bu iddiaların tamamını reddediyorum" şeklinde konuştu.
Sanık Yürekli tahliyesini ve beraatini isteyerek sözlerini tamamladı.

ZİYA GÜLER DE SAVUNMA YAPTI

Tutuklu sanık Korgeneral Ziya Güler ise kendisinin hazırlamadığı sahte dijital verilerden dolayı yaklaşık 6 aydır tutuklu yargılandığını belirtti. Yargılamaya konu olan dijital belgelerin kimin, ne zaman ve hangi bilgisayarlarda oluşturduğuna dair bir bilginin bulunmadığını aktaran sanık Güler, "Benim kullandığım bilgisayarlarda bu planlar oluşturulmamış. İradem dışı hazırlanan metinlerde benim ismim bulunuyor ve ben bu sebeple yargılanıyorum" dedi. İddianamede kendisine isnat edilen İstihbarat Başkanlığı Faaliyetlerini yeniden düzenlemesi için dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına’dan emir aldığı iddialarını kabul etmeyen Güler, "Fırtına Hava Kuvvetleri Komutanı olduğunda ben İstihbarat Başkanlığı görevine getirileli henüz 6 ay olmuştu. Fırtına, benim görev yerimi değiştirdi. Ankara dışına tayin oldum. Madem bana bu kadar önemli bir görev verecekti niçin göreve gelmesinini hemen ardından benim tayinimi çıkardı" şeklinde konuştu. Duruşma sanık savunmalarının alınmasıyla devam ediyor.

Tolon, CD ve Dolmabahçe / Nazlı Ilıcak

Emekli Orgeneral Hurşit Tolon'un ismi son günlerde gene gündeme geldi. Konu, Dolmabahçe toplantısında Tayyip Erdoğan'ın dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'a aktardığı iddialarla ilgili. 27 Nisan (2007) e-muhtırasından bir süre sonra (4 Mayıs 2007'de) Erdoğan ile Yaşar Büyükanıt, Dolmabahçe'de buluştular. Orada, bugün artık muhtevası yavaş yavaş belli olan gizli bir konuşma cereyan etti. Tayyip Erdoğan'ın o toplantıda, Hurşit Tolon'dan ele geçirildiği belirtilen bir CD içeriğini Büyükanıt'a aktardığı ileri sürülüyor. O CD'de, Büyükanıt'la ilgili her türlü bilgi mevcut. Hastalığına ilişkin ayrıntılar ya da eşinin yaptığı harcamalar da buna dahil. Tayyip Erdoğan, belli ki, Büyükanıt'a "Kime güvenerek yola çıkıyorsunuz. Bunlar sizin altınızı oyuyor" demek istiyor.

Buna mukabil, Hurşit Tolon baştan beri bu CD'ye sahip çıkmadı. Avukatının açıklamasına göre, "Oğlunun şahsi konutunda, onun yokluğunda, kapısının kilidi çilingir yoluyla açılarak, hukuka aykırı arama neticesinde bu CD'nin elde edildiği ileri sürülmekle birlikte, söz konusu Elba marka CD'ye arama tutanaklarında da yer verilmemektedir."

Avukatın açıklamalarının doğru olup olmadığını anlamak kolay. Eğer gerçekten arama tutanaklarında bile bu CD'ye yer verilmemişse ve oğlunun konutuna çilingir marifetiyle girilip, hiç kimsenin bulunmadığı bir mekânda arama gerçekleşmişse, elbette CD'nin bir geçerliliği yoktur. En azından Hurşit Tolon'a mal edilemez. O takdirde asıl sahibi aranmalıdır.

Tolon'la ilgili bir tespitim daha var. Kendisi, 10 Ocak 2012'de ikinci defa tutuklandı. Oysa 6 Şubat 2009'da tahliye edilmişti. Aradan 3 yıl geçmesine rağmen kaçma ya da delilleri karartmaya yönelik hiçbir eylemi olmadığı gibi, her duruşmaya da muntazaman gelen bir sanığın, neden tekrar birdenbire tutuklandığını da sormak gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, somut olgulara dayanmayan tutuklamalar sebebiyle ülkemizi defalarca mahkûm ettiği unutulmamalıdır.

Susamak Askerliği Bozar mı?

İsmail Danış, askerde nöbette iken kuleye çıkarak su içmek istedi. Düşünce felç kaldı. AYİM önce ‘insani ihtiyaç gidermek istedi’ dedi ve ‘malul’ sayılmasına karar verdi.
Halk arasında “asker üşümez, asker acıkmaz, susamaz, yorulmaz” söylemi yargıya da sirayet etti. Susadığı için kule nöbetçisi arkadaşının yanına çıkan Piyade er İsmail Danış, dengesini kaybederek 2.5 metre yükseklikten düştü ve yatalak kaldı. Askeri Yüksek İdare mahkemesi (AYİM) önce Danış’ın “beşeri ihtiyaçları” bulunduğunu, susuzluğunu gidermesinin onun askerlik hizmetiyle bağını kesmeyeceği kararı verdi. Karar düzeltme talebi yapıldığında ise tam tersi hüküm kurarak, beşeri ihtiyaçları karşılamanın askerlik ilişiğini kestiğine hükmetti.

Su almak için çıkarken düştü

Mardin Nusaybin’de bulunan 2. Hudut Tabur Komutanlığı’nda vatani görevini yapan er İsmail Danış’ın başına gelenler askeri yargının da kafasını karıştırdı. Danış ile birlikte M.G ve N.Ç 197 numaralı nöbet yerinde saat 2-6 nöbeti için görevlendirildi. Aynı nöbet yerindeki kule için M.G, mevzi için de İsmail Danış ve N.Ç görevlendirildi. İlerleyen saatlerde İsmail Danış susadı ve kuledeki arkadaşına seslenerek suyunun olup olmadığını sordu. Olumlu yanıt alınca da silahını kulenin dibine bırakarak yukarı tırmandı. Ancak dengesini kaybederek 2.5 metre yükseklikten düştü.

Nöbette su içmek beşeri ihtiyaç

İsmail Danış önce Diyarbakır Asker Hastanesi’ne oradan da GATA’ya sevk edildi. Tedavinin ardından “askerliğe elverişli değildir” kararı verilerek terhis edildi. Danış’ın ailesi oğullarının “vazife malulü” sayılması için SGK’ya başvurdu. SGK yanıt vermeyince de AYİM’e gitti. AYİM 3. Daire, nöbet süresinin uzunluğuna dikkat çekerek, “4 saat süreli nöbet esnasında su içmek de beşeri bir ihtiyaçtır. Su içmek amacı ile yan nöbet yerinde yer alan kuleye çıkılması, kuleye çıkış sırasında silah ve tesisatın bırakılmış olması hizmetle olan bağın kesilmesini gerektirmez” dedi.

1. Karar: Vazife malulü sayılmalı

14 Temmuz 2011 tarihinde oy çokluğuyla verilen kararda şöyle denildi: “Kule nöbetçisinden su ihtiyacının giderilmesiyle davacının dengesini kaybederek düşmesi maluliyetin hizmet esnasında ve hizmetten dolayı meydana gelmiştir. Sakatlanmanın asayiş korunmasına yönelik olarak yapılan faaliyetten dolayı meydana gelmediği kabul edilse bile nöbet hizmeti esnasında beşeri bir ihtiyaçtan olan su içmek için aynı nöbet yerinde bulunan diğer nöbetçisinin yanına gidilmesi ve kuleden dengesinin kaybedilmesi sonucu düşme olayının vazifeden doğduğunun kabulü gerekir. Aksine işlem hukuka aykırı bulanarak iptaline karar verilmiştir.”

2. Karar: Askerliği bozuldu

SGK karar düzeltme talebinde bulundu. İlk kararında Danış’ın askeri vazife nedeniyle malul kaldığı ve kendisine malullük aylığı bağlanmasını isteyen Daire, ikinci kararında bu görüşü değiştirdi. AYİM, 1 Aralık 2011 tarihinde verdiği kararda “Davacının yaralanarak malul hale gelmesinde vazifenin sebep ve tesirinin bulunmadığı, malul hale gelmesinin davacının emir ve talimatlara aykırı hareketinden ileri geldiğine karar verildi” denildi.

Asker adam kuleden de düşmez!

Öte yandan İsmail Danış hakkında kuleden düştüğü için “disiplin soruşturması” açıldığı da ortaya çıktı. Danış hakkındaki davanın zaman aşımı nedeniyle Disiplin Mahkemesince düşürüldüğü kaydedildi.

Soruşturma sırası Büyükanıt'ta

Savcılık harekete geçti
Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcıvekilliği, 27 Nisan 2007’de Genelkurmay Başkanlığı internet sitesinden yayınlanan “e-bildiriyle” ilgili soruşturma başlattı.

Savcılığın, dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile birlikte görev yapan kuvvet komutanlarının ifadesine başvurması bekleniyor. Savcılık, cumhurbaşkanlığı seçim sürecindeki krizin perde arkasını da araştıracak. Savcılık, 28 Şubat süreci ile ilgili soruşturmasını sürdürürken, 27 Nisan e-bildirisiyle ilgili yapılan suç duyurularını dikkate alarak ayrı bir soruşturma başlattı. “e bildiri” ile ilgili Türkiye genelinde yapılan suç duyuruları Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcıvekilliği’nde birleştirildi. 2012/317 esas sayılı soruşturma numarası ile başlatılan tahkikat kapsamında savcılığın, “Bizzat ben kaleme aldım” diyen dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile kuvvet komutanlarının ifadesine başvurması bekleniyor. 27 Nisan soruşturmasını, 12 Eylül darbesiyle ilgili iddianameyi hazırlayan Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Kemal Çetin yürütüyor. Savcı Çetin, Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesindeki e-bildirinin kimin talimatıyla yayınlandığını ve cumhurbaşkanı seçim sürecinde yaşanan 367 oy krizinin perde arkasını da araştıracak.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk tur oylamasına son anda katılmayacağını açıklayan dönemin Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu ve DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar’ın herhangi bir baskıya uğrayıp uğramadığı da araştırılacak. Savcılık, İstanbul Özel Yetkili Savcılığı’ndan, “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” başta olmak üzere, 27 Nisan dönemine ait belgeleri de isteyecek.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Saç kökünde arsenik, kürek kemiğinde kurşun yarası...


Saç kökünde arsenik, kürek kemiğinde kurşun yarası... Lojmanında ölü bulunan ve “intihar ettiği” öne sürülen eski Tunceli Jandarma Alay Komutanı Albay Kazım Çillioğlu'nun mezarından alınan örnekler üzerinde inceleme yapan Adli Tıp Kurumu, raporunu özel yetkili savcılığa gönderdi. Raporda, saç köklerinde arseniğe rastlanan Çillioğlu'nun, kürek kemiğinde kurşun yarası olduğu öngörülen delik ile kaburgalarında kırık olduğu tespit edildi.

Tunceli Jandarma Alay Komutanlığı görevini yürüttüğü 1994 yılında lojmanında ölü bulunan Kazım Çillioğlu'nun intihar ettiği ileri sürülmüştü. Albay Kazım Çillioğlu'nun mezarını açtıran Malatya Özel Yetkili Başsavcı Vekili Özden Doğan, soruşturma kapsamında 150'nin üzerinde kişinin ifadesine başvurdu.

Savcılık talimatıyla, Çillioğlu'nun Düzce'deki mezarından alınan örneklere ilişkin incelemelerini tamamlayan Adli Tıp Kurumu da, hazırladığı raporu Malatya Özel Yetkili Savcılığı'na gönderdi. Raporda, “Kazım Çillioğlu'nun kafatasındaki saç köklerinde arseniğe rastlandığı, kürek kemiğinde kurşun yarası olduğu öngörülen delik, kaburgalarında kırılma olduğunun belirlendiği” bildirildi.

Bu arada, soruşturma kapsamında savcılık talimatıyla dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş'in Ankara'da nöbetçi savcı tarafından ifadesinin alındığı öğrenildi.

Gökhan Çillioğlu

Albay Kazım Çillioğlu'nun oğlu Gökhan Çillioğlu, bu davayı birçok kez gündeme getirdiklerini anımsatarak, 1994 ile 1997 yılları arasında, ciddi anlamda bir soruşturma yapılması için belli kurumlara başvuruda bulunduklarını söyledi.

12 Eylül referandumu sonrasında sivil yargının askeri soruşturmaya bakmasının gündeme geldiğini ve bunun önlerini açtığını ifade eden Çillioğlu, “Aile olarak her zaman aynı inançtayız. Babamın hiçbir zaman intihar edeceğine inanmıyoruz. Mezar açıldığı zaman babamın kabrinin başındaydım. Kemiklere savcının uygun gördüğü şekilde dokunmadık. Sadece görebildiğimiz kadarıyla kürek kemiğinde delik, sağ kaburgalarında da kırıklar vardı. Biz bu konuyu soruşturmanın gizliliği açısından paylaşmadık. Adli Tıp Raporunu bekledik” dedi.

Olay

Tunceli Jandarma Alay Komutanlığı görevini yürütürken 1994 yılında lojmanında ölü bulunduktan sonra dış otopsisi yapılarak “intihar ettiği” sonucuna varılan Kazım Çillioğlu ile ilgili soruşturma dosyası, oğlu Gökhan Çillioğlu'nun müracaatı üzerine yeniden açılmıştı.

Gökhan Çillioğlu, 2010 yılı sonunda savcılığa başvurarak babasının suikast sonucu öldürüldüğünü ileri sürmüştü. Ailenin başvurusu üzerine Erzurum'a gönderilen dosya, savcılık incelemesinin ardından görevsizlik kararı verilerek Malatya'ya gönderilmişti.

Malatya Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında, olayın yaşandığı tarihte Tunceli Valisi olan Atıl Üzülgen ile çok sayıda kişinin ifadelerine başvurulmuştu.

Genelkurmay, Türk Silahlı Kuvvetleri personel mevcutlarını açıkladı

Genelkurmay Başkanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri personel mevcutları hakkında açıklama yaptı. Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde toplam 506 bin 892, Jandarma Genel Komutanlığı'nda 208 bin 869, Sahil Güvenlik Komutanlığı'nda ise 5 bin 392 personelin görev yaptığı vurgulandı.
 
Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinden yapılan yazılı açıklamada Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde 329, Jandarma Genel Komutanlığı'nda 33, Sahil Güvenlik Komutanlığı'nda ise 2 general/amiral bulunduğu belirtildi. 

Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde 33 bin 762, Jandarma Genel Komutanlığı'nda 5 bin 490, Sahil Güvenlik Komutanlığı'nda ise 594 subayın görev yaptığı belirtilen açıklamada Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde 71 bin 444, Jandarma Genel Komutanlığı'nda 22 bin 583, Sahil Güvenlik Komutanlığı'nda ise bin 401 astsubay bulunduğu belirtildi. Açıklamada, Jandarma Genel Komutanlığı emrinde 24 bin 423 uzman jandarmanın görev yaptığı vurgulandı. 

Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde 34 bin 143, Jandarma Genel Komutanlığı'nda 6 bin 764, Sahil Güvenlik Komutanlığı'nda ise 2 bin 589 uzman erbaşın bulunduğu belirtilen açıklamada, hiçbir kurumda sözleşmeli er/erbaş bulunmadığı bildirildi. 

Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde 139 bin 678, Jandarma Genel Komutanlığı'nda 59 bin 293, Sahil Güvenlik Komutanlığı'nda ise 2 bin 586 uzman personel bulunduğu aktarılan açıklamada, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde 7 bin 538, Jandarma Genel Komutanlığı'nda 804, Sahil Güvenlik Komutanlığı'nda ise 21 yedek subay bulunduğu hatırlatıldı. Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde 310 bin 461, Jandarma Genel Komutanlığı'nda 145 bin 6, Sahil Güvenlik Komutanlığı'nda ise bin 899 erbaş/erin görev yaptığı vurgulanan açıklamada; Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde toplam 317 bin 999, Jandarma Genel Komutanlığı'nda 145 bin 810, Sahil Güvenlik Komutanlığı'nda ise bin 920 yükümlü personel bulunduğu kaydedildi. 

Açıklamada Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde toplam 457 bin 677, Jandarma Genel Komutanlığı'nda 205 bin 103, Sahil Güvenlik Komutanlığı'nda ise 4 bin 506 askeri personel bulunduğu ifade edilen açıklamada Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde 49 bin 215, Jandarma Genel Komutanlığı'nda 3 bin 766, Sahil Güvenlik Komutanlığı'nda ise 886 sivil memur/işçi çalıştığı bildirildi.

Türkiye Fransa’yı füzelerle mi acıtacak / Lale Kemal

Fransa Cumhurbaşkanlığı, Senatosu’nun, Ermeni soykırımı iddialarının inkârını suç kapsamına aldığı kararını, Türkiye’nin ilk parti müeyyidelerini açıklamasına ve sert tepki göstermesine rağmen planlandığı şekilde, 15 gün içinde, yani bu ayın ikinci haftasının başına kadar onaylayıp, yürürlüğe koyacağını bildirdi. Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy, Senato’nun kabul ettiği yasayı da zamanlı bir biçimde onaylayarak Ankara’ya meydan okumada bir sorun görmüyor. Ankara’nın, işte bu sürecin tamamlanmasından sonra Fransa’ya, yeni ekonomik ve siyasi yaptırımları açıklaması beklentisi bulunuyor. Hatırlanacağı üzere, Başbakan Erdoğan, Fransız Ulusal Meclisi’nin, Ermeni soykırımı iddialarının inkârını suç sayan yasa tasarısını kabul etmesinin ardından geçen yıl aralık ayında, bu ülke ile askerî işbirliği faaliyetlerinin askıya alınması da dâhil ilk parti yaptırımları açıklamıştı.
Geçen haftaki yazımda belirtmiştim, Türkiye, Fransız Ulusal Meclisi’nin, 2001 yılında, 1915 Ermeni tehcirini soykırım olarak kabul etmesinden bu yana aslında bu ülkeye bir dizi yaptırımları uygular gibi yaptığı içindir ki iki ülke ticari ilişkileri gelişmeye devam etmiştir. Anlayacağınız yaptırımlar pek de caydırıcı olmazken genelde bu seçeneği kullanan ülkeleri de acıtıyor.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) verilerine göre, soykırım iddialarının gündeme oturduğu 1999 ve 2010 yılları arasında Fransa, Türkiye’nin, tüm sektörlerde beşinci büyük ticari ortağı olmuş.

Nitekim, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, geçen hafta 27 ocak tarihinde yaptığı açıklamada, yaptırımların acıtıcı özelliğini ima eder biçimde Türkiye’de faaliyet gösteren Fransız firmalarına yaptırım uygulanmayacağını belirtirken, Fransız firmaları dâhil tüm yabancı yatırımcıların, binlerce Türk’e istihdam yarattığını ve Türkiye’nin ihracatına katkı yaptığını dile getiriyordu.

Soykırım iddialarının gündemde olmaya devam ettiği yıllar zarfında, belki de Fransa’yı, az da olsa acıtan alan, Türkiye ile silah ticaretinde oldu diyebiliriz
. Malum, Fransa gibi gelişmiş silah teknolojilerine sahip ülkeler, Türkiye gibi, askerî harcamaları yüksek ama denetlenmeyen, silah sanayii altyapısı ise ironik biçimde zayıf ülkelere yaptıkları silah ihracatı ile ekonomilerine önemli katma değer yaratırlar.
Fransız askerî firmaları, Türkiye ile uzun yıllar ticaret yaptıktan sonra 2000’li yıllardan itibaren, Ankara’nın uyguladığı yaptırımlar nedeniyle bu alanda göreceli kayba uğradılar ve Fransız silah tedarik firması DGA, başkentteki bürosunu kapatmak zorunda kaldı.
İngiliz savunma dergisi Jane’s Defence Weekly (JDW), Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü SIPRI’nin verilerine dayandırdığı 26 ocak tarihli haber analizinde, 2000 ile 2010 yılları arasında Fransa’nın, Türkiye’nin, savunma malzemeleri ihtiyacını karşılayan dördüncü büyük ülke olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla Fransa, bu yıllar arasında Türkiye’nin savunma malzemeleri ihtiyacının yüzde 7,9’unu karşılamış.

JDW
, Türkiye ve Fransa’nın, NATO üyeleri olmalarının ötesinde, her iki ülkenin de çeşitli ikili ve çok taraflı ticari ve ekonomik anlaşmalarla yükümlülük altına girmiş olduklarını hatırlatırken, diplomatik ve siyasi nitelikli protestoların ötesinde Ankara’nın Paris’e karşı uygulayacağı çok sınırlı önlemler bulunduğuna işaret ediyor.
Aynı dergiye göre, dolayısıyla, savunma tedariki (silah alımları) alanı, Türkiye’nin Fransa’ya yönelik rahatsızlığını gösterebileceği birkaç sınırlı alandan biri olarak karşımıza çıkıyor. Dergi, Türkiye’de, savunma tedarik uygulamalarının politize olduğunu da dikkat çekiyor.
Dergi, bu analizinden hareketle, örneğin, diyor, soykırım iddialarının inkârını suç sayan Fransa’nın, Eurosam konsorsiyumu adı altında İtalya ile ortaklaşa teklif verdiği Türkiye’nin, T-LORAMIDS olarak bilinen uzun menzilli hava ve füze savunma sistemleri alımı ihalesindeki konumunun tehlikeye düştüğüne işaret ediyor.
Yaklaşık dört milyar dolarlık T-LORAMIDS ihalesinde, Çin’in CPMIEC ile Rusya’nın Rosoboronexport –ki S-300’ü teklif etti– firmalarının yanısıra Patriot sistemlerini öneren Amerikan Lockheed Martin ve Raytheon firmaları da yarışıyor. Türkiye, neredeyse 5,6 yıldır bu füze ihalesini sonuçlandırabilmiş değil ancak bu yıl haziran ayında kazananın belli olacağı belirtiliyor.
Savunma sanayiinden bir kaynağım, Türkiye’nin, satın alacağı füzelerin menzilinin yaklaşık 120 kilometre olmasını istediğini Fransız ortaklığındaki Eurosam’in ise en fazla 65 kilometrelik menzilli füzeler önerebildiğine dikkat çekerek, “Zaten bu projede karar siyasi olacak ve büyük olasılıkla, Türkiye’nin teknik taleplerini de önemli ölçüde karşılayan Amerikan ortaklığı ihaleyi alacak,” diyor.

Sonuç olarak, Türkiye, füze tedarikinde bir kayba uğramayacağından hareketle Eurosam’ı ihaleden çıkartarak, Fransa’yı bir ölçüde acıtabilir.
Ama nihai durumda, Avrupa savunma sanayii sektörünün iç içe geçmişliği de gözönüne alındığında, Fransız firmalarının yürürlükteki birkaç projeden çıkartılamayacağı ortada. Nitekim, Savunma Sanayii Müsteşarı Murad Bayar da, 28 ocak tarihli açıklamasında, bu gerçeği şu sözlerle ortaya koyuyor:

“Fransa ile yürütülen çok fazla proje yok. Avrupa savunma sanayii oldukça entegre bir yapıya sahip. Dolayısıyla biz İtalyanlarla bir proje yaptığımızda, bir kısmında Fransız sanayii yer alabiliyor. Veya Almanlarla, İngilizlerle yaparken. A400M’de, uydu da olduğu gibi... İçinde bir Fransız katkısı olabiliyor. Ama artık bu saatte, bizim onu o kadar cerrahi bir şekilde ayıklamamız, doğru değil, mümkün de değil.”

Uludere köylüleri iki defa bombalanmış / Emre Uslu

Uludere faciasıyla ilgili ayrıntılar ortaya çıkmaya devam ediyor. En son Heronların kaçakçıların yükleme yaptığı araçları gördüğü ortaya çıktı. Ayrıntılar bununla da sınırlı değil. Gelen bilgilere görekaçakçılar bir saat arayla iki defa bombalanmış. İlk bombalama 19:45 civarında yapılmış. İkinci bombalama 20:30 civarında. Bu arada ilk bombalamadan sonra bölgede görev yapan bazı askerlerin ilgili sivil idarecilere ulaşmaya çalıştığı, telefonla bilgi vermek istemedikleri ve yüz yüze görüşelim dedikleri ancak bu süre içinde yüz yüze görüşemeden ikinci bombalamanın da geldiği belirtiliyor.

Bu arada yerel askerî birimler “bizim bu süreçten bilgimiz yok emir yukarıdan geldi, bize ‘verilen koordinata top atışı yapın’ dediler yaptık” sözünde ısrar etmeye devam ediyorlar. “Kolordu Komutanı emir verdi, aydınlatma ve top atışı yaptık” diyenler de var. Ortasu Köyü’ndeki olaya Van’daki Kolordu Komutanı’nın müdahale edip top atışı yaptırdığıiddiası doğruysa bu ayrıca muamma. Bu emri neden verdiği de ayrı bir tartışma konusu. Bu çerçevede en azından Heron görüntüleri kendi birimlerinden izlenen Şırnak’taki komutanların bu olaydan nasıl haberdar olmadıkları da ayrı bir konu.

Anlaşıldığı kadarıyla yerel askerî unsurlar ”bizim haberimiz yok” derken ”operasyon kararında dahlimiz yok, neler olup bittiğinden ve neden o köylülere operasyon yapıldığından haberimiz yok” demek istiyorlar. Yerel askerî yetkililerin sorumlular olarak çok yukarıları, Ankara’da yetkili komutanları işaret ettikleri belirtiliyor.

Bu arada dört saatlik Heron görüntülerinin yaklaşık iki saatinin kaçakçıların yüklemesini içerdiği ortaya çıktı. Bu görüntülere göre 17:10’da görüntüye üç araç giriyor. Irak tarafından kaçakçılara mal getiren üç araca odaklanıyor görüntü. 17:30’da araç sayısı beşe çıkıyor. Burada araçlar 40-45 dakika bekliyor ve Heronlar araçlara odaklı görünüyor. 18:15’te onlarca katırla birlikte köylüler geliyor ve yükleme yapılıyor. Yüklemelerin yapıldığı yer sınıra yaklaşık beş-altı km. civarında. Saat 18:30 civarında aydınlatma atılıyor. Belli ki olanların daha net görüntülenmesi için atılıyor aydınlatma, ardından top atışı. Top atışı kesiliyor ve 19:45’te ilk bombalama geliyor. İkinci bombalama 20:30’da yapılıyor.
Görüntülerin bu kısmından anlaşıldığı kadarıyla Heronların o bölgeye yönlendirilmesi bizzat bir istihbarata dayanıyor. Yani Heronlar orada uçarken tesadüfen görüntüye takılmış bir aktiviteye odaklanıp onların görüntüsünü merkeze geçmiyor. Aksine bizzat Heronlar tam da o noktayı gözlemek için oraya yönlendirilmiş. Bu da olayın olduğu gün Taraf’ta çıkan Mehmet Baransu imzalı haberlerin doğruluk ihtimalini artırıyor. Yani ortada bir istihbarat var ve Heronlar bu istihbarat çerçevesinde o tarafa yönlendiriliyor. Ancak bu görüntülerden yola çıkarak bu istihbaratın kimlerden geldiği ve hangi birime geldiği noktasında bir yorum yapılamaz.

İkinci konu Heronların kaçakçılara odaklanması. O kaçakçılık faaliyetine yaklaşık iki saat boyunca odaklanması muhtemelen yüklemelerin ne olduğunu anlamaya çalışmak. Eğer konuya ilişkin bir ön istihbarat olmasaydı bu kaçakçılık faaliyeti üzerine odaklanıp oradan iki saat boyunca görüntü geçilir miydi?

Bütün bunların yanında bence sürece ilişkin en kritik bilgi kaçakçıların yaklaşık 45 dakika arayla iki defa bombalanması. Neden iki farklı zamanda bu grup bombalandı? Orada bulunan askerî yetkililer en azından ikinci bombalamayı önleyemez miydi? Bu kararlılık neden doğdu? Heronların kaçakçılara mal getirdiği iki saat boyunca gözlendikten sonra ve görüntüyü görenlerin anlattığı kadarıyla olayın kaçakçılık faaliyeti olduğu apaçık ortadayken hangi bilgiye, hangi istihbarata dayanarak bu insanları iki defa bombalattınız?

Konuştuğum bazı güvenlik uzmanları ısrarla “göreceksin bu işin altından PKK’nın parmağı da çıkacak” değerlendirmesi yapıyor. Uçakları da PKK kaldırmadı ya diye itiraz edince “‘Heronları düşürün adamlarımıza fazla zarar veriyor’ diyenleri ne çabuk unuttun. Ne oldu Heron ihanetçileri ordudan tamamen temizlendi mi ki bu kadar naif oluyorsun? O Heron ihaneti içinde olanlara bile ciddi bir işlem yapılmadı” diyorlar. Sanırım burada kritik soru şu: PKK’lılara zarar verdiği için Heronları düşürmeye çalışan o ihanet şebekesi yine PKK’ya verilen zararı durdurmak için mi Heronları başka yöne yönlendirip bu sefer masum köylüleri bombalattılar? Böylece Hem Heronların verilerini tartışılır kıldılar hem de PKK’ya bir can daha verdiler.

Uludere olayı çözülmeden, nereye kadar gidecekse üstüne gidilmeden, Heron ihanetçilerinde olduğu gibi olayın üstü kapatılırsa bu terörün bitme olasılığı yoktur. Zira ihanetin olduğu yerde terör de olur hile de...

Komutandan Askere Namaz Azarı

Gökçeada’daki askeri birliğinde intihar ettiği öne sürülen er Dere'nin otopsi raporu, 'İntihar değil' derken, ağabeyi de ilginç açıklamalarda bulundu.
 
Çanakkale-Gökçeada’daki askeri birliğinde 31 Temmuz 2000’de intihar ettiği öne sürülen Malatyalı er Aydın Dere’nin mezarı açılarak yeniden otopsi yapıldı.

Çanakkale-Gökçeada’dakie askeri birliğinde 31 Temmuz 2000’de intihar ettiği öne sürülen Malatyalı er Aydın Dere’nin mezarı açılarak yeniden otopsi yapıldı. Dere’nin arkadan bitişik mesafeden vurularak öldürüldüğü kanıtlandı.
Ölümü kuşkulu bulan ailenin girişimleri sonucunda Dere’nin Malatya’daki mezarı açıldı. İstanbul Adli Tıp Kurumu’nda yeniden yapıolan otopside, Dere’nin arkadan bitişik mesafen vurularak öldürüldüğü belirtildi. Raporda, “bir kişinin bu şekilde kendisini vurmasının fiilen mümkün olmadığı” vurgulandı. Raporu Taraf ’a değerlendiren Dere’nin ağabeyi Mahmut Dere, “Kardeşim ölmeden 15 gün önce izne geldi. Bize ‘namaz kıldığım için bölük komutanı beni azarladı’ dedi. diye konuştu.

‘Meğerse biz ötekiymişiz’

Sevag Balıkçı davasında sanık hakkında tutuklama kararı çıkmamasına anne isyan etti

‘Meğerse biz ötekiymişiz’ BATMAN’da askerlik yaptığı sırada asker arkadaşı Kıvanç Ağaoğlu’nun silahından çıkan kurşunla hayatını kaybeden Sevag Balıkçı’nın ölümüyle ilgili görülen davadan yine karar çıkmadı. Önceki gün Diyarbakır Askeri Mahkemesi’nde görülen duruşmada mahkeme heyeti sanık Kıvanç Ağaoğlu’nun tutuklanma talebini oy çokluğuyla reddetti. Mahkemeden çıkan karar 24 Nisan 2011’den bu yana oğlu için adalet arayışında olan anne Ani Balıkçı’yı isyan ettirdi.

Karara eleştiri

VATAN’a konuşan acılı anne Balıkçı, 27 Aralık 2007’de tanık olarak ifade veren Halil Ekşi’nin, Kıvanç Ağaoğlu’nun baskısıyla ifadesini değiştirdiğini kendisine anlattığını söyleyerek, “Tanık çocuk korku içindeydi. İfade verdi. Silah karşıya doğrultulmuş dedi. Sanığın kendisini aradığını ifadesini değiştirttiklerini anlattı. Çocuk titriyor görseniz duruşmada. Yine de yeterli görülmedi ve tutuklanmadı” dedi. Önceki gün Diyarbakır 2’inci Hava Kuvvet Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde görülen duruşma hakkında konuşan anne Ani Balıkçı “Adil bir yargılama oldu. Duruşma 11’de başladı 5’e kadar sürdü. Hakim bey bayağı bir sorguladı. Ama nasıl bu karar çıktı anlamayadık” diye konuştu.

‘Ne hale geldim’

Ani Balıkçı, şunları anlattı: “Hiç kimsenin çocuğunun başına böyle bir şey gelmesini istemem. Ama meğerse biz ötekiymişiz de anlayamamışım 55 yıldır. 35 sene boyunca iyilik ve sevgiyle öğretmenlik yaptım, çocuklar yetiştirdim. Ama şimdi intikam çığlıkları atıyorum. Bu benim yapıma ters. Ben herşeyin sevgiyle düzeleceğine inanan bir insanım. Ama ne hale geldim.”

‘Daha ne bekliyorlar?’

Son duruşmada tutuksuz sanık Kıvanç Ağaoğlu’nun tutuklanmama kararına çok şaşırdıklarını belirten abla Lerna Balıkçı ise, “O benim kardeşimin hayatını çaldı. Bu kadar zamandır tutuksuz yargılanıyor ve hayatına serbest devam ediyor. Herşeye rağmen adaletin yerini bulacağına inanıyoruz. Tanık ifadesini değiştirdiğini açıkladı. Baskı kurmuşlar. Herşey ortada daha neyi arıyorlar neyi bekliyorlar anlamıyoruz” diye konuştu.

Neredeyse suçlu çıkacaktı

Mardin’de askerlik yapan İsmail Danış, su içmek için nöbet tuttuğu “uzak mevzisinden” ayrılarak, kulede nöbet tutan arkadaşlarının yanına gitti. Danış, kulede dengesini kaybedip iki buçuk metre yükseklikten düştü ve yatalak oldu. Malulen emekli aylığı bağlanmasını isteyen Danış’ın bu talebi için SGK (Sosyal Güvenlik Kurumu) ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi bir türlü anlaşamadı. Emekli aylığı bağlansın diyen mahkeme, daha sonra SGK’nın itirazı üzerine kararını değiştirdi. Bir de bunların üzerine Danış hakkında, “Nöbet talimatlarına aykırı hareket etmek” suçundan dava açıldı. Ancak Danış hakkındaki dava zaman aşımı nedeniyle düşürüldü.

‘Yanımda su yoktu’

Konuyla ilgili VATAN’a konuşan İsmail Danış “Askerliğimin 7. ayında bu olay oldu. Başım döndü ve su içmek için çıktığım nöbet kulesinden düştüm. İki yıldır felçliyim. Şimdi de suçu benim üzerime yüklemişler. 4 saat nöbet tutuyoruz. Yanımızda su bulundurmamız yasak değil. Ama suyu bize vermiyorlar. Biz parayla alıyoruz. Benim de yanımda yoktu” dedi. İsmail Danış’ın babası Sedat Danış ise “ Çocuğumuzun sağlık güvencesi yok. Ne arayan ne de soran var. Bu çocuğun geleceği ne olacak düşünen yok” dedi.

Türk ordusuna övgü

Rus gazetesi Pravda’nın İngilizce edisyonunda bugün Yuriy Mavaşev imzasıyla yayımlanan yorumda Rusya’nın, güçlü Türk ordusunun konuşlandığı güney sınırına özel bir dikkatle bakması gerektiği belirtildi.

Pravda’nın İngilizce edisyonunda bugün Yuriy Mavaşev imzasıyla yayımlanan "Türkiye’nin savunma gücü imrenilecek bir hızla artıyor" başlıklı yazıda, Türk ordusunun kısa tarihi ve bugünkü yapısı hakkında bilgi verildikten sonra, son dönemde özellike silah üretiminde kaydettiği başarıya dikkat çekildi. "Modern Türk silahlarının üretimine özel bir dikkatle bakmak gerekli" denilen yazıda "Türk savunma sanayisinin başlıca çabası kendi uçağını, zırhlı araçlarını, tanklarını ve muhtelif elektronik ve füze silahlarını üretmek hedefine yönelik" ifadelerine yer verildi.

Türk donanmasının Karadeniz’deki en büyük donanma olduğuna dikkat çekilen yazıda, Türk ordusunun 1974 Kıbrıs harekatıyla gücünü ve harekata hazırlığını ispat ettiği hatırlatıldı. Yazıda "Kuzey Kıbrıs’ın durumu bugün hala açık bir
mesele olarak kalsa da Türk ordusunun parlak bir biçimde geçekleştirdiği operasyon övgüyü hak ediyor" denildi.

Türkiye’de hükümetin gayretleriyle ordunun politikadaki rolünün azaldığına işaret edilen yazıda "…Türk ordusu çok güçlü. Coğrafi konumu dolayısıyla, ülkenin rolü devasa. Ülke, Ortadoğu ve Arap dünyasına ("Arap baharı" bağlamında) büyük ilgi gösteriyor" ifadesine yer verildi.

Rusya ile Türkiye arasında tarihte 30’dan fazla savaş yaşandığı hatırlatılan yazıda, Türkiye’nin bugün Rusya’daki Müslüman, özellikle de Türk kökenli halkların temsilcilerine "kur" yaptığı vurgulandı. Türkiye’nin Kafkasya, Orta Asya ve Kırım’da etkisini artırmaya çalışığı belirtilirken, "Bugün Rusya, güçlü Türk ordusunun konuşlandığı güney sınırlarına özel bir dikkatle bakmalıdır" denildi.

‘Allah kahretsin ihtilal oldu’

Balyoz Darbe Planı soruşturmasında tutuklanan emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın eşi Nilgül Doğan, yaşadıklarını geçmişten bugüne bir kitapta anlattı. Kendi hayatından kesitlerle süslediği kitabında tutuklama sürecinde ve Silivri Cezaevi’nde yaşananları da anlatan Nilgül Doğan, pekçok ilginç anıya ‘Adını Siz Koyun’ isimli kitabında yer verdi.

Özkök’e sitem

Doğan kitabında eşinin arkadaşlıklarını da anlatırken bir gün yemeğe gelen, o dönemde yüzbaşı olan Hilmi Özkök ve eşiyle anısına da yer verdi. Özkök’ün yaptığı esprilere çok güldüklerini dile getiren Doğan, “Elbette espri yeteneği zeka ürünüdür çok daha sonra silah arkadaşlarını harcamak uğruna sadece kendini korumaya yönelik çalışan, temkinli ve sadık bir zeka olduğunu gösterecek, bundan da büyük üzüntü duyacaktık” diye yazdı.

Doğan 1980 darbesine dair anılara da kitabında yer verdi. “Bu arada bir de 80 ihtilalini yaşadık. O gece Çetin eve bir hayli geç geldi. Kıyafetini değiştirip tekrar gideceğini söyleyince ‘Ne oldu?’ diye sordum. ‘Allah kahretsin ihtilal oldu’ dedi. Çetin bana, okulda hiçbir olaya karışmamamı, karışır da Mamak’a düşersem iki üç ay kalırsam beni kurtaramayacağını söyledi.” O günlerde üniversiteye devam ettiğini anlatan Doğan, kendisinin okulda MİT ajanı sanıldığını yazdı.

Doğan, kitabın son sözünde ise Silivri Cumhuriyet Savcısı’nın kendisini “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağırdığını belirtirken, “1 numaralı sanık Çetin Doğan’ın eşi olmanın dışında hiçbir suçumun olmadığını biliyorum. Ben bu işten hiçbir şey anlamadım. Eğer siz anladıysanız Adını Siz Koyun’ dedi.

JİTEM karargâhında 2 kafatası daha bulundu

Diyarbakır'da uzun yıllar JİTEM karargâhı olarak kullanılan binanın arka tarafından yapılan kazılarda 2 tane yarım kafatası kemiği daha bulundu.
 
Kemikler delil poşetlerine konularak muhafaza altına alındı. Aynı yerde 11 Ocak'tan beri devam eden kazılarda 23 insana ait kafatası kemiği bulunmuştu. 

Diyarbakır'da cezaevi, adliye, Jandarma Merkez Komutanlığı, 7. Kolordu Komutanlığı ile JİTEM tarafından kullanılan İçkale bölgesi, 1999 yılında boşaltılarak Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredilmişti. İnsanların, 'korkudan dönüp bakamadığı bina'da yüzlerce kişinin işkence gördüğü iddia edilmiş, bazı itirafçıların 'buraya cesetlerin gömüldüğü' şeklinde beyanları olmuştu. Bölgenin turizme kazandırılması amacıyla yapılan altyapı kazılarında işçilerin 6 kafatası kemiği bulması üzerine 11 Ocak'tan itibaren bölgeye Diyarbakır özel yetkili cumhuriyet savcısı el koydu. İlk önce kazma kürekle yapılan kazılar, önceki gün iş makineleriyle yapılmaya başlandı. Son kazılarda JİTEM binasının arka tarafından yerin 2 metre derinliğinde 2 tane yarım kafatası kemiği daha bulundu. Özel yetkili savcı Mustafa Baklacı, kemikleri Adlı Tıp Kurumu'na göndermek için muhafaza altına aldı. Bu arada İçkale'deki Artuklu höyüğü ile Sur arasındaki futbol sahası genişliğindeki bir alanın tamamı kazılacak. Dün yapılan kazıya şiddetli kar yağışı sebebiyle ara verildi.

Sayıştay, denetim için Fenerbahçe Orduevi'ne girecek

Yeni Sayıştay Yasası'nın ardından askerî tesislerin denetlenmesi için ilk somut adım atıldı.
 
Konuyla ilgili geçtiğimiz günlerde Ankara'da önemli bir toplantı gerçekleştirildi. Alınan bilgilere göre, üst düzey Sayıştay yetkilileri ile bir araya gelen Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, "Biz hazırız, istediğiniz yeri denetleyebilirsiniz" mesajını verdi. İlk denetlenecek yerlerden biri daha önce Sayıştay denetçilerinin kapıdan döndüğü Fenerbahçe Orduevi olarak belirlendi. Buraya gidecek denetçilerin önümüzdeki günlerde tespit edileceği öğrenildi. Daha önce dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un emriyle emekli paşalar için orduevi arazisine lüks konutlar yapıldığı iddiaları ortaya atılmış, yerinde inceleme yapmak isteyen denetçiler, verilen talimat sebebiyle orduevine alınmamıştı. Zaman, konuyu, "Orduevinde denetim krizi" başlığıyla gündeme getirmişti. 

Yürürlüğe giren yeni Sayıştay Yasası, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) dâhil tüm kurumların mali denetiminin yapılmasına imkan sağlıyor. Sayıştay, devlete ait ordunun elindeki silah ve bina gibi tüm malların sayımını yapacak ve denetleyecek. Savunma, güvenlik ve istihbarat ile ilgili kamu idarelerinin ellerinde bulunan devlet mallarının denetimi sonucunda hazırlanacak raporların kamuoyuna duyurulmasına ilişkin hususlar; ilgili kamu idarelerinin görüşleri alınarak Sayıştay tarafından hazırlanıp Bakanlar Kurulu'nca çıkarılacak bir yönetmelikle düzenlenecek. Bakanlar Kurulu'nun gündeminde olan yönetmeliğin önümüzdeki günlerde çıkması bekleniyor. Öte yandan yasadaki bu madde ve Sayıştay tarafından hazırlanan yönetmelik çeşitli eleştirilere sebep olmuştu. Bu raporların hiçbir zaman kamuoyuyla paylaşılmayacağı savunulmuştu. Üst düzey Sayıştay yetkilileri, dünyanın her yerinde milli güvenliği ilgilendiren bilgilerin gizli tutulduğunun altını çiziyor. Fakat her raporun 'gizlilik' yüzünden kamuoyundan saklanması gibi bir keyfi durumun ortaya çıkmaması için de gerekli tedbirlerin alınacağını ifade ediyor. 

Emekli paşalar için Fenerbahçe Orduevi'nde inşa ettirilen konutları 'askerî müessese' olarak nitelendiren Orduevi'ndeki askerî personel, kanundaki bu maddeyi dayanak göstererek, 2010 yılında denetçilerin içeri girmesine izin vermemişti. Söz konusu yönetmelik olmadığı için denetimin yapılmayacağını savunmuştu. Sayıştay denetçileri ise bu konutların askerî müessese ya da fabrika şeklinde yorumlanamayacağını vurgulamıştı. Harekat Alarm İskan Tesisi adı altında yaptırılan dairelerin maliyetinin 32 milyon TL'yi bulduğu, binanın da ruhsatsız olduğu iddia edilmişti. Emekli paşalar için yaptırılan her biri 198 metrekarelik dairelerde porselen seramik, iroka parke, saten boya, kapı ve pencerelerde limba ağacından doğrama lüks ve ithal malzemeler tercih edildi. Önümüzdeki günlerde Fenerbahçe Orduevi'ne gidecek olan Sayıştay denetçilerinin hazırlayacağı rapor önce Sayıştay'da değerlendirilecek, ardından TBMM'ye gönderilecek.