4 Haziran 2012 Pazartesi

"PAROLA: ADİ BAŞBAKAN"A CEZA YOK!!!

paralo, adi başbakan, taraf, başbakan'a hakaret, atilla kezek,

"Paralo: Adi Başbakan" skandalın ceza alan Astsubay'ın Başbakan'a hakeretten dolayı değil başka bir suçtan dolayı ordudan uzaklaştırıldığı ortaya çıktı


Astsubay Güler’in “Parola: Âdi Başbakan”dan değil, askerî CD bulundurduğu için ordudan atıldığı ortaya çıktı. Askerî Mahkeme ise dosyayı Yargıtay’a geç gönderdi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık makamına alenen hakaret yapılan “Parola: Adi Başbakan” skandalında Astsubay Çağrı Güler’in paroladan değil, evinde askeri CD’ler bulundurmak suçlamasıyla ordudan atıldığı ortaya çıktı.



DOSYA İKİ YIL BEKLETİLDİ

Askeri mahkeme parola suçuyla ilgili görevsizlik kararı vermesine rağmen, dosyayı iki yıldır Askeri Yargıtay’a göndermeyerek, sumenaltı etti. Konuyu gündeme getirmemin ardından askeri mahkeme alelacele dosyayı Askeri Yargıtay’a elden teslim etti.

“Parola Adi Başbakan” skandalında Erdek Deniz Üs Komutanlığı’nda Tümamiral Atilla Kezek, Albay Bülent Keçeci ve Astsubay Çağrı Güler’in Başbakana, parola-işaret yöntemiyle hakaret ettikleri ortaya çıkmıştı.
Taraf’ın skandalı duyurmasının ardından soruşturma açılarak konu mahkemeye taşınmıştı. Ancak, Tümamiral Kezek, ağabeyinin Başbakan Erdoğan’la görüşmesi üzerine soruşturmadan kurtulmuş, Albay Keçeci de mahkeme sonucu suçsuz bulunmuştu. Astsubay Çağrı Güler’in ise ordudan atıldığı açıklanmıştı. Ancak Güler’in bu olaydan değil, başka nedenlerden dolayı atıldığı ortaya çıktı. Askeri Mahkeme, yargılama sonucu Güler’i, “evinde yapılan aramalarda askeri belgeler bulundurmak ile belgeleri izinsiz birlik dışına çıkarmaktan mahkum etti, Başbakana hakaretten ise görevsizlik kararı verdi.

Dosyayı sumenaltı ettiler

Astsubay Güler, Askeri Mahkemenin kararına itiraz ederek, dosyanın Askeri Yargıtay’da incelenmesini istedi. Dosyaya göndermekle yetkili isimler öncelikle Mahkeme Yazı İşleri Müdürü. Yazı İşleri Müdürü Kemal Çalışır, iki yıl boyunca dosyada işlem yapmayıp elinde bekletti. Dosyayla ilgili mahkemenin kararına başkanlık eden Askeri Hakim Yarbay Ahmet Şıklar da dosyanın takibini yapmayıp sumen altı edilmesine göz yumdu. Şıklar, 2011 yaz ayında Donanma Komutanlığı Adli Müşavirliği görevine atandı. 2010’da askeri mahkemelerin kararlarını denetleyen MSB Askeri Adalet Teftiş Kurulu müfettişlerinden karacı Albay Levent Yıldırım da dosyanın Askeri Yargıtay’a gönderilmediğini görmesine rağmen, denetim yaparken dosyanın tüm işlemlerinin bittiğini, yapılacak bir şey olmadığını, her şeyin hukuka uygun şekilde usulünce yapıldığını belirterek, dosyanın işi bitti diyerek kayıtlara aldırdı. Böylece mahkeme kaleminde olduğu halde dosya Yargıtay’a gitmiş gibi kararlar onandı. Astsubay Güler‘le ilgili görevsizlik kararı ise, Erdek Adliye Mahkemesi’ne gönderilmiş gibi kabul edilerek konu örtbas edildi. Suçluların sivil mahkemede yargılanması da sahtecilikle böylece engellendi.

Elden teslim edildi

2011 yılı yaz ayında Donanma Askeri Mahkemesi Kıdemli Hakimliği’ne atanan Hakim Binbaşı Özcan Celep de, mahkemeyi denetlemediği için bu usulsüzlükle ilgili hiçbir işlem yapmadı. Normalde mahkeme kıdemli hakiminin yılda en az bir kez mahkemedeki dosyaları saydırıp, bu tür sorunlu hususları tespit etmesi ve işlem yapması gerekiyor. Bu da yapılmadığı için dosya sahte belgelerle sumen altında bekletildi. Karar 2010’da verilmesine rağmen, 2012 mayıs ayına kadar dosya Yargıtay’a gönderilmedi. Konuyu geçen hafta gündeme getirmemin ardından Celep, dosyayı iki gün içinde Askeri Yargıtay’a elden teslim etti.

Konuyla ilgili bilgi veren askeri bir yetkili, mahkemede kararı veren hakimlerden Başkan Yarbay Ahmet Şıklar, üyeler Hakim Yüzbaşı Kani Yolcu, Hakim Üsteğmen İrfan Ay’ın açılacak bir soruşturmada ceza almayacaklarını, sorumlu tutulamayacaklarını ancak diğer işlemleri yapan kişilerle ilgili soruşturma açılması gerektiğini söyledi. Mahkeme Başkanı ile ilgili ise bir şerh koydu; “Başkan süreci takip etmediği, dosyanın kapatılmasına göz yumduğu için olaydan sorumlu tutulabilir.”

12 EYLÜL'ÜN İŞKENCECİSİ GATA'DA ÇIKTI

Mamak'ta işkencenin sorumlusu olarak gösterilen Albay Tetik’in İstanbul’daki GATA'ya bağlı Çamlıca Huzurevi’nde kaldığı kesinleştirildi.

Mamak Askeri Cezaevi’ndeki sistematik işkencenin sorumlusu olarak gösterilen emekli albay Raci Tetik’in eşinin iddia ettiği gibi Avustralya’da değil İstanbul’daki TSK Çamlıca Rehabilitasyon Merkezi’nde olduğu bildirildi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 12 Eylül askeri darbesi sonrasında yaşanan işkence ve kötü muameleye ilişkin soruşturmada kilit konumdaki Mamak Askeri Cezaevi müdürü emekli Albay Recai Tetik’in adresini tespit etti. Yıllardır izine rastlanamayan ve eşinin “Avusturalya’da kanser tedavisi oluyor” dediği Recai Tetik’in İstanbul’da GATA’ya bağlı Çamlıca Huzurevi’nde kaldığı belirlendi. Yapılan yazışmalar sonucunda İstanbul Merkez Komutanlığı kritik bilgiyi ulaştırdı. 12 Eylül işkencelerini soruşturan Savcı Murat Demir, bir numaralı sanık olarak gösterilen Recai Tetik’in kaldığı yeri tespit etmek için yoğun bir çalışma başlattı. Ailesinin yurtdışında tedavi gördüğü açıklamasını dikkate almayan Savcılık, Emniyet ve Merkez Komutanlığı ile temas kurdu. 10 yıldan fazla süredir izine rastlanamayan Tetik’in izi askeri bir huzurevinde bulundu. İstanbul Merkez Komutanlığı ile yapılan yazışmalarda Tetik’in İstanbul GATA’ya bağlı Çamlıca Huzurevi’nde kaldığı kesinleştirildi. Tetik’in en kısa sürede sorgulama için ifadeye çağrılacağı öğrenildi. Tetik’in huzurevinde kalması bilgisi, hayati derecede bir hastalığının olmadığı şeklinde yorumlandı. Ancak ifadeye çağrı ya da gözaltı durumunda Tetik’in “hayati” derecede bir hastalığının olup olmadığının Adli Tıp Kurumu tarafından belgelenmesi gerekiyor.

Recai Tetik’in eşi Aliye Tetik, yaptığı açıklamada eşinin ağır hasta olduğunu ve Avusturalya’da kanser tedavisi olduğunu iddia etmişti. Soruşturma kapsamında ifade veren 35 mağdur, dönemin Mamak Askerî Cezaevi Müdürü Tetik’in ismini vermişti. İşkence gördüklerini ifade eden mağdurlar, işkence emrinin Recai Tetik tarafından verildiğini söyledi.

Sistematik işkence uyguladı

Mağdurlar Tetik’i, “sistematik işkence yapmakla” suçladı. Tetik’in yaptırdığı işkencelerin bazıları “24 saat İstiklâl Marşı ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin okutulması, öldürücü darbelerle dövme, yemeklerin içine balgam ve fare ölüsü gibi pisliklerin atılması, uzun süre sadece iç çamaşırlarıyla açıkta bırakılma” olarak sıralarındı. Raci Tetik, 1988 yılında verdiği bir röportajda “Ben bir işkenceciyim, beni pohpohlayarak kullandılar” demişti.

5 YILDIZLI OTEL KONFORUNDA BAKIM VE TEDAVİ HİZMETİ VERİLİYOR


Emekli Albay Raci tetik’in kaldığı bildirilen TSK Çamlıca Özel Bakım Merkezi’nde subay, askeri memur, astsubay, uzman jandarma çavuş ve uzman erbaş emeklilerinden 65 yaşını doldurmuş olanlara barındırma, bakım, tedavi ve gözetim hizmeti veriliyor.  20 dönüm bahçe içindeki TSK Özel Bakım Merkezi’nde şu hizmetler veriliyor: 24 saat tıbbi takip ve düzenli tedavi, günlük yaşam aktivitelerini sürdürme konusunda yardım, psikolojik danışmanlık hizmeti, sosyal hizmet uzmanı tarafından aktif yaşama yönelik 6-8 faaliyet, hobi, sanat ve el becerileri faaliyetleri, diyetisyen kontrolünde lezzetli ve sağlıklı beslenme hizmeti, spor salonu,sosyal aktiviteler (tiyatro, sinema, gezi, eğlence ve doğum günü kutlamaları), jakuzi ve egzersiz programı, GATA H. PAŞA Eğitim Hastanesi’ne günün belirli saatlerinde servis, hizmeti sunulmaktadır. Merkezde sürekli doktor ve hemşireler görev yapıyor. Yatağa bağımlı veya hasta olan hak sahipleri her gün doktor, hemşire, psikologdan oluşan bir ekip tarafından muayene ediliyor. TSK Çamlıca Özel Bakım Merkezi’ne başvurular ikamet edilen il veya ilçenin garnizon komutanlıklarına veya doğrudan bağlı bulunulan Kuvvet Personel Başkanlıkları’na yapılabiliyor.

‘BUGÜN YİNE OLSA, YİNE AYNISINI YAPARIM’ DEMİŞTİ 

Mamak müdürü emekli albay işkenceyi 1988’de itiraf etmişti

Raci TEtik, 12 Eylül darbesinde işkence yapılan yerlerin başında gelen Mamak Cezaevi’nde, hakim ve savcıların yatıştırıcı ilaç alarak duruşmalara geldiğini belirterek kendisinin ilaç almasına hiç gerek olmadığını söylemişti.  Dönemin Mamak Askeri Cezaevi Müdürü Albay Raci Tetik, 11 Eylül 1988 tarihinde Milliyet gazetesinde yer alan “9’uncu yılına girerken 12 Eylül” başlıklı yazı dizisinde yer alan konuşmasında eskiden geceleri rahat uyuyamadığını; ancak yavaş yavaş alıştığını dile getiriyor. Tetik, Mamak’ta hiç iyi hatırası bulunmadığını belirterek “Mamak’ı isteyerek, severek yapmadım. Ama ben o şekilde yapılması gerektiğine inandım” ifadelerini kullanıyor.

Geldiğimde görev yapılmıyordu

Mamak’taki işkenceler için ise Tetik, şu açıklamayı yapıyor: “Öyle bir ortamdı ki... Yukarısı öyle uygun bulmuş, beni tayin ettiler. Benden önce belki uygununu bulamamışlar. Belki de görevden kaçamayacağımı bildikleri için uygun bulmuşlar. Benden önce bir senede 6 komutan değişmiş. Geldiğimde görev yapılmıyordu. Başa geçtim, örnek oldum. Benden öncekiler iyi davrandıkları için başarılı olamamışlar. Mecburdum astlarıma inisiyatif vermeye. Verince anormal işler olmadı değil, oldu. O talihsiz olaylara ben de çok üzüldüm. Ama bu bir savaştır. Savaşta her zaman iyi şeyler olmaz.”  Huzurlu olup olmadığına yönelik soruya üzerine Raci Tetik, bugün yine aynı şekilde olsa aynı hareketi yapacağını vurguluyor. Tetik, “Talimatnameler Genelkurmay’dan mı geldi” sorusuna şu cevabı veriyor: “Tabii... Eldeki Askeri Ceza Kanunu’nun iç hizmet yönetmeliğinden alınarak yapılmış bir talimatnameydi. Kısa bir şeydi. Aynen onu tatbik ettik. Ama suç işlediğinde asgarisini değil, azami cezayı uyguluyordum. Örnek olsun diye... Disipline sokmak için... Ona göre cezalandırılmış olabilir...”

Hakimler sakinleştirici alıyordu

Çoğu bilmediği için İstiklal Marşı’nı öğrettiklerini söyleyen Tetik, tavuk bile kesmediğini savunarak, görev yaptığı 4 yıl içinde 31 bin küsür tutuklunun gelip geçtiğini belirtiyor. Doktorun Mamak’ı hatırlamadan yaşamasını tavsiye ettiğini anlatan Tetik, “Mamak’ta hakimler, savcılar yatıştırıcı ilaç alarak duruşmalara çıkıyorlardı. Ben hiç almadım. Ben sıkıldım mı, Hüseyingazi Dağı’na çıkıyordum. Orada sakinleşip geri dönüyordum” şeklinde konuşuyor.

GENELKURMAY'DAN KAYIP BELGE İTİRAFI

TBMM Dilekçe Komisyonu'nun 1920-1980 yılları arasındaki kayıp arşivleri Genelkurmay'dan çıktı

2010 yılında yapılan arşiv taramasında bugüne kadarki dilekçelerin karar defterlerine ulaşan ancak orijinal metinleri bulamayan komisyon, belgelerin 12 Eylül 1980'de Meclis'i fesheden darbeciler tarafından imha edildiği sonucuna varmıştı.

Ancak Dersim arşivleri konusunda Genelkurmay ile yapılan yazışmalarda, 1980 yılına kadar TBMM'ye gelen tüm dilekçe metinlerinin Genelkurmay arşivlerinde olduğu anlaşıldı. Askerî yetkililer, 4 kamyon dolusu belge için yapılan "Dilekçeleri iade edin" talebine "Önce tasnif edelim, sonra veririz." şeklinde karşılık verdi.
4 Ocak 2010 tarihinde '12 Eylül cuntası, Türkiye'nin hafızasını imha etmiş' başlığıyla verilen habere ilişkin önemli bir gelişme yaşandı.

Genelkurmay, TBMM Dilekçe Komisyonu ile yapılan yazışmalarda kayıp belgelerin kendi arşivlerinde olduğunu itiraf etti.

2,5 yıl boyunca gizlenen durum, Dilekçe Komisyonu bünyesinde kurulan Dersim Alt Komisyonu çalışmaları sırasında fark edildi. Genelkurmay yetkilileri, Dersim arşivlerini isteyen komisyona sözlü olarak, "Elimizde TBMM'ye gelen dilekçelerden oluşan 4 kamyon civarında belge de var." ifadelerini kullandı.

Komisyon, 2,5 yıl önce Cumhuriyet tarihi boyunca Meclis'e gelen başvuruları dijital ortama aktarmak için harekete geçmiş, ancak 1980 öncesine ait hiçbir dilekçe metnine ulaşamamıştı. Dönemin Komisyon Başkanı AK Parti Şanlıurfa Milletvekili Yahya Akman, "İmha edilen evraklar, Cumhuriyet tarihinin en objektif kaynakları. Bu evraklar, bir nevi Türkiye'nin hafızasıdır. Askerî yönetimin hangi gerekçeyle bunları imha ettiğini anlayamadık." demişti.

Genelkurmay arşivlerinde gizlenen dilekçeler, ağırlıklı olarak Cumhuriyet tarihinin tartışmalı konularını içeriyor. Karar ve kayıt defterlerine göre, 1938'deki Dersim olayları ve sonrasındaki gelişmelerle ilgili TBMM'ye binlerce talep ve şikâyet gelmiş. Dilekçelerin numaraları ve konu başlıkları defterlerde yer alıyor ancak orijinal belgeleri yok edilmiş. Dilekçelerin içerdiği diğer bazı konular şöyle:

Cumhuriyet'in ilk yıllarında hayata geçirilen bazı devrimlerden doğan mağduriyetler, tek parti döneminde yaşanan sıkıntılar, 1955'te azınlıklara karşı yaşanan baskılar (6-7 Eylül olayları), 1960 darbesi ve sonrasında yaşanan mağduriyetler, 12 Mart 1971 muhtırası, 1980 darbesi önce yaşanan sokak olayları, Maraş katliamı, Çorum katliamı.

TBMM Dilekçe Komisyonu, 1980 darbesine kadar adeta 'en üst mahkeme organı' gibi çalışıyordu. Yargı sürecinden istediği sonucu alamayan vatandaşlar, bugün olduğu gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) değil, son umut olarak TBMM'ye başvuruyordu. Dilekçe Komisyonu da fiilî anlamda önemli yetkilere sahipti. TBMM Genel Kurulu'nun onay vermesi durumunda (bugün cumhurbaşkanı tarafından kullanılan) 'mahkûmlara af' müessesesi dahi işletilebiliyordu. 3 yıllık askerî cunta döneminde vatandaşların komisyona olan ilgisi azaldı; sıkıntılarına çözüm bulamayan insanlar TBMM'ye dilekçe yazmaktan vazgeçti. 1983'ten sonra ise ilgi yeniden arttı.

1 Haziran 2012 Cuma

94 yıl sonra bulundu

94 yıl sonra bulundu

Çanakkale’nin Kumkale beldesi açıklarında, 27 Ocak 1918 tarihinde Türk kıyı topçusu tarafından batırılarak 27 kişiye mezar olan E14 denizaltısının enkazı, 94 yıl sonra bulundu.

Bugüne kadar birçok belgesele konu olan ancak Boğaz'daki tüm araştırmalara rağmen bulunamayan İngiliz E14 denizaltısını, TRT Belgesel ekibi ortaya çıkardı.
Yönetmen Girayhan Alpdoğan, geçtiğimiz kasım ayından beri batıkla ilgili çalışmalar yaptıklarını belirterek, “Yaptığımız araştırmalarda, E14’ün bulunduğu yeri aşağı yukarı tahmin edebiliyorduk. Bölgede inceleme yaptık. Ancak tahmin ettiğimiz yerin askeri alanda kaldığını ve dalışa yasak bölgede olduğunu belirledik. Bunun üzerine Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne başvurduk. Bölge askeri alan olduğu için Genelkurmay Başkanlığına yönlendirdiler. Yaptığımız müracaatların sonucunda, Genelkurmay Başkanlığından dalış için izin çıktı. İlk olarak ocak ayında bölgeye geldik. Ancak hem denizin durumu hem de hava şartları nedeniyle dalışı gerçekleştiremedik” dedi.

Bir haftadır dalış bölgesinde çalışmalar yaptıklarını da belirten Alpdoğan, “Bölgeyi iyi bilen Çanakkaleli balıkçılar da bize destek oldu. Kaptan Bülent Alkım’la bölgede inceleme yaptık ve batığın yerini tam olarak belirledik. Ardından kameraman arkadaşlarımız dalış yaparak denizaltıyı görüntülemeyi başardı. 20-21 metre derinlikte, burnu dik, yüzde 80’i kumların altına gömülü halde bulduğumuz denizaltından gelen ilk görüntüleri Deniz Kuvvetleriyle paylaştık. Bulduğumuz batığın E14 olduğunu teyit ettirdikten sonra çekim çalışmalarımıza başladık. Kameraman arkadaşlarımız İbrahim Peksarı, Selman Kahraman, Cenk Güngör Muhtaroğlu batığı görüntüledi. ÇOMÜ Su ürünleri Fakültesi'nden yetkililer de bize yardımcı oldu” diye konuştu.
Kumkale açıklarında bulunan batığın tek parça olduğunu söyleyen Alpdoğan, “Sanıyorum böyle bir durum ilk defa oluyor. Bir denizaltı, tek parça halinde ilk kez bulundu. Denizaltının kumla kaplanmış olması, dalışa yasak bölgede olması onu korumuş. İlk gördüğümüzde çok heyecanlandık. Değişik bir duygu. Milli duygularımız kabardı. O kadar can yakmış bir savaş makinesi karşınızda duruyor. Bir yandan iyi olmuş, layığını bulmuş diye düşünüyorsunuz, bir yandan da, 'İçerisinde ölenler de insan' diyorsunuz. Değişik duygular yaşadık” dedi.
Batık denizaltıyı görüntüleyen su altı kameramanı İbrahim Peksarı da dalışın zor geçtiğini belirterek, “Bölgede akıntı çok fazla. Özellikle ilk 12 metrede güçlü akıntılar vardı. Dibe doğru azaldı. Batığa ulaştığımızda şaşırdım. E serisi denizaltılar daha önce hiç tek parça halinde bulunamamıştı. Burnu ve yelken kısmı dışarıda, geri kalanı kumun altında kalmış. Gemi tamamen kapalı. Hiç açılmamış. Bölgede dalışlarımıza devam edeceğiz. Batığı daha iyi bir şekilde görüntüleyeceğiz” diye konuştu.

SAVAŞTA MARMARA DENİZİ'NE SIZABİLEN İKİNCİ DENİZALTI

10 Aralık 1914‘de yapımı tamamlanan İngiliz denizaltısı E14, savaş sırasında B11’den sonra Marmara Denizi’ne sızabilen ikinci denizaltı oldu. Kaptan Lt. Cdr. Edward Courtney Boyle komutasında, 26 Nisan 1915 gecesi Çanakkale Boğaz’ında su yüzeyine çıkan denizaltı, motorlarından çıkan duman ve ses yüzünden kolayca bulunup ateş altına alınarak tekrar dalmaya zorlandı. Pusulası bozuk bir vaziyette Marmara Denizi'ne ulaşmayı başaran denizaltı, 29 Nisan’da 2 asker nakliye gemisi ve 3 destroyerden oluşan bir konvoya saldırdı. Goeben (Yavuz) savaş gemisi Mundros’da ani bir saldırıdan geri dönerken Çanakkale’de Nara noktasında karaya oturunca gemiyi batırmak için birkaç defa uçak saldırısı yapıldı ancak başarı sağlanamadı. Bu arada E-14'ün komutanı değişti. Bu işle görevlendirilen Lt. Cdr. G.S.White komutasındaki E-14, Goeben’in peşinden anti-denizaltı ağlarını geçerek akşamüstü Nara noktasına geldi ancak savaş gemisi burayı terk etmişti. Rotasını çevirip geri dönerken yol üzerinde bir Merchant gemisini gören denizaltı mürettebatı torpili ateşledi. Ancak torpil erken patlayıp denizaltıya büyük hasar verdi. Denizaltı 2 saat boyunca boğazdan açık denize doğru ilerlese de çok fazla su aldığı için kontrolden çıkınca Komutan White yüzeye çıkmaya karar verdi. Ancak denizaltı yüzeye çıkar çıkmaz Kumkale civarında Türk kıyı topçusu tarafından vuruldu ve 27 Ocak 1918’de batırıldı. Mürettebatından sadece 9 kişinin kurtulduğu, 27 kişinin öldüğü E14 enkazına bugüne kadar ulaşılamamıştı.

SAVCILARA VE BAŞBUĞ'A AĞIR KÜFÜRLER

Twitter.com/Ses_TV adresinde Kozmik Oda'da arama yapan savcıya ve dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'a ağır küfürlerin edildiği bir ses kaydı yayınlandı...

Dün 28 Şubat tutuklusu Korg. Tevfik Özkılıç'a ait olduğu iddia edilen ses kaydını yayınlayan www.twitter.com/ses_tv adresinden yayın yapan Ses_TV adresinde yeni bir ses kaydın yayınlandı.
6. Kolordu Komutanlığı Adli Müşaviri Hakim Albay Ali Çakmakkaya'ya ait olduğu iddia edilen ses kaydında, dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'a, Kozmik Oda'ya giren savcılara ve hükümete ağır küfür ve hakaretler ediliyor...
Sözkonusu ses kaydı twitter üzerinden birçok kullanıcı tarafından da paylaşıldı.

İŞTE TWİTTER'DA YAYINLANAN O SES KAYDI

Cola'y gelsin! / Ergün Diler

Dün "Türkiye'de BATILI BÜYÜK ŞİRKETLERİN temsilcilikleri hep belli ailelere veriliyor" diye yazınca mail yağmuruna tutulduk.
Haklıydılar...
Tarihi gizli olan bir ülkenin ZENGİNİ açık ve şeffaf olamazdı. İlişkiler, akrabalıklar, ortak cemiyetler, evlilikler, görevler, bağlılıklar, ŞİRKETLERİN kime gideceği konusunda hep belirleyici oldu.
Burada tümünü birden açıklama şansımız yok.
Zaten bu alan Türkiye'de MAYINLI arazidir. Giren çıkamaz.
Doğru dürüst bir çalışma da yoktur.
Yazsanız basacak yayınevi bulamazsınız! Durum böyle olunca da herkes topu taca atıyor.
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın misali...
Gelen onca soru arasında en bilineni olduğu için COCA-COLA üzerinden derdimizi anlatalım istedim... Hikayesi de aktörleri de ilginç. Hem PARAYI, hem Sİ-
YASETİ
anlatması açısından öğretici...
Cumhuriyetin, PADİŞAHLIĞI bitirirken PARASAL SALTANATI KURDUĞUNU görürsünüz...
Tabii Atatürk'ten sonraki dönemde...
Behçet Türkmen; asker, diplomat ve dönemin MİT'i olarak bilinen MAH'ın başkanıydı.
1960 darbesini Başbakan Adnan Menderes'e haber vermemekle ünlüdür. Diğer ünü ise Türk İstihbaratı'nı Amerika'ya teslim etmesidir!...
Gizli devletin içeriye yerleştirildiği yıllardı. Öne çıkan her ismin özel bir görevi vardı. İNÖNÜ'nün imza attığı gizli anlaşmalar Ankara'yı Washington'a bağlıyordu. Ankara'da İngilizce havası esiyordu. Atlantik'in ötesiyle iş tutan herkes için gerekliydi!
Rahmetli İnönü bile 54 yaşından sonra yabancı dil sevdasına tutulmuştu! Yatıp kalkıp İNGİLİZCE çalışıyordu! Tercüman yok muydu o dönem, bilmiyorum.
Belki de özel toplantılarda ne dediğinin bilinmesini istemiyordu!
Kim bilir?
Behçet Bey, Menderes'in başına gelenlerin sorumlularındandı.
O da dönemdaşları gibi dile meraklıydı.
İngilizcesi çok iyiydi. İlerleyen yaşına rağmen bir de Fransızca hevesine tutulmuştu. Menderes döneminde hep yükselmişti.
Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı yaptı. NATO'da görev aldı. Elçilik falan derken kendini İSTİHBARATIN başında buldu. ABD ile yakınlığını ölçecek bir CETVEL icat edilmemişti.
Bunun yararını emekli olduktan sonra görecekti!
Kenarda kaldığını düşünürken bir gün Kadir Has kapısını çaldı.
ABD'ye ilk defa 1950 yılında giden Kadir Bey, Coca-Cola'yla o zaman tanışmıştı. Çok sevmişti. İçtikçe içiyordu. Kayserili'ydi! "Bu işte para var" diye düşünüp "Cola'yı Türkiye'ye götürelim" dedi. Araya önemli dostlarını soksa da cevap netti: İMKANSIZ!
Kim "Behçet Bey'e git" dediyse doğru demişti.
Fevkalade İngilizce'si olan Behçet Bey düşünmeden "EVET" dedi. Kısa sürede imkansız olan operasyon gerçekleşti!
Cola TURKA oldu...
Behçet Bey'e, kurulan şirketin yüzde 5 hissesi verildi. Hisselerin yüzde 95'i ise Kadir Has'la kız kardeşi Fazilet Aksoy'un eşi Talip Aksoy arasında paylaşıldı.
1964 yılıydı. İktidarda İsmet Paşa'nın bağımsızlarla kurduğu koalisyon hükümeti vardı. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'ndan Coca-Cola için üretim izni alındı.
Ve düğmeye basıldı.
Coca-Cola'nın dünyadaki 1916'ncı fabrikası Bakırköy'ün İncirli semtinde 30 bin metrekarelik bir alanda kuruldu.
Kadir Bey'in kardeşi Kemal Bey de işe girmek istedi.
Israrı sonuç verdi. O da ortak oldu.
Kardeşler anlaşamadı.
Sonradan gelen Kemal Has kardeşinin hisselerini aldı.
Kadir Bey çekilmişti.
Ama Behçet Bey oradaydı!
Kemal Bey uyanıktı!
TEK
olmak, TEK kalmak istiyordu.
Behçet Bey'e kazık attı.
Ünlü istihbaratçı elinde ne var ne yoksa kaybedecekti. Son anda kurtardı. Ancak dert girmişti bir kez... COLA yaramamıştı. Hastalandı, yatağa düştü ve vefat etti...
Bir süre sonra da TEK olmak isteyen KEMAL Bey kurşunlara HEDEF oldu.
Peşinden koştuğu her şey gitti!
Babalar gitmiş ancak çocukları geride bekliyordu. Behçet Bey'in DİPLOMAT oğlu hızla yükseliyordu.
Diplomatlıktan sonra bakanlık koltuğuna oturmuştu. 12 Eylül'de "olur" dediği oluyordu!
Baba mirasını yiyordu!
Türkiye'nin gerçek patronu olan Kissinger geldiğinde doğru ona gidiyordu.
Kissinger, Türkmen'e "İngilizce'niz benimkinden iyi" deyince Türkmen de ona "Türkiye'de biraz kalsaydınız da İngilizce'nizi ilerletmenize yardımcı olabilseydik" diye espri yapıyordu!
Dışişleri Bakanı olacağını Türkler'den önce Amerikalılar'ın öğrendiği Türkmen, Kissenger'ın ÖNEMLİ KİŞİLERLE görüşmesine tanıklık ediyordu! Topkapı Sarayı'ndaki toplantıda TÜRKİYE'nin yol haritası belirleniyordu.
Tabii önemli işadamlarının katılımıyla! Toplantılar adet olduğu üzere HILTON'da devam ediyordu... Rötuşlar ise rahmetli Ahmet Ertegün'ün yatıyla yapılan BOĞAZ turunda yapılıyordu!
Siyaset sahnesinin dizayn edilirken darbeyi yapan ASKERLERİN hiçbir şeyden haberi yoktu! Atatürkçülük ve laiklik peşinden koşarken ülkenin KAYBEDİLMESİNE bilmeden yardım ediyorlardı!
Tıpkı 1960, 1971 ve 28 Şubat'ta olduğu gibi...
Yunanistan'ın NATO'ya dönmesini sağlayan General ROGERS, Kenan Evren'i getirdiği ATATÜRK kitaplarıyla ikna ediyordu!
CARTER "Afganistan'ın işgal edilmesi ve İran'daki monarşinin devrilmesinden sonra 12 Eylül Darbesi içimizi ferahlattı" diyordu!..
Atatürk'le bizi HİPNOZ eden herifler, hortumları hem kendilerine hem içerideki YANDAŞLARINA bağlıyordu.
Babadan oğula PARA geçişi sürerken, siyasette de MİRAS devam ediyordu!
OSLO'daki MİT-PKK görüşmesini sızdıran güçler yıllar sonra AKİL ADAM formülünü masaya getiriyordu!
Akil adam dedikleri de bilin bakalım kimdi?
Elbette Behçet Bey'in oğlu İLTER TÜRKMEN'di... Dışişleri koridorlarında "Türkiye ile ABD'nin çıkarları çatışsa düşünmeden Washington tarafını tutar" diye anılıyordu! KARAYILAN bile onun ismini veriyordu!
Anlaşılan içerideki bu gizli CEMAAT, ne parayı ne de yetkiyi kimseye bırakmak niyetinde değildi!.. Alışkanlıkları buydu çünkü!
Bu yüzden DEVRİN DEĞİŞTİĞİNİ anlamak istemiyorlar.
Daha doğrusu kabul etmiyorlar...
Bir bardak soğuk COLA'dan başka şansları yok...
İşte böyle...

ASKERLİK YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜ MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI EMRİNDE ÖĞRETMEN OLARAK YERİNE GETİRECEKLER HAKKINDA YÖNETMELİKTE DEĞİŞİKLİK


1 Haziran 2012 CUMA
Resmî Gazete
Sayı : 28310
YÖNETMELİK
Millî Savunma Bakanlığından:
ASKERLİK YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜ MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI EMRİNDE
ÖĞRETMEN OLARAK YERİNE GETİRECEKLER HAKKINDA
YÖNETMELİKTE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA
DAİR YÖNETMELİK
MADDE 1 – 6/7/2005 tarihli ve 25867 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Askerlik Yükümlülüğünü Millî Eğitim Bakanlığı Emrinde Öğretmen Olarak Yerine Getirecekler Hakkında Yönetmeliğin 5 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
 “MADDE 5 – Genelkurmay Başkanlığının görev, yetki ve sorumlulukları aşağıda belirtilmiştir:
a) Her celp döneminden önce Silahlı Kuvvetlerin ihtiyaç duyduğu branş bazında öğretmen sayısını Millî Savunma Bakanlığına bildirmek,
b) Millî Savunma Bakanlığınca Millî Eğitim Bakanlığı emrine verilecek öğretmen ihtiyacını değerlendirmek ve ihtiyaç fazlası olarak Millî Eğitim Bakanlığı emrine verilecek öğretmen miktarını Millî Savunma Bakanlığına bildirmek,
c) Millî Eğitim Bakanlığı emrine öğretmen olarak verilecek yükümlülerin, temel askerlik eğitimlerini müteakip Millî Eğitim Bakanlığınca görevlendirildikleri görev yerlerine sevklerini sağlamak.”

MADDE 2 – Aynı Yönetmeliğin 6 ncı maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“MADDE 6 – Millî Savunma Bakanlığının görev, yetki ve sorumlulukları aşağıda belirtilmiştir:
a) 1111 sayılı Kanunun ek 4 üncü maddesine ve 1076 sayılı Kanunun ek 7 nci maddesine tâbi olup, Millî Eğitim Bakanlığınca ihtiyaç duyulan öğretmen miktarını, her celp döneminden iki ay önce tespit etmek ve Genelkurmay Başkanlığına bildirmek,
b) 1111 sayılı Kanuna tâbi yükümlülerden, Millî Eğitim Bakanlığı emrine verilecek öğretmenlerin Genelkurmay Başkanlığınca uygun görülen ihtiyaç miktarının, 1111 sayılı Kanunun 10 uncu maddesinin birinci fıkrasının 4 üncü bendinde belirtilen işlemlere tâbi tutulmaksızın, ihtiyaç fazlası olarak ayrılmasını sağlamak,
c) 1076 sayılı Kanuna tâbi yükümlülerden, o dönem Millî Eğitim Bakanlığı emrine verilmesi Genelkurmay Başkanlığınca uygun görülen ihtiyaç miktarının tamamının yedek subay adayı olarak ayrılmasını sağlamak,
d) Millî Eğitim Bakanlığı emrine verilmesi uygun bulunan ihtiyaç miktarının, Bakanlık kadrolarında öğretmen olarak görev yapanlar ile mesleği öğretmen olup henüz göreve başlamamış olanlardan karşılanamaması halinde, geri kalan ihtiyacın karşılanmasını 1111 ve 1076 sayılı kanunların ilgili maddelerinde belirtilen esaslara göre çıkartılacak yönergede belirlemek,
e) Millî Eğitim Bakanlığı emrine verilmek üzere seçilen yükümlülerin kimlik bilgilerinin dağıtımını yapmak üzere Millî Eğitim Bakanlığına bildirmek,
f) Temel askerlik eğitimleri sonunda, Millî Eğitim Bakanlığı emrine öğretmen olarak verilen ve bu hizmetleri sırasında öğretmenlik mesleği ile usulüne göre ilişikleri kesilen 1111 sayılı Kanuna tâbi yükümlüler ile 1076 sayılı Kanuna tâbi olup, yedek subaylığı kaybettirecek bir nedenle ilişiği kesilenlerin durumlarını incelemek ve geri kalan hizmetlerini erbaş veya er olarak tamamlamak üzere, tertip edilecekleri birlikleri belirlemek ve bu birliklere sevklerini sağlamak.”

MADDE 3 – Aynı Yönetmeliğin 7 nci maddesinin birinci fıkrasının (i) bendinde yer alan “Komutanlığına” ibaresinden sonra “ve Millî Savunma Bakanlığına” ibaresi eklenmiştir.

MADDE 4 – Aynı Yönetmeliğin 8 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“1076 sayılı Kanuna tâbi yedek subay aday adayı olup, Türk Silâhlı Kuvvetleri ihtiyacı fazlası olduklarından temel eğitimleri sonunda Millî Eğitim Bakanlığı emrine verilmesi uygun görülenlerin seçimleri Millî Savunma Bakanlığınca aşağıdaki öncelik sırasına göre yapılır:”

MADDE 5 – Aynı Yönetmeliğin 9 uncu maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“1111 sayılı Kanuna tâbi olup askerlik şubelerince eğitim merkezlerine sevk edilenlerden, Türk Silâhlı Kuvvetleri ihtiyacı fazlası olduklarından temel eğitimleri sonunda Millî Eğitim Bakanlığı emrine verilmesi uygun görülenlerin seçimleri Millî Savunma Bakanlığınca aşağıdaki öncelik sırasına göre yapılır:”

MADDE 6 – Aynı Yönetmeliğin 29 uncu maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Temel askerlik eğitimleri sonunda Millî Eğitim Bakanlığı emrine öğretmen olarak verilecek yükümlülerin seçimi, eğitim süre ve yerleri ile görevlendirildikleri yerlere sevkleri Genelkurmay Başkanlığı ve Millî Savunma Bakanlığınca çıkarılacak yönerge ile belirlenir.”

MADDE 7 – Bu Yönetmelik 15/5/2013 tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 8 – Bu Yönetmelik hükümlerini Millî Savunma Bakanı ve Millî Eğitim Bakanı birlikte yürütür.


SUBAY SINIFLANDIRMA YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK

1 Haziran 2012 CUMA
Resmî Gazete
Sayı : 28310
YÖNETMELİK
Millî Savunma Bakanlığından:
TÜRK SİLÂHLI KUVVETLERİ SUBAY SINIFLANDIRMA YÖNETMELİĞİNDE
DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK

MADDE 1 – 23/5/1968 tarihli ve 12906 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Türk Silâhlı Kuvvetleri Subay Sınıflandırma Yönetmeliğinin 9 uncu maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“b. Yedek subay adaylarının; mensubu olacağı kuvvet komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığının belirlenmesi, sınıflandırılması, branşlarının tespit edilmesi, celp, seçim ve sınıflandırma ile ilgili diğer faaliyetleri, celp emirlerinde belirtilen zamanlarda, Millî Savunma Bakanlığı tarafından yapılır.”

MADDE 2 – Aynı Yönetmeliğin 11 inci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Subayların sınıflandırılması, ilk ve yeniden sınıflandırma kurulları tarafından yapılır. Bu kurullar, sınıflandırma şekline ve ihtiyacına göre Millî Savunma Bakanlığı kuvvet komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı tarafından teşkil edilir.”

MADDE 3 – Aynı Yönetmeliğin 12 nci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin (2) numaralı alt bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“(2) Yedek subay adayları için ilk sınıflandırma sonuçlarını ihtiva eden tutanaklar Millî Savunma Bakanlığı Müsteşarı veya yetki vereceği makamların onayı ile kesinleştirilirler.”

MADDE 4 – Aynı Yönetmeliğin 13 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Subay sınıflandırma faaliyeti, işlemleri, vasıtaları ve sınıflandırmanın ne şekilde yapılacağına dair teferruatlı hususlar bu Yönetmelik esaslarına göre Millî Savunma Bakanlığınca, Kuvvet Komutanlıklarınca ve Jandarma Genel Komutanlığınca, hazırlanacak yönergelerde gösterilir. Bu yönergeler şunlardır:
a. Sınıflandırma ve sınıflandırma kurulları yönergesi,
b. Askeri ihtisaslar yönergesi,
c. Test yönergesi,
d. Evsaf kartları yönergesi,
e. Yüksek öğrenim kurumu mezunu yükümlülerin seçim ve sınıflandırma yönergesi.
Yukarıda belirtilen yönergelerin hazırlanıp yürürlüğe konulmasından Millî Savunma Bakanlığı, ilgili Kuvvet Komutanlıkları ve Jandarma Genel Komutanlığı sorumludurlar.”

MADDE 5 – Bu Yönetmelik 15/5/ 2013 tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 6 – Bu Yönetmelik hükümlerini Millî Savunma Bakanı ve İçişleri Bakanı birlikte yürütür.

Silah satsın diye kuruldu, hurda satıyor

Türkiye'nin güvenlik amaçlı silah ve mühimmat ihtiyacını karşılaması için kurulan Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu'nun 2012 yılı işletme bütçesinde çarpıcı sonuçlar ortaya çıktı. Verimsizliğine dikkat çekilen kurumun barut, mühimmat ve kapsül üreten fabrikaları zarar ediyor.
 
Türk Silahlı Kuvvetleri ve güvenlik güçlerinin silah ve mühimmat ihtiyaçlarını karşılamak için kurulan Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK), hurda satarak para kazanıyor. Asli görevi silah ve mühimmat üretmek olan kurumun, bütçesindeki en büyük gelir kalemi hurda satışı. Zaman'ın ulaştığı 2012 işletme bütçesine göre, barut fabrikası 15 milyon TL zararda. Mühimmat fabrikasının zararı 33 milyon TL'yi bulurken kapsül fabrikası da 11 milyon TL açık veriyor. Bu karamsar tabloyu değiştiren ve MKEK'yi kâr eden bir kurum gibi gösteren tek rakam ise 72 milyon TL'lik hurda satışları. Birçok devlet kurumunun hurdaları 'Makina Kimya'ya geliyor ve buradan ihale yoluyla satılıyor. Savunma bürokratları, MKEK'de bir an önce reform yapılması gerektiğini vurguluyor. Üst düzey bir yetkili, "Kurum maalesef, Türkiye'deki gelişmelere ayak uyduramıyor. Hâlâ 50 yıl öncesinin zihniyetiyle yönetiliyor." dedi.

60'a yakın ülkeye silah, mühimmat, roket ve patlayıcı madde gibi ürünler satan MKEK, 2006'da 4,7 milyon dolar olan ihracatını, geçen yılın ilk 9 ayında 42 milyon dolara çıkardı. Zaman'a konuşan savunma bürokratları bu rakamları MKEK'nin sahip olduğu imkanlar ve fabrikalarla, bu rakamların katbekat üzerine çıkılmasının mümkün olduğunu dile getiriyor.

Öte yandan Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın 19 bin adet kısa menzilli füze ihtiyacını karşılamak için Milli Savunma Bakanlığı ve Fransız MBDA firması ile yapılan 400 milyon Euro'luk anlaşmanın ardından yaşanan skandallar zincirine MKEK de eklenmişti. Teslim edilen füzeler, hedefi vuramayınca Türkiye ve MBDA mahkemelik olmuş ve sözleşme iptal edilmişti. Sözleşmenin feshedilmesiyle 50 milyon dolarlık yatırım çöpe gitmişti. 50 milyon dolarlık tezgâhlarda 7 yıldır hiçbir şey üretilmedi. MKEK'in 2009 yılında aldığı Kara Kuvvetleri Komutanlığı piyade tüfeği ihalesinde öne çıkan ilk Türk milli piyade tüfeğinin de Alman Heckler & Koch tasarımı HK-416'nın birebir karbon kopyası olduğu iddiaları savunma sektörünü karıştırmıştı.

Savunma projesini iptal eden İsrail'e 63,5 milyon dolarlık fatura

İsrail Savunma Bakanlığı'nın, İsrailli savunma sanayi firmaları IAI ile Elbit'in Türk Hava Kuvvetleri'ne istihbarat sistemi satışına dair ihracat lisansını iptal etmesinin ardından Ankara'dan karşı hamle geldi.
 
Öncelikle İsrailli firmanın 8,5 milyon dolarlık teminat mektubu 'yakıldı'. Yani bu para, projenin ana yüklenicisi Aselsan tarafından geri alındı. Daha önce avans olarak ödenen 55 milyon doların iadesi için IAI ve Elbit'e verilen sürenin dolmasına birkaç gün kaldı. Bu miktar da Aselsan tarafından tahsil edilecek. Geri alınan miktarlar ya doğrudan Savunma Sanayii Müsteşarlığı'na (SSM) aktarılacak ya da SSM ve Aselsan arasındaki mahsuplaşmada kullanılacak.

İsrail firmaları, Türk Hava Kuvvetleri'nin envanterinde bulunan F-4 savaş uçaklarına monte edilmek üzere istihbarat ve keşif amaçlı kamera sistemleri üretiyordu. İsrail firmalarıyla 2008'de 165 milyon dolarlık sözleşme imzalandı ve bir yıl sonra da avans ödemeleri yapıldı. Fakat Türkiye ve İsrail arasında yaşanan siyasi krizin ardından ihaleyi kazanan iki firmanın ihracat lisansı İsrail tarafından iptal edildi. Böylece proje durmuş oldu. Söz konusu sistemlerin sahip olduğu teknolojiyle, kilometrelerce derinlikteki bir alandan çözünürlüğü yüksek görüntü alınabiliyor. Şu an F-4 uçaklarında kullanılan sistem ise, dijital görüntülemeyi içermiyor. Görüntülerin üsse aktarılması için uçakların öncelikle iniş yapması şart. Ardından çekilen görüntüler kartlara basılıyor. Alınması düşünülen sistemde ise, 150 kilometre mesafeden dijital fotoğraf çekilebilecekti ve bilgi aktarımı için uçakların üslerine dönmesinin beklenmesine gerek kalmayacaktı. Projenin iptalinin ardından SSM, elindeki B planını devreye soktu. Söz konusu sistemler ya hazır olarak ABD'den alınacak ya da Aselsan'a 3 yıl süre verilecek ve yerli sistemler beklenecek. Fakat Aselsan'ın da 'yerli üretiyorum' dediği birçok sistemi yurtdışından getirip sadece Türkiye'de montaj yaptığının bilinmesi savunma bürokratlarını sıkıntıya sokuyor.

Büyükelçilerin gözünden 27 Mayıs / CİHAT GÖZTEPE

1955 sonrasında ordu içerisinde İnönü'nün, partisinden ziyade kendi şahsına olan sempati bir hayli yüksekti, çünkü o Milli Mücadele'nin ve Cumhuriyet'in ikinci adamı ve Gazi'nin de yakın arkadaşıydı.
 
Ayrıca DP'nin askerî, politik amaçlar için kullanıldığı kanaati de asker içerisinde DP'ye karşı bir tepkiye neden oluyordu. Askerin huzursuzluğu ile ilgili örnekler artırılabilir. 1955'ten itibaren çözüm seçeneklerinden olan hükümet darbesi yapmak amacıyla orduda gizli komitelerin kuruldukları bilinmektedir. Nitekim bu komiteler adım adım ihtilale yaklaşmışlar ve 27 Mayıs'ta da Menderes hükümetini devirerek yerine askerî yönetim kurmuşlardır. İhtilalin olacağının içeride ve dışarıda pek çok kişi ya da kişiler tarafından tahmin edildiği bilinmektedir. İhtilale ortam hazırlayan ya da hızlandıran olaylara kısaca bakılacak olursa, esas itibarıyla 1957 seçimlerinden sonra politik ortam bir hayli gerginleşmişti. 17 Şubat 1959'da Kıbrıs anlaşmaları için Londra'ya gitmekte olan Menderes'in uçağı Gatwick havaalanı yakınlarında pilot hatası ve sis yüzünden düşmüş, Menderes yaralı olarak kurtulmuştu. Bu hadiseyi müteakip Menderes yurda dönüşte büyük tezahüratlarla karşılaştı ve İnönü de kendisini Ankara Garı'nda karşılamış ve el sıkışmışlardı, yani bu hadise bir yumuşamaya vesile olabilirdi. Ancak bu görüşme iki lider arasındaki bir tür son görüşme olmuştur.

Demokrat Parti'nin sonunu hazırlayan olaylar dizisinde 19 Nisan 1959'da 75 yaşındaki CHP lideri İnönü'nün beraberinde diğer parti yöneticileri ve gazeteciler olduğu halde parti treniyle "Büyük Taarruz" adı verilen geziye çıkması etkili bir yere sahiptir. Trenin ilk durağı Uşak'tı ve burada hükümet tarafından organize edildiği sanılan bir grup göstericiden on altı yaşındaki birinin attığı taş İnönü'nün kafasına isabet ederek onu yaralamıştır. Bu durum CHP tarafından devamlı gündemde tutulmuş ve bu yüzden ülke çapında ortam gerginleşmiştir. Bu hadise askerler arasında da İnönü'ye duydukları saygıdan dolayı huzursuzluğa neden olmuştur. Daha sonra İnönü İzmir'e, oradan da İstanbul'a gitmiş orada havaalanından şehre gelirken arabası bir grubun saldırısına uğramıştır. Anadolu'nun çeşitli yerlerindeki muhalefetin etkisini kırmaya yönelik teşebbüsler etkili olamamış, aksine CHP'nin trendini yükseltmiştir. Son olarak Kayseri'de Yeşilhisar yakınlarında İnönü ve taraftarları için verilen emre askerler itaat etmemişlerdir. Bu durum da göstermiştir ki DP artık ordudan destek alamaz hale gelmiş ve CHP asker yakınlaşması artmıştır. 18 Nisan'da Meclis'te üyelerinin tümü DP'lilerden oluşan Araştırma Komisyonu'nun kuruluşu CHP saflarında protesto edilmiştir. İnönü bu protestosunu şu cümlelerle dile getirmiştir: "Bu yolda gitmeye devam ederseniz sizi ben bile kurtaramam, şartlar zorunlu olursa ihtilal millet için meşru bir haktır."

'MENDERES DAR BİR ÇEMBERİN İÇİNE ALINMIŞTI'

Siyasî atmosfer gerginleşmekte iken ülke genelinde üniversite öğrencileri hükümeti protesto eden eylemlere başladılar. Polis ve askerin İstanbul'daki gösterileri bastırması sırasında iki öğrenci hayatını kaybetti. Basına uygulanan sansür nedeniyle insanlar bu hadiseyi olduğu gibi öğrenemediği için daha çok öğrencinin öldüğü dedikodusu yayılmıştır. Bu yüzden protestolar artmıştır. Hükümet de çare olarak sıkıyönetim ve Ankara ile İstanbul'da 28 Nisan'da sokağa çıkma yasağı ilan etmiştir. Buna rağmen kalabalık bir grup siyasal bilgiler fakültesi öğrencisi 'Menderes istifa' şeklinde slogan atmışlardır. Buna benzer olaylar 2 Mayıs 1960'a kadar devam etmiş ve DP iktidarının sonunu hazırlamıştır. Menderes Tahkikat Komisyonu'nun kaldırıldığını Eskişehir'de söylemesine rağmen ses kabloları kesildiği için pek kimse bunu duyamamıştır. Nitekim Menderes, 27 Mayıs sabahı ihtilali Eskişehir'de öğrenecektir. Peki, Menderes seçime gitse sonuç nasıl olurdu sorusuna ve Menderes'in anlayışıyla ilgili olarak dört yıl Ankara'da İngiliz büyükelçisi olarak görev yapmış olan Burrows'un yazdıklarına değinelim: "Bu kombinasyonu not etmek gerekir, zira başka ülkelerde öğrenciler, akademisyenler ve subaylar arasında, geçmişten gelen askeriye ve mülkiye üstünlüğü geleneği, pek beklenmez. Eğer 1960 ilkbaharında bir seçim yapılsaydı DP'ye ülke çapında ekonomik programından dolayı büyük destek vardı. Fakat onlar sonunda risk almamak için seçime gitmek istemediler. Bunun sebeplerinden biri de Menderes'in gelişme ile ilgili anlayışıdır. Onun politikaları aşağı yukarı geleneksel politikayı takip etmek şeklindedir. Maksadı Türkiye'de Batı standartlarını ve refahını hızlandırmaktı. Bu amaç doğrultusunda oldukça fazla yol yapımına önem vermiş, hidroelektrik santrali inşası ve güneydoğu bölgesine rafineri yaptırma gayretiyle tarımda ürün artışını sağlamak istemiştir. Menderes, Türkiye'nin gelecekte kalkınması için kendini özel bir görevde sayıyor ve elinden bu fırsatı kaçırıp başkasının elde etmesini istemiyordu."

Peki, Menderes olabileceklerden tamamen habersiz miydi? "Görünüm oydu ki Menderes dar bir çemberin içine alınmıştı. Kendi çıkarları uğruna bu dar çemberi teşkil edenler onu her an biraz daha uçuruma doğru itmekteydiler. Uzak çevrenin ikazları da ulaşamıyordu. Menderes bir bakıma bahtsız bir devlet adamıydı." Menderes'in, etrafında sadık ve samimi dostlar bulamadığı oğluna yazdığı vasiyetten de kolayca tespit edilebilir. Menderes, vasiyetinde oğlu Yüksel'e şöyle seslenecekti: "Suret-i katiyetle etrafına inanmayacaksın, beşeri zaafların dışında benim suçlu olduğuma katiyen inanmayınız. Bütün bu olaylardan sonra da benim mefkurem olan millete ve vatana varlığınla hizmet etmekten fariğ olma."

27 Mayıs 1960 darbesi ile Menderes hükümeti devrildi ve Türkiye'de savaş sonrası dönemin ilk askerî yönetimi işbaşına geldi. 27 Mayıs günü Amerikan Dışişleri Bakanlığı adına basına yapılan açıklamada Menderes hükümetinin devrilmesinin Washington için tam bir sürpriz olduğu belirtildi. Anlaşıldığı kadarıyla ABD Dışişleri Bakanlığı Ankara büyükelçisi tarafından bilgilendirilmemişti. Büyükelçi Fletcher Warren, bakanlık ile yaptığı yazışmalarda Menderes'in çok güçlü olduğundan ve ordunun onu desteklediğinden ve bilhassa Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun'un Başbakan'ın emirlerine itaatkar olduğundan ve TSK'yı kontrol ettiğinden bahsetmekteydi. Dönemin ünlü gazetecilerinden ve İsmet İnönü'nün damadı Metin Toker'e göre, Ankara'daki entelektüel kesim Amerikan büyükelçisine "uzun ahmak" lakabını takmıştı. Warren'ın boyu yaklaşık iki metreydi ve hükümetine geçtiği yanlış bilgiler nedeniyle böyle tanımlanmıştı. Büyükelçinin bu tarz farklı bilgi aktarmasına karşılık CIA'nin olabilecek durumla ilgili Washington'u bilgilendirdiği bilinmektedir. Nitekim ihtilalden kısa sayılabilecek bir süre sonra Warren merkeze çekilmiştir.

Diğer taraftan İngiliz Dışişleri Bakanlığı için Türkiye'deki darbe bir sürpriz değildi. Ankara'da İngiliz büyükelçiliği Türkiye'nin iç durumu hakkında bütün bilgileri düzenli olarak geçmekteydi. 19 Nisan 1960 ve 22 Nisan 1960 tarihli telgraflarda Ankara büyükelçisi Burrows, "Potansiyel olarak bir darbe ortamı vardır." şeklinde değerlendirmede bulunmuştur. Kendisi ile Ağustos 1998'de yaptığımız mülakatta bu değerlendirmeyi nasıl yaptığını sorduğumuzda kendi kaynaklarına göre gidişatı değerlendirerek böyle bir kanaate vardığını, bunu da merkeze ilettiğini belirtmiştir. Büyükelçi Burrows, darbenin dışişleri bakanı olarak atadığı büyükelçi Selim Sarper'le ilk görüşmesini 31 Mayıs'ta yaptı. Sarper, Burrows'a yeni Türk hükümetinin programı ile dış politika yönelimini ve askerî yetkililerin -özellikle de General Gürsel'in- genel amaçlarını açıkladı. Son olarak Sarper, büyükelçiye söylediklerinin bir kısmının yeni hükümetin sırları arasında yer aldığını ifade etti. Büyükelçi de bunun üzerine Dışişleri Bakanlığı'na yapacağı önerilerin hiçbirinde -o konu Türkiye'de kamuoyuna açıklanana kadar- ipucu vermemesini önerdi.

İNGLİZLER'İ RAHATLATAN AÇIKLAMA

Bu raporun, büyükelçi ile Türk Dışişleri Bakanlığı arasındaki ilişkiyi ortaya koyduğu belirtilmelidir. Rapor, Ankara Büyükelçiliği'nin Türkiye'nin iç ve dış politikası hakkında İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nı önceden bilgilendirdiğini de göstermektedir. Askerî yönetim adına ilk kamuoyu açıklaması Albay Alparslan Türkeş tarafından darbe gecesinin sabahında Türk radyosundan yapıldı. Açıklamada askerî yönetimin dış politika amaçları da belirtildi. Türkeş, yeni yönetimin Türkiye'nin NATO ve CENTO ittifaklarına karşı yükümlülüklerini ve Kıbrıs anlaşmazlığına ilişkin olanlar da dahil diğer uluslararası yükümlülüklerini yerine getireceğini özetle ifade etti. Bu açıklama sonrasında İngiliz hükümeti yeni yönetimle ilişkileri sürdürmeye istekliydi.

Haziran 1960'ta Dışişleri Bakanlığı, Burrows'a, Türkiye'nin iç politikası ve dış ilişkilerine ilişkin görüşlerini açıklayan önemli bir mesaj gönderdi. Bu mesaj, İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın kanaatini temsilen büyükelçinin Sarper ile görüşmekten kaçınmayacağını; Türk iç politikasındaki muhtemel bir gelişmeye İngiliz tarafının da doğal olarak çok önem vermesi nedeniyle bu görüşmelerin İngilizler için büyük bir değer taşıdığını gösterir. Diğer taraftan İngiliz Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı A.D.M. Ross şunları yazmıştı: "(İngiliz tarafı) Gerçekte (Türk yetkililerden) her şeyi seçim sandığı hevesine bırakmalarını bekleyemez; bu Türklerle Türkiye'nin diğer müttefikleri için kötü bir şey olmayabilir." Ross, son zamanlarda devlet harcamalarına ilişkin durumun giderek kötüleşmesini durdurmaya, yönetimin üst kademelerinde yolsuzluğun denetim altına alınmasına ve genel olarak Atatürk döneminin ruhuna dönülmesine kararlı sıkı bir otoritenin (ordu) Türkiye'yi yönetmesi gerektiğini de ekledi. İngiliz yöneticilerin, Türkiye'nin demokratik gelişimine özel bir alaka göstermedikleri kolaylıkla anlaşılabilir. Onlar gerçekte siyasal, ekonomik ve askerî alanlardaki İngiliz çıkarları üzerinde yoğunlaşmışlardı. Askerî müdahalenin Türkiye'nin dış ilişkileri üzerindeki etkisi şaşılacak ölçüde küçüktü. Darbe yapıldığında İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Türk dış politikasında köklü değişiklikler yapılmamasından çok memnun olmuştu. Albay Türkeş tarafından yeni askerî hükümet adına yapılan ilk kamuoyu açıklamasını okudukları zaman, yeni hükümetin politikasının, özellikle Kıbrıs politikasının, İngiltere için olumsuz hiçbir durum ortaya çıkarmadığını anlamışlardı. Askerî hükümet, önceki hükümetin yüklendiği bütün uluslararası yükümlülüklere bağlı olduğunu ve onlara uyacağını belirtti. İngiliz hükümeti daha çok Kıbrıs üzerine kaygıları nedeniyle Türkiye'nin iç gelişmelerine ilgi gösterdi. Her şeyden önce İngiltere, Kıbrıs meselesinde inisiyatifi kaybetmek istemedi.

Anayasaya göre ölüm cezaları Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından onaylanmalıydı. Yargılama sürecine otoritelerin müdahalede bulunmadığı söylenemez. Hâkimler ve savcılar doğrudan MBK'nın oluşturduğu hükümet tarafından atanmıştı. Ankara'daki İngiliz büyükelçisi mahkemelerin kurulmasının değişik sebepleri olduğuna dikkat çekti. En önemli neden muhtemelen müdahaleyi haklı kılma arzusuydu. Büyükelçi, "Türkler meşruiyete önem veren bir halk" şeklinde değerlendirme yapmıştır. Bu isabetli bir tahlildi, çünkü İstanbul Üniversitesi'nden hukuk dalındaki öğretim üyeleri -Rektör Profesör Sıddık Sami Onar dahil- MBK'ya darbeyi hukuki bir zemine oturtmaları tavsiyesinde bulundular. Darbe yapıldığında, darbeci subaylar arasındaki genel kanaat üç ay içinde yeni seçimleri yapmak ve arkasından da iktidarı sivil hükümete devretmekti. Akademisyenler, eski hükümetin bakanlarının ve Demokrat Parti üyelerinin yeni seçimler yapılmadan önce yargılanmaları konusunda darbe liderlerini teşvik ettiler. Onlara göre, şayet bu kişiler seçimlerden önce yargılanıp suçlu bulunmazlarsa yeniden seçilmeye hak kazanırlar ve daha sonra tekrar iktidara gelebilirlerdi. Hükümeti kurmaları ile yargılanmalarının sona ermesi arasındaki dönemde darbeye katılan askerî görevlileri tutuklayabilirlerdi. Akademisyenlerin hukuki sürecin gereği gibi takip edilmesi yönündeki tavsiyesi mahkemenin 11 ay geç sonuçlanmasına yol açtı. MBK üyelerinin, kısa süren bir mahkeme sonucunda eski hükümet üyelerinin daha çabuk bertaraf edilebileceklerini düşündükleri anlaşılmaktadır. Yargılamanın uzayıp kararın çıkmaması seçimlerin ertelenmesine ve sivil rejime dönüşün daha sonraya bırakılmasına neden oldu. 

Çetelerin sosyolojisi ve Erdelhun Paşa / Mümtazer Türköne

İki amiralin medyaya düşen ses kayıtları, şayet doğru ise Türkiye'yi bekleyen tehlikeyi haber veriyor. Darbecilik ve askerî vesayet, zorbalıkla ülkeyi yönetme alışkanlığı demek.

50 yıldır zorbalıkla bu saltanatı sürenlerin kolay vazgeçmeyeceği aşikâr. Canavar bir yerlerde uykuya yatmış bekliyor. Üstelik bir de görülecek bir hesap var. Konuşan amiraller intikam duygularını kontrol edemedikleri için tedbiri elden bırakıp kin kusuyorlar.

Çete, ince hesaplar yapıp, derinlerde tezgâhlar hazırlayıp bir sabah ansızın ülkenin başına çöreklenebilir mi? Olmayacağının garantisi yok. Bir anlık rehavet, boşluk, gaflet; her ne derseniz deyin, üç beş -Türkeş'in tabiriyle- "ne idüğü belirsiz Yeniçeri bozuntusu" Genç Osman'ı türlü hakaretlerle Yedikule zindanına sürükleyebilir. Çılgın Türkler, çılgınca bir planı uygulamaya sokabilir.

Zaman Gazetesi büyük bir gazetecilik olayını başardı. Rüştü Erdelhun'un tuttuğu notlar, tam da bugün sorduğumuz bu sorunun cevabını veriyor. Harbiyeliler üzerinden tezgâhlanan nümayişler ve sonrasında olaylara karışanların serbest bıraktırılmasını alalım. Daha nice işler. Bugün, Genelkurmay'da Balyoz sanıklarını dışarıya çıkartmak üzere bir kanun taslağı gerçekten hazırlanıyorsa, aynı yöntemler işlemiyor mu? Amiral "aç bırakacağız" diyor. "Çocuklarına kadar" diyor. Üzerime alınıyorum; ama daha önemli bir şey var. Bu iş darbecilerle benim aramda bir meseleden ibaret değil. Ülkeyi iç savaşa sürüklemekten, ülkeyi derin bir ekonomik krize sokmaktan bahsediyorlar. Elinde benzin bidonu ülkeyi ateşe verecek. İç savaş hangi taraflar arasında çıkacak? PKK, eylem yapmayı bırakıp bu generallerin önünü açsa, kısa zamanda maksadına ulaşmaz mı?

Çetelerin sosyolojisine, hatta psikolojisine eğilmemiz lâzım. Burada marazî şeyler var. Ülkeyi ateşe vermekle, askerin üzerindeki şerefli üniforma ile, askerlik mesleğinin onuru ile en küçük bir bağlantı kurabilir misiniz? Tam tersine bunlar en fazla çelişen şeyler değil mi? Öyleyse bir şeyi anlamamız lâzım. Çete, çetedir. Örgütlü biçimde suç işleyerek çıkar sağlayanlar kim olursa olsun, hangi sıfatı taşırsa taşısın aralarında zerre mikyas fark yoktur. Üzerinde üniforma bulunması, ordunun "girilmez" yazılan odalarına saklanarak gizlilik içinde iş yapmaları, ellerindeki silahlar, yetkiler ve imkânlar sadece verecekleri zararı büyütür. Küçük bir kasabadaki çete, sadece o kasabanın ahalisine hayatı zindan eder. Genelkurmay karargâhına sızmış olanı ise bütün ülkeyi ateşe verir.

27 Mayıs'ta bir çete önce orduyu, sonra Türkiye'yi ele geçirdi. 235 generale karşı 15 generalin kalması, darbe yapan 37 askerin 6 bin subayı ordudan atması, durumu açıklamak için yeterli değil mi? Birilerini aç bırakmaktan bahseden amiralin söyledikleri de gerçekleşti. 27 Mayıs'ın öncelikle asker üniforması taşıyan mazlumu çoktur. Bir İstiklal Harbi gazisi ve meslek hayatı kırıksız olan Orgeneral Rüştü Erdelhun'un rütbelerinin sökülerek er statüsüne indirilmesi, tam olarak "aç bırakmaktan" bahseden amiralin kinini ve nefretini yansıtmıyor mu? Allah'tan Rüştü Erdelhun Paşa'nın çocuğu yokmuş.

Bu işler asker işi değil, çete işi. Bu ayırıma dikkat etmemiz, Türkiye'yi çetelere teslim olmaktan kurtaracak hassas çizgiyi veriyor. Türkiye'nin bir orduya ihtiyacı var. Üstelik işini hakkıyla yapan ve caydırıcılığı yüksek bir orduya. Güçlü bir orduya sahip olmanın yolu da, askeri siyaset batağından çekip çıkarmaktan ve orduyu çetelerden temizlemekten geçiyor. Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarının, "içerden" gelen belge ve bilgilerle bugünkü olgunluğa ulaşması, bu bilincin orduda mevcut olduğunu göstermiyor mu?

Askerî vesayet düzeni, kronik iktidar boşluğu ile paralel yürüdü. Ordu örgütlüydü, iyi eğitimliydi ve NATO şemsiyesi altında siyasetle uğraşacak boş vakti vardı. Bugün Türkiye her sektörde ordusundan daha ileri bir noktada. İktidar geride boşluk bırakmıyor. Bize düşen, askeri bir kenara bırakıp çetelere odaklanmak. Bildiğimiz türden çetelere.

AK Parti'ye yeni bir tuzak mı? / Hüseyin Gülerce

Başbakan Erdoğan, önceki gün bir soru üzerine Adalet Bakanlığı'nın, sadece CMK'nın 250. maddesiyle ilgili değil, dört paket olarak bir yasa değişikliği çalışması yaptığını açıkladı.


Erdoğan bu açıklamayı, bir gazetecinin; "Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım bir açıklama yaptı. CMK'nın 250. maddesinde bir değişiklikle ilgili sizin bir talimatınız olduğunu açıkladı. Bu maddenin değişmesiyle, Balyoz, KCK ve başka davalardan 800 kişinin tahliye edileceği öngörülüyor. Bununla ilgili düşünceniz nedir? 250. maddeyle ilgili herhangi bir değişiklik var mı?" sorusu üzerine yaptı.

Devam eden Ergenekon, Balyoz ve KCK davaları ile ilgili olarak, bir süredir yargılamaların uzadığı, uzun tutukluluk sürelerinin adaleti zedelediği konusunda giderek artan bir eleştiri var. Hukuk açısından bu eleştiriler yerindedir. Darbe teşebbüsü iddiasıyla yargılananların hangileri suçludur, ne kadar suçludur bu, yargılama sonucunda belli olacaktır. Tutuklu sanıkları peşinen suçlu ilan etmek, yargısız infaz yapmak, rövanşist duygularla hareket etmek elbette kabul edilemez.

Ancak, devam eden darbe teşebbüsü davalarından, 12 Eylül yargılamasından, 28 Şubat soruşturmasından ciddi rahatsızlık duyan, bu davaları ve soruşturmaları itibarsızlaştırmak, akamete uğratmak, kamuoyunun kafasını karıştırmak için direnen çok ciddi bir medya gayreti, baro destekli ulusalcı engelleme çabaları ve siyasî baskılar var. Üstüne üstlük, Balyoz tutuklusu iki muvazzaf amiralin gazetemizde yer alan ses kayıtlarında "Yasa hazırlığı varmış, bir seneye kalmaz çıkarız..." demeleri manidardır... Ayrıca, "iç savaştan, ekonomik kriz çıkartmaktan ve çoluk çocuğa kadar imhadan" söz edilen kin ve nefret dolu "intikam hazırlığı"na dair ifadeler, silahlı kuvvetler içindeki cuntaların varlığına dair endişeleri devam ettiriyor. Cuntacı zihniyetin bırakın ders almayı ve pişmanlık duymayı, ne kadar bilendiklerini, nasıl bir gözü dönmüşlük içinde kıvrandıklarını görüyoruz.

Darbe yargılamaları ile darbeler dönemi kapanmaz. 27 Mayıs 1960 darbesiyle varlığı TSK bünyesinde bir ur gibi devam eden cuntalar, bir anda ortadan kalkmaz. Şimdi soru şudur: TSK bünyesindeki cuntacı yapı bitmiş midir, yoksa geri çekilmek, ya da sessizliğe bürünmek suretiyle varlığını devam mı ettirmektedir?

Sayın Başbakan'ın sözünü ettiği yasa hazırlıkları, bu cuntaya, vesayetçilere cesaret ve imkân verecek şekilde çıkarsa, referandumdaki yüzde 58 evet iradesiyle desteklenen demokratikleşme çabaları, başta AK Parti yönetimi, herkes bilmelidir ki zaafa uğrayacaktır. Nitekim Milli Savunma Bakanlığı'nın asker bürokratlarının, söz konusu yasa hazırlıklarında Balyoz sanıkları için devrede olduklarına dair haberler var. Bu haberlere göre, 2010 Yüksek Askerî Şûrası'nda, Balyoz davası sanıklarının terfisiyle ilgili Başbakanlık ve Adalet Bakanlığı ile ters düşen raporun sahibi olan asker bürokratlar, bu defa da ince ayarlı bir tasarı hazırlıyorlar. Ve bu tasarının, Milli Savunma Bakanlığı'nın fikriymiş gibi TBMM'deki ilgili komisyona gönderileceği ileri sürülüyor. Ben şu saatten sonra, AK Parti'nin hafıza kaybına uğrayıp bir gevşeme ile boşluğa düşeceğine katiyen ihtimal vermem. Ama cuntacılık mahareti nedir diye merak edenlere, gazetemizde günlerdir yayımlanan 27 Mayıs'ın Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun'un hatıralarını dikkatlice okumalarını tavsiye ederim.

Cuntacılık kirli, hastalıklı bir kandır ve askerin bünyesinde dolaştığı sürece, millet bünyesini ne zaman, nereden ve nasıl sarsacağı tahmin edilemez. Evet, demokratikleşme ile ilgili önemli adımlar atılıyor ama vesayet rejimini ortadan kaldıracak kalıcı değişiklikler henüz olmadı. Ters bir rüzgâr, olağanüstü bir hal, sinmiş görünen derin yapıyı karşımıza yeniden dikiverir. Provokasyonlar, yeniden faili meçhul cinayetler, üniversitelerde anarşi ve hortlayan bir kaos, mevcut iktidarı hazırlıksız yakalayabilir. Su uyur, cuntacılar uyumaz...

Erdelhun Paşa'nın son savunması: Maksadım, Türk milletini kanlı bir badireden korumaktı

 
 
27 Mayıs cuntasının idamla yargıladığı Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun, uğradığı haksızlığı Yassıada'da Osmanlıca ve Türkçe el notlarında ve son müdafaalarında kaleme almıştı.
Ne var ki müdafaası kabul edilmeyen Erdelhun, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes ile birlikte 15 kişilik idamlıklar listesine girecekti. Paşanın avukatı aracılığıyla sunduğu Türkçe müdafaasında önemli satır başları yer alıyordu: "Muhterem hakimler heyeti, tarihte birçok divanlar kurulmuş, birçok inkılapların icaplarına göre muhakemeler yapılmış, en süratli kararlarla birçok tarihî ve kesin hükümler verilmiştir. Bu hükümlere hedef olan kimselerden bazıları suçlu olarak mahkûm edilmişlerse, bazıları da masum ve suçsuz olarak mahkûm edilmiş, fani dünyaya bir melek safiyeti ve saffeti ile gözlerini kapamışlardır. İnsanlık tarihinde adalet tecellisindeki davranışların hatalı gidişi ile hasıl olan zuhuller veya yanlış hükümler, ancak mazinin boşluğunda kanlı ve acı bir hatıra olmaktan ve beşeriyetin maşeri vicdanını sızlatmaktan başka bir işe yaramamışlardır. Birçok hakimler, krallar, hükümdarlar bu çeşit telafisi gayri mümkün ve adalet namına yüz karası teşkil eden hataları veya zuhulleri bazen de sırf zamanın geçici telakkisinin tesiri altında ya süratle karar vermekten ya da objektif düşünememekten dolayı yapmışlardır. Tarihin derinliklerinde adalet namına ve istikbale doğru, arz ettiğim tarzdaki adaleti tatbik edenler için beşeriyetin kulaklarını çınlatan; maşeri vicdanı zehirleyen ve zehirlemekte olan tek başına bir feryad, acı ve hacalet kalmıştır. Tarih boyunca Türk ordusu bir itaat numunesi olmuştur. Şeklen devlet reisi ve hükümet başkanının emirleri ile hadiselere müdahale etmiş olduğum ve Örfi İdare Kumandanının vazifesine yardım ettiğim ve astlarıma da o zamanki hava içinde bazı tavsiyelerde bulunduğum hususları aşikârdır. Fakat bunların hiçbirisinde suç vasfı ve unsuru mevcut değildir. Bu fiillerin cümlesi o zamanın havası içinde en normal birer gidişattır. Ve en kısa ve zararsız yoldan asayişi temin etmek ve Türk milletini kanlı bir badireden korumak maksadı ile gösterilen gayretlerden ibarettir."

Hiçbir fert ve zümreyi düşünmeksizin vazifemi yaptım
 
Kırmızı valizinden çıkan 90 sayfalık defterinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin itaat ve vazife şuuru ile yetişmiş askerlerinin darbe yapmayacağını vurgulayan Erdelhun "Şahsî müdafaanamem' başlığını koyduğu Osmanlıca metinlerde sıkıyönetim ihlali ile ilgili iddiaları da cevaplıyordu. "Evvelce arz ettiğim gibi Genelkurmay Başkanlığı elde mevcut kanunlara göre hükümet emrinde bulunan Örfi İdarelerin haricinde olup Örfi İdarelerin icraatından mesul ve muhatap değildir. Genelkurmay Başkanı sıfatıyla beni Örfi İdarelerle mahdut bir zaman içinde temasa getiren başlıca iki hadisedir. (1) 30 Nisan 1960'ta Sayın Reis-i Cumhurun emriyle İstanbul'a gönderilmem ve 2 Mayıs 1960'ta İstanbul'da toplanan NATO Nazırlar Konseyi toplantısıdır.( 2) Ankara'da 21.5.1960'ta bir kısım Harp Okulu talebesinin yaptıkları nümayiştir. Sırası ile özet olarak arz ettiğim ve ayrıca müdafaa vekilim tarafından savunulan 4 konuda da ne bir ölüm ve ne de bir yaralı yoktur. Bu konudaki bütün harekâtım, memlekette asayişin temini, devlet ve ordu prestijinin korunmasından ibaret idi. Hiçbir fert ve zümre düşünülmeksizin, tamamen vazifesine bağlı bir asker sıfatıyla yapmış olduğum hareketler çok insafsızca beni ölüm ve yaralamaya azmettirmek suçlarına iştirak ile itham etmektedir. 46 senelik pürüzsüz askerî hizmetlerime büyük harp (I. Dünya Savaşı) İstiklal harplerindeki sicillerimdeki mukayyet fedakârlıklarıma ve 12 yıldan beri silahlı kuvvetlerimizin techiz, temsik ve talimi mesaime ve 15 NATO kurmay başkanlarından mürekkep askeri komite başkanlığında son mart ayında kazandığım takdire rağmen bugün burada maznun (zanlı) mevkiinde bulunmak bahtsızlığına düştüm. Hakikatlerin meydana çıkarılarak masumiyetimin teslimi hususunda Milli Birlik idaresinin ve Yüksek Adalet Divanı'nın adalet, mantık ve vicdanlarına iltica eylediğimi arz ederim."

Erdelhun: Hakkımızdaki kararı tarih verecek
 
Erdelhun'un hikâyesi eşi Vasfiye Hanım'ın emekli asker yeğeninin desteğiyle ortaya çıktı. İsminin bilinmesini istemeyen yeğen, "Eniştem ile ilgili gerçekler konuşulsun yeter' diyor ve şu hatırları naklediyor. "Darbe zamanı Konya'da teğmendim. Eniştemin resmî makamı nedeniyle çok fazla görüştüğümü söyleyemem. Ancak darbenin ülkeye fayda getirecek bir eylem olmadığını düşünüyordu. Dürüsttü. Asılsız şeylerle zan altında bırakıldı. Sözde öğrenciler kıyma makinelerinden geçirilmişti.. Bu yalan haberlerle insanlar kandırıldı. Halk Partililerin çok suçu var. Harp Okulu öğrencileri yürüyüş yaptıkları için bombalanacakmış denildi. O dönem sadece 3 kişi öldü. Hâlbuki eniştem vazife insanıydı. Çalışmalarından dolayı Adnan Menderes ve Celal Bayar'ın itibarını kazanmış biriydi. Kayseri Hapishanesi'nde yatarken bir kere ziyaretine gittim. Celal Bayar'ı da gördüm, beraber yan yana oturuyorlardı. Kayserililer enişteme ve Bayar'a ciddi yakınlık gösterdi. Menderes, Zorlu ve Polatkan'ın idamı çok yanlıştı. Eniştemi cezaevinde ziyaret ettiğimde; 'Ne yapalım kaderimiz böyleymiş' diyordu. Bize en çok "Ben sadece görevimi yaptım ve bundan dolayı cezalandırıldım. Çok şükür ki görev yaptığım süre içerisinde orduyu siyasete karıştırmadım." derdi. Bu konular açıldığında her zaman söylediği şu sözünü unutmam: Bizim hakkımızda nihai kararı tarih verecek."

Cebeci Asrî Mezarlığı'nda sessiz veda...
 
-27 Mayıs cuntasının tutuklayıp idamla yargıladığı Genelkurmay Başkanı Mustafa Rüştü Erdelhun'un Yassıada'daki yargılanma sürecinde rütbeleri sökülmüş, er statüsüne indirilmişti. Hayatının son günlerinde GATA'da tedavi gören paşa, 89 yaşında vefat ettiğinde son yolculuğuna sessiz bir şekilde uğurlandı. Naaşı kendi isteği üzerine Ankara'da Genelkurmay başkanlarının gömüldüğü Devlet Mezarlığı'na değil, Cebeci Asri Mezarlığı'na defnedildi. Genelkurmay'dan da ailesine Erdelhun'un Devlet Mezarlığı'na defni ile ilgili hiçbir teklif gelmemişti. Paşa'nın medfun bulunduğu kabrindeki mezarı oldukça sade. Mezar taşında, 'Orgeneral Rüştü Erdelhun, Genelkurmay Başkanı' ibareleri yazıyor. Doğum tarihi 1 Eylül 1894, ölüm tarihi ise defin tarihi olan 10 Kasım 1983. Çileli bir ömrü paylaştıkları eşi Vasfiye Hanım, kendisinden 5 yıl sonra 31 Ağustos 1988'de hayata veda etti. Şimdi kabirleri yan yana. Yakınlarının kırmızı güller diktiği mezarlıkta ayrıca annesi Fatma Erdelhun, kayınpederi Edhem Onganer, kayınbiraderi Reşat Onganer'in kabirleri de bulunuyor. 19 Ekim 1954 tarihinde vefat eden Edhem Bey, aynı zamanda Varna Müftüsü İ.Hakkı Sayarer'in de kayınpederi. Cebeci Asri Mezarlığı'ndaki en ilginç noktalardan biri de 27 Mayıs'ta cuntacı ekibin içinde olan ve darbe sonrası tabii senatörlük yapan Kurmay Albay Sami Küçük'ün mezarının, Rüştü Paşa'nın kabrinden 50 metre ileride olması. Mezarlık görevlilerinin verdiği bilgiye göre Zaman'ın ortaya çıkardığı anılarından sonra Rüştü Erdelhun'un mezarına ziyaretçi sayısında artış başladı. Günlük ortalama 15-20 kişi Paşa'nın kabrini ziyaret ederek dua ediyor.

DARBECİLERDEN SÜRPRİZ TAZİYE TELGRAFI
 
Erdelhun'un ölümü, dönemin gazetelerine ve ajanslardan geçen birkaç küçük habere konu oldu. Haberlerde Ankara Maltepe Camii'nde kılınan namazdan sonra Erdelhun'un naaşının Cebeci Asri Mezarlığı'nda toprağa verildiği yazıldı. Haberlerin içinde en dikkat çekici ayrıntı ise dönemin Genelkurmay Başkanı, 12 Eylül darbesinin Milli Birlik Konseyi üyesi Orgeneral Nurettin Ersin'in Vasfiye Hanım'a çektiği telgraf mesajıydı. Ersin telgrafında "Türk Silahlı Kuvvetleri'nde değerli hizmetleriyle temayüz eden Genelkurmay eski başkanlarımızdan eşiniz Orgeneral Sayın Rüştü Erdelhun'un vefatını öğrenmek beni ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ni müteessir etmiştir." yazıyordu.

Askeri töreni kim başlattı?
 
Erdelhun'un Cebeci Asri Mezarlığı'nda bulunan kabrinde son 6 yıldır askerî törenle anma düzenleniyor. Paşa'nın vefat ettiği tarih olan 9 Kasım'da Ankara Garnizon Komutanı'nın katılımı ile 50 kişilik subay grubu sade bir törenle Erdelhun'u anıyor. Törenden birkaç gün önce bir grup asker Paşa'nın kabrine gelerek temizlik yapıyor. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın okunması ile başlayan anma, bir din görevlisinin duasıyla sona eriyor. Genelkurmay Başkanlığı ise törenlere çelenk gönderiyor. Anmayı kimin başlattığı ise tam olarak bilinmiyor. Anma programlarının başladığı tarih eski Genelkurmay başkanı Orgeneral Hilmi Özkök dönemine denk geliyor.

Tutuklu Korgeneral'den itiraf: Darbeye hazırdık olmadı ama son derece kararlıyız

28 Şubat soruşturması kapsamında tutuklanan isimlerden Korgeneral Tevfik Özkılıç'a ait olduğu ileri sürülen bir ses kaydı dün internete düştü.
 
dailymotion.com sitesinde yayınlanan ses, 2003-2004'teki darbe hazırlığını itiraf ediyor. "Biz hazırdık. Ruhen de hazırdık." diyor. Tehdidi değerlendirme konusundaki yorum farklılıkları yüzünden darbenin gerçekleşmediğini ancak, umutlarını hiç kaybetmeyeceklerini ve fırsat kolladıklarını söylüyor. Bir grup subaya hitaben yapıldığı anlaşılan konuşmada, morallerin bozulmaması isteniyor. Subaylara, bilgisayar kullanırken çok dikkatli olmalarını tembihleyen kişi, asla internete bağlanmamalarını, çalışmalarda kurşun kalem kullanmalarını ve dokümanları çoğaltmamalarını emrediyor. Devletin menfaatleri için illegal yollara başvurulacağını anlatan ses, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e ise ağır küfürler ediyor. Geçtiğimiz günlerde ayrı ayrı ses kayıtları yayınlanan iki amiral de, yasal düzenleme ile yakında çıkacaklarını ve tahliye olduklarında intikam alacaklarını söylüyordu.

İnternete düşen ses kayıtlarına dün bir yenisi daha eklendi. Bu kez sesin sahibi olduğu ileri sürülen kişi 28 Şubat soruşturması kapsamında tutuklanan Korgeneral Tevfik Özkılıç. Kayıttaki ses, konuşmasına Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e ağır küfürler ederek başlıyor. Ardından 2003-2004'te planlanan darbeye ilişkin çarpıcı notlar aktarıyor. 'Tehdidi değerlendirme konusundaki yorum farkı' sebebiyle darbenin gerçekleşmediğini anlatıyor. Ancak umutlarını hiç kaybetmeyeceklerini, fırsat kolladıklarını söylüyor. Subaylara, bilgisayar kullanımı konusunda çok dikkatli olmalarını öğütlüyor. Devletin âli menfaatleri için bazı zamanlar illegal yollara başvurulacağını anlatıyor. İşte ses kaydındaki ifadeler:

"Sonuçta devletin içindeki tehdidi, oluşumu, tehlikeyi biz askerlerle sivillerin görmesi arasında ciddi bir fark var. Ama bu konuda da zaman zaman KKK'lığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında da yorum farklılıkları oldu. Ama izleyeceğiz arkadaşlar. Moralimiz bozulmayacak. Bir ara bizim dengemizi bozdular. Neden? Üzülüyor insan. Korkuyor. Ulan diyor altımızı oymuşlar haberimiz yok haa. Binanın altını oymuşlar. Bina çökecek, düşeceğiz altına, mezarımız olacak gidecek. Endişeye kapılıyor insan."

"Moralinizi bozmayın. Bir şekilde birebir çalışma yapacağız daha sonra. Bilgisayar kullanmayacaksınız. Hiçbir şekilde. Bu gördüğünüz kişiler dışında hiçbir kişi ile haberleşme, görüşme elemanı tanımayacaksınız, ikinci bir emre kadar. Biz hazırdık. Ruhen de hazırdık. Yani tehdidi değerlendirme konusunda yorum farklılıkları oldu."

BİR ŞEYLER YAPACAĞIZ, KARARLIYIZ
 
"Cesaret de önemli arkadaşlar. Büyük kararlar bunlar arkadaşlar. Büyük kararlar yani. Büyük adamlar, büyük kararları verirler. İsmet İnönü, Atatürk büyük adamlarmış yani. Büyük kararları vermişler. Hiç acımadan yapmışlar bunu. Biz aslında son derece kararlıyız bu konuda. Vatanımızı, milletimizi en iyi şekilde koruyacağımıza, kollayacağımıza, sevdiğimize de inanıyoruz. Bir şeyler de yapılması gerektiğine inanıyoruz. Fakat sonuçta nerde nasıl yapılacağı konusunda tereddütlerimiz var. Olay bu. Bunu bir açıklığa kavuşturacağız yani. Tamam mı arkadaşlar."

İllegal yöntemler kullanılabilir
 
"Çalışırken örneğin çok dikkatli davranın. Sıfır bilgisayarlar alın. Hiç kullanılmamış. Hiçbir zaman internete, karanete bağlanmayın. Bu oda (plan odası) sürekli güvenliği kontrol edilir. Çünkü şundan emin olun. Direkt telefon hattından, yani harici hat kullanılsa dahi dinleme yeteneğine sahipler. Bununla ilgili olan bilgisayarlar da, kozmikte duruyor. Şeyde duruyor. Kozmik de kapatıldı, paketlendi. Duruyor şimdi. Bunu istihbaratçılar biliyor sadece. Tekrar ediyorum. Dediğim gibi kurşunkalem ile çalışma yapabilirsiniz. O size verilen listelerle. Kurşunkalemle kendiniz not yazın. Hiçbir şekilde çoğaltılmayacak. Hiçbir şekilde bilgisayar ortamına alınmayacak. Buradaki grup dışında hiçbir adam tarafından elden bir başkasına gönderilmeyecek gibi önlemler alacağız. Sızıntı olursa o zaman çok ciddi üzülürüm yani. Çok ciddi üzülürüm."

"İşte bir hatalarını yakalasak zaten başarıdan faydalanma olarak kullanılabilecek bizim de bir altyapımızın olması lazım. Dağda tepede gezenler bilirler. Devletin âli menfaatleri için bazen legal olmayan yöntemler de uygulanır. Ben de şahsen uyguladım bunu. Mezara götüreceğiz yaptıklarımızı ama bundan da pişmanlık duymuyoruz tamam mı?"

Darbe olsun diye çırpınıyor
 
Dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur'un önderliğinde hazırlandığı iddia edilen Sarıkız ve Ayışığı darbe planları, Ergenekon terör örgütü iddianamelerinde ayrıntılı olarak anlatılıyor. 2003-2004'te yapılması planlanan darbe, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün demokratik tavrının yanı sıra hem iç hem de dış kamuoyunun darbeye hazırlanamaması sebebiyle yapılamıyor. Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek, günlüklerinde şu ifadeleri kullanıyor: "Önce Kara Kuvvetleri komutanı ordulara yaptığı ziyaretle ilgili kısaca bilgi verdi. 'Maalesef herkes durum kötü ama darbe ile düzeltilmesi için iç ve dış ortam müsait değil dediler. İnanılmaz ama Şener hâlâ bu iş olsun diye çırpınıyordu."

Şemdin Sakık: 33 er olayı cuntanın işiydi

Terör örgütü PKK'nın yöneticilerinden Şemdin Sakık'ın, Diyarbakır Cezaevi'nden bazı gazetelere gönderdiği mektuplar yargıyı harekete geçirdi.
 
Faili meçhuller soruşturmasını yürüten Diyarbakır'daki savcılık dün 'tanık' sıfatıyla Sakık'ın ifadesini aldı. 33 erin öldürüldüğü 1993'teki Bingöl katliamı konusunda önemli iddialarda bulunan Sakık, cuntanın kurduğu Doğu Çalışma Grubu'na (DÇG) dikkat çekti. Sakık, "1993'te yaşanan acı hadiselerin tamamı bu cuntanın işi. 33 asker birileri tarafından PKK'nın önüne atıldı ve DÇG'nin ikinci planı hayata geçirildi." dedi. Tuğg. Bahtiyar Aydın suikastına ise bizzat şahit olduğunun altını çizdi: "Vurulduğunda bölgedeydim. Anında telsizden aradım. 'Paşanızı vuracak kadar kudurdunuz.' dediğimde küfrederek telsizi kapattılar."

Terör örgütünün önemli isimlerinden Şemdin Sakık'ın bazı gazetelere gönderdiği mektupta yer alan iddiaları üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçti. Edinilen bilgiye göre, cumhuriyet savcısı, Diyarbakır E Tipi Cezaevi'nde hükümlü bulunan terör örgütü PKK'nın 'Parmaksız Zeki' kod adlı sözde üst düzey sorumlularından Sakık'ın bahsettiği konularla ilgili ifadesine başvurdu. Şemdin Sakık, savcılıkta verdiği ifadede de, silahsız 33 erin katledildiği 1993 yılındaki olayın Doğu ve Güneydoğu'da 'Doğu Çalışma Grubu' adıyla örgütlenen cunta ekibi tarafından yapıldığını söyledi. Şu ifadeleri kullandı: "Batı Çalışma Grubu'nun Doğu ve Güneydoğu'daki örgütlenmesi olan Doğu Çalışma Grubu, o yıl fiiliyata geçti. 1993 yılında Uğur Mumcu, askerî icraatın başı Eşref Bitlis, askerî istihbaratın başı Cem Ersever, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin başı Turgut Özal, bir dönemin Asayiş Komutanı Hulusi Sayın, Jandarma'nın etkili albaylarından İsmail Selen, Turgut Özal'ın sağ kolu Adnan Kahveci ve daha birçok üst düzey komutan, siyasetçi ve aydın tasfiye edilerek, yerlerine savaşı bütün vahşetiyle sürdürme eğiliminde olanlar getirilerek 33 er olayı sürecine gelindi. 1993'te yaşanan acı hadiselerin tamamı, yönetimi ele geçirmeyi amaçlayan ve kanın akmasını isteyen bu cunta ekibinin işi. 33 asker olayı bir grup kızgın PKK'lı tarafından gerçekleşti ama planlayarak, istihbarat alarak gerçekleştirdikleri bir eylem değildi. Bu askerler birileri tarafından kendilerinin önüne atıldı ve Doğu Çalışma Grubu'nun ikinci planı bu olaya dayandırılarak hayata geçirildi."

Şemdin Sakık'ın savcılık sorgusunda Bahtiyar Aydın ve Rıdvan Özden cinayetine ilişkin açıklamaları da gündeme geldi. Sakık'ın şunları anlattığı öğrenildi: "Bahtiyar Aydın'ı 'çatışma var' diyerek Lice'ye getirip orada, hemen helikopter pistinde vurdular. O zaman alandaydım. Anında kendilerini telsizden aramış, 'Paşanızı vuracak kadar kudurdunuz' dediğimde küfrederek telsizi kapatmışlardı. Albay Rıdvan Özden'in Mardin kırsalında bir çatışmada vurulduğu haber yapıldığında o bölgede faaliyet yürüten arkadaşlarımı aramış ve sormuştum. Cinayetle hiçbir ilişkilerinin olmadığını söylemişlerdi. Böylece bunun da Doğu Çalışma Grubu'nun işi olduğunu anlamıştık."

Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Bahtiyar Aydın, 22 Ekim 1993 tarihinde Diyarbakır Lice'de tek kurşunla hayatını kaybetti. Albay Rıdvan Özden'in 14 Ağustos 1995 tarihinde şüpheli ölümü ise kayıtlara 'PKK ile girilen çatışmada şehit düştü' şeklinde geçti.

Normalleşme, Uludere, Gül, MSB / Eser KARAKAŞ

Türkiye’nin en muhtaç olduğu kavram normalleşme; beş-altı sene önce bu eşik de aşılıyor, nihayet normalleşiyoruz artık dedik ama, heyhat, olmuyor da olmuyor işte bir türlü.
Uludere konusu her boyutuyla normalleşmediğimizin en bariz göstergesi; tüm gelişmeler, yaşananlar, tartışmalar maalesef bunu gösteriyor.
Normal bir demokratik hukuk devletinde Uludere tipi bir olayın, 28 Aralık 2011 tarihli, en geç 15 Ocak 2012’de her boyutuyla, hukuki, askeri, siyasi, vicdani boyutlarıyla noktalanması gerekir idi.
Çok hızlı yürütülen şeffaf bir idari soruşturma süreci meseleyi on beş günde çözerdi.
Ortada her şeyden önce bir istihbarat faciası var; bu istihbarat faciasının sorumlularını askeri hiyerarşi, devlet hiyerarşisi içinde bulmak bu kadar zor olmasa gerek.
Arkasından da bu istihbaratı teyit etmeden kullanan ve 34 vatandaşımızın ölümüne neden olan icraat var; bir de, anormal bir rejimi olmayan ülkelerde, bu işin, Milli Savunma Bakanı üzerinde kalması gereken siyasi boyutu var.

Bu ilişkiler silsilesi belirlidir, tüm istihbarat, icraat ve siyaset sorumluları hemen görevden alınırlar, yıldırım hızıyla yargılanırlar ve bu korkunç konu vicdanlar tatmin edilerek kapatılır, mesele bu kadar basittir, normal bir ülkede başka türlü bir çözüm düşünülemez.
Konu sadece bir adalet, vicdan ya da kürt vatandaşlarımızı siyaseten tatmin meselesi de değildir.
Uludere işinin içinde bizim öngöremediğimiz dalavereler, mesela, anayasa sürecinde ipleri kopar(t)ma, TBMM çoğunluğunu elinde tutan AK Parti ile kürt vatandaşlarımızı karşı karşıya getirme gibi bir plan yoksa, konu özünde çok vahim bir askeri etkinsizlik, beceriksizlik, acemilik meselesidir.
Mesele uzadıkça, konunun siyasi düzeyde tartışılmasının harareti yükseldikçe, işin askeri etkinlik meselesi de o ölçüde tartışılamamaktadır.
Olay muhtemelen yeni bir 1974 Kocatepe olayı gibi bir olaydır; yanılıyor isem birileri beni düzeltsin, Kocatepe’nin komutanı ileriki yıllarda Deniz Kuvvetleri Komutanı, gemimizi batıran pilot da Hava Kuvvetleri Komutanı olmuşlardır.
Uludere’de yanlış istihbaratı veren kişi de ilerde belki MİT müsteşarı, icraatı yapan kişi de kuvvet komutanı olabilir, burası Türkiye’dir, anormal işlere alışkın olmamız lazımdır.
Meselenin anormallik boyutu yazmakla bitecek gibi değildir. 

Cumhurbaşkanımız Sayın Gül, “elimde yetki olsa, DDK’yı (Devlet Denetleme Kurulu) devreye sokardım” şeklinde bir ifade kullanmıştır.
Gül’ün olmayan yetkisi Anayasa’nın 108. maddesinde ifadesini bulan Silahlı Kuvvetlerin DDK kapsamı dışında bırakılmış olmasına dayanmaktadır.
AB sürecinde, 12 Eylül 2010 referandumunda bu berbat vesayet maddesi neden değiştirilmemiştir?
Hadi diyelim ki bu değişiklik yeni anayasa sürecine bırakıldı, peki yeni Ombudsman yasasında asker neden yine kapsam dışında tutulmuştur?
Anormallik isterseniz bizde çok vardır; alın size bir başka anormallik. 

Uludere sürecinde Milli Savunma Bakanı nerededir? 

Üs komutanı korgenerallerin kendisini bakan olarak karşılamadığı üs ziyaretleri mi yapmaktadır hala?
Milli Savunma Bakanları 1961 ve 1982 anayasalarına göre ne iş yaparlar, görev tanımları nedir?
Askeri konularda yetki ve sorumlulukları nedir? 

Türkiye’de milli savunma bürokratı olan komutanların Milli Savunma Bakanı’na bağlı olmamaları anormal durumu ne zaman değişecektir? 

Uludere tipi bir olayda ilk istifa etmesi gereken kişi, normal bir ülkede, Milli Savunma Bakanıdır, ama bizim ülkemizde yetkisiz ve sorumsuz bir bakandan istifasını istemek de hakkaniyete uygun değildir doğrusu.
Her şey normal olsa idi, Uludere meselesi hem idari hem de vicdani olarak 15 Ocak günü kapanır, hem Başbakan, hem Türkiye, hem AK Parti bu kadar yıpranmaz idi.
Gömleğin düğmelerini yukarıdan yanlış iliklemeye başlarsanız aşağıda karşınıza Uludere krizi çıkar.

BALYOZ SANIĞI PAŞADAN İLGİNÇ TALİMAT

28 Şubat sürecinde yaşanan skandallar tek tek ortaya çıkıyor. Balyoz sanığı emekli Tuğ. Tutkun’un personelinden ilginç isteği ortaya çıktı.

28 Şubat sürecinde yaşanan skandallar tek tek ortaya çıkıyor. Balyoz sanığı emekli Tuğ. Tutkun’un personelinden başörtülü eşlerinin boydan ve profilden fotolarını isteyerek tutanak tutturduğu ortaya çıktı.28 Şubat sürecinde eşinin taktığı başörtü nedeniyle emekliliğini istemek zorunda  kalan Yüzbaşı E.S.’nin o dönem komutanı olan ve şimdi Balyoz darbe planı davasının tutuklusu M. Kemal Tutkun’dan başörtü takma incelikleri üzerine aldığı talimatları ibretlik bir vesika niteliğinde. E.S’den eşinin boydan ve aile fotoğrafını isteyen Tuğ. Tutkun el yazısıyla da bir tutanak yazarak başrötüsünün nasıl takılacağını ayrıntılı bir şekilde anlattı. Emekli Yüzbaşı E.S, 28 Şubat sürecinde eşinin başörtülü olması sebebiyle gördüğü baskılardan dolayı emekliliğini istedi. S:’nin Tugay komutanı M. Kemal Tutkun tarafından 22 Aralık 1999’da yazılan bir dilekçe ile savunması istendi.

Stüdyo fotoğrafı çektirin talimatı

Dilekçede “muhtelif vesilelerle yapılan kontrol ve gözlemlerde eşinizin TSK personeline yakışmayan ve geleneksel giyim tarzı olan başörtüsü dışında, ideolojik bir simge olan türban/tesettür benzeri kıyafet giyindiğine dair bazı duyumlar alınmıştır. Eşinizin çağdaş ve TSK personeline yakışır bir kıyafet giyinmesi gerektiğini bilmiyor musunuz? Yukarıdaki hususlarda savunmanızı, mümkünse eşinizin stüdyoda çekilmiş vesikalık ve boy fotoğraflarıyla takviye edilmiş olarak vermenizi rica ederim’ ifadeleri yer aldı.

Tarif dışına çıkarsa istifa baskısı

Savunmasını yapan Yüzbaşı E.S aynı gün el yazısı ile yazılmış bir uyarı yazısı daha aldı. Yazıda başörtüsünün nasıl takılması gerektiği ayrıntılı bir şekilde tarif edilip “Yukardaki esaslar çerçevesinde eşinin giyineceği aksine bir durum tespit edilirse TSK’dan ilişiğimin kesilmesini tekeffül ediyorum” denilerek E.S’den imzalaması istendi. Edirne, Keşan’da görev yaptığı askeri birliğin ilk komutanı olan Erol Özkasnak’ın da namaz kılan personeli aşağılayıp baskı yaptığını anlatan Yüzbaşı E.S, Özkasnak’ın “‘Bu tür subay ve astsubaylar cahil cühela köylü Türk subaylarıdır. Bu tür kişileri en kısa zamanda bu kişileri ordudan atacağız’ dediğini anlattı.

Başörtüsü istihbaratı

Star'ın haberine göre; Aynı zamanda Balyoz davasında da yargılanan emekli Tuğ. Kemal Tutkun el yazısıyla yazdığı yazıda E.S’ye eşinin ‘geleneksel olmayan başörtüsü yerine ideolojik türban’ giydiğine dair duyumlar alındığını belirterek “Bu tür çağdaş olmayan kıyafetler yerine TSK personeline yakışır kıyafetler giymesi gerektiğini bilmiyor musunuz” diye soruldu.