Harbiye, askerlik, askeriye, savunma ile ilgili tüm gelişmeler, eleştiriler, asker-siyaset ilişkisi, askeri operasyonlar, gibi ve benzeri haberler, köşe yazıları, dosyalar buradan aktarılmaya çalışılacak.
14 Ağustos 2009 Cuma
TOLON'DAN ERGENEKON ÜYE SAYISI
Özkök Hakkında Suç Duyurusu
3. Ergenekon iddianamesinde tanık sıfatıyla ifadesi bulunan eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Kemal Kerinçsiz'in avukatları, Özkök'ün "MİT'in Ergenekon şemasını imha ettiğini" idddia ediyor. 3. Ergenekon iddianamesinde tanık sıfatıyla ifadesi bulunan eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Özkök, 2003 yılında MİT'in gönderdiği Ergenekon şemasını araştırtmak yerine imha ederek yetkisini kötüye kullanmakla suçlanıyor.
Bu arada Avukat Serdar Öztürk'ün tutukluluk halinin devamına da itiraz edildi. 1. Ergenekon davası sanıklarından Kemal Kerinçsiz'in avukatlarınca Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilen suç duyurusu dilekçesinde, Hilmi Özkök'ün yargılanması isteniyor. MİT'in mahkemeye gönderdiği belgede Ergenekon şemasını içeren kitapçığın 10 Temmuz 2003 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı'na gönderildiği, Özkök'ün kendisine gelen kitapçığı Genelkurmay kayıtlarına geçirmeden imha ederek suç işlediği savunuluyor. MİT Müsteşarının, Özkök'e kitapçığı elden teslim ettiğinin belirtildiği suç duyurusunda "O gün böyle bir örgüt olup olmadığı araştırılsa Ergenekon operasyonun önü kesilmiş olacaktı" deniliyor. Özkök hakkında, askere ait evrakları yakmak ve yetkisini kötüye kullanmak suçlarından dava açılması isteniyor.
SERDAR ÖZTÜRK'ÜN ''TUTUKLULUK HALİNİN DEVAM'' KARARINA İTİRAZ EDİLDİ
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nin, ''Ergenekon'' soruşturması kapsamında tutuklanan avukat Serdar Öztürk hakkında verdiği ''tutukluluk halinin devamı'' yönündeki karara itiraz edildi. Soruşturma kapsamında bir süre önce tutuklanan Serdar Öztürk'ün avukatı Hasan Gürbüz, Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'ne gelerek, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'ne dilekçe sundu. Dilekçede, 7 Ağustos 2009'da nöbetçi olan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi hakiminin, Öztürk hakkında, mevcut delil durumu, kaçma ve delilleri karartma şüphesi dikkate alınarak, ''tutukluluk halinin devamı'' yönünde karar verdiği hatırlatılarak, Öztürk'e yönelik suçlamaların ''soyut'' ve ''delilsiz'' olduğu iddia edildi. Söz konusu dilekçede, mahkeme heyetince yapılacak incelemenin ardından, ''sağlık durumunun cezaevi koşullarında bulunmasına uygun olmadığı'' ve ''delilleri karartma, kaçma şüphesi bulunmadığı'' kaydedilen Öztürk'ün tutukluluğunun kaldırılması talep edildi.
“Askeri mahkemenin Ergenekon’u”... / Mehmet Altan
ADEN KÖRFEZİ'NDE TÜRK GEMİSİNE SALDIRI PÜSKÜRTÜLDÜ
21 Nisan 2009 Salı
12 Mart benzetmesi / Derya Sazak
Direk Ve Kıymık / Ahmet Altan
BARIŞ KARTALI BRİFİNGİ...
Hayrola? / Türker Alkan
Son durum analizi: Ergenekon, Türkan Hanım ve asker…/ Ali Bayramoğlu
Bu gelişmeler kimi kartların yeniden karılmasına, kimi soruların yeniden sorulmasına, tutumlar arasında yeni yırtılmaların oluşmasına yol açtı.
İlk gelişme şüphe yok ki, seçim sonuçlarıdır.
Siyasi iktidarın uğradığı yüzde 8'lik oy kaybı siyasi istikrarı, çıplak siyasi dengeleri doğrudan etkilemedi. Ancak siyasi istikrarın etkilenmemesi siyasi algıların etkilenmemesi anlamına gelmez, nitekim seçimler algıları, analizleri ve beklentileri önemli ölçüde etkiledi.
Siyasi iktidarın beklenmedik oy kaybı, siyasi partilerden askere ve merkez medyadan kanaat önderleri ve sokağa siyasi ve ekonomik aktörlerin hareket planlarını gözden geçirmelerine yol açmıştır.
AK Parti'yle ilgili tanımlar, güç ve gelecek tahminleri de bunlar arasında yer almaktadır.
AK Parti inişe mi geçmiştir, AK Parti reformcu yolda ilerleyebilecek midir, çatışmacı dili sürdürecek midir, bu imkanlara sahip midir gibi sorular sorulmaktadır.
Ve henüz hiç biri yanıt bulmamıştır…
Bu bir anlamda devam etmekte olan bir algılama ve “tavır düzeltme” sürecidir.
İkinci gelişme Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un ordunun konumu ve duruşunu ifade eden konuşmasının bu ortama denk gelmesidir.
Ordunun 22 Temmuz sonrası içine düştüğü, Ergenekon davasıyla derinleşen “toplumsal meşruiyet sıkıntıları”nı merkez alan bu konuşma, bir tür “imaj tazelemesi girişimi” olarak tanımlanabilir. Bu çerçevede hukuk devleti kavramlarını tercih eden, ancak askerin siyasi rolünden usulünce taviz vermeyen imaj tazeleme girişimi kamuoyu oluşumu açısından kimi ciddi sayılabilecek unsurlar içermiştir.
Her şeyden önce Türk siyasi gündeminin Ergenekon davası ve AK Parti'nin politikaları da dahil olmak üzere asker-sivil meselesiyle bağlantılı olmadığına dair bir kanaat hızla yayılmaya başlamıştır.
Nitekim konuşmayı askerin iktidarla sorunu olmadığının kanıtı olarak görmek isteyen anlayışla, askerin “modern ve demokrasiye” kapalı olmayan bir yapı olarak Ergenekon ve benzeri meselelerde sistemi temsil etmediğini varsayan anlayış aynı noktada buluşmuşdur.
Askerin rolü, Ergenekon davasındaki tutumu, hatta bu davanın niteliğiyle ilgili olarak kafaların karıştığına, en azından ortalığın karıştırıldığına şüphe yoktur.
Üçüncü gelişme, Ergenekon soruşturmasındaki 12. dalgadır. Bu dalgada özellikle Türkan Saylan'ın, saygınlığıyla ve önemli kamusal çabalarıyla tanınan bir öğretim üyesinin evinin aranmış olması “sembolik bir taşma”ya yol açmıştır.
Bu taşmayı arttıran diğer gelişme ise, Saylan'ın evinin aranmasına ilişkin hukuki gerekçeler bu denli muğlakken, durum kişi haklarıyla ilgili ciddi sorunlar yaratıp, şüpheler uyandırırken, Samanyolu TV'de yapılan kimi yayınların bu gerekçe boşluğunu adeta doldurur bir görüntü taşıması olmuştur. Bu yayınlardaki ÇYDD'ye yönelik misyonerlik suçlamaları, PKK'ya burs verme iddiaları yanında bu derneğin Gülen cemaatiyle rekabet ve sorunları suyu daha da bulandırmıştır.
Ve bu koşullarda Ergenekon soruşturmasının başından beri sorulan, “darbe yapmak isteyenlerden oluşan bir örgüt mü etkisiz hale getirilmek isteniyor, yoksa AKP iktidarının muhalifleri mi tasfiye ediliyor, AK Parti'nin de ötesinde İslami alan genişlemesi mi yaşanıyor”, ya da “hepsi birden mi oluyor” sorusu yeniden meşruiyet kazanmıştır…
Günlerdir tüm yorumlar bu görüşlerden birisini öne çıkarmak, diğerini yanlışlamak üzere yapılıyor, tüm yazarlar baktıkları yerden durumu açıklamaya çalışıyorlar.
Görüntü budur…
Gerçekler aynıdır, ama su bulanmış, sokaktaki adamın kafası karışmıştır.
Mesafeli bakış açısından durum bu…
Yakın açı, sıcak bakış yarına…
Ama birkaç ipucu:
1. Ergenekon bir darbe davasıdır ve öyle kalacaktır, işin içine karışan hak ihlalleri ve alan kavgaları ne olursa olsun, ana gerçek değişmeyecektir…
2. Askeri vesayet meselesi Türkiye'nin en önemli sorunu olmayı sürdürmektedir.
3. Türk siyasal sisteminin karar alma esnekliği askeri de kuşatacak bir şekilde, dünya koşullarının baskısıyla artmıştır.. Özellikle AK Parti, büyüse de küçülse de, ray değiştirme imkanına sahip değildir.
‘O bizim adamımızdır’ / Ahmet Kekeç
Siyasi sorunları askerler çözemez / Şahin Alpay
Bu ve gelecek yazılarda Başbuğ'un görüşlerinde yanıltıcı ve eleştirilmeye muhtaç bulduğum yönlere değineceğim.
Sayın Başbuğ, demokrasilerde askerin sivil otoriteye bağlı olması gereğini kabul etmekle birlikte, "sivil-asker ilişkileri, ülkelerin kendilerine özgü şartları dikkate alınarak incelenmelidir" diyor. Hiç kuşku yok ki, sivil-asker ilişkileri ülkeden ülkeye farklılık gösterebilir. Ne var ki, Başbuğ'un esas aldığı anlaşılan liberal demokrasilerde bu ilişkinin, ülkelerin kendine özgü koşullarının üzerinde duran "olmazsa olmaz"ları var. Bunların ne olduğu, siyaset bilim öğrencileri için dahi çok açık ve nettir.
Sayın Başbuğ, konuşmasında akademik yazına atıfta bulundu. Ben de öyle yapayım. Önce Andrew Heywood'un Türkçeye çevrildiği için Türkiye üniversitelerinde de yaygın bir şekilde yararlanılan "Politics / Siyaset" adlı kitabına gönderme yapayım. Heywood, demokrasilerde sivil-asker ilişkilerinin silahlı kuvvetler üzerinde objektif ya da liberal sivil demokratik denetim esasına dayandığını belirttikten sonra, bunun temel ilkelerini şöyle açıklıyor: "Bu denetim biçiminin temel özelliği, siyasi ve askeri roller ve sorumluluklar arasında kesin bir ayrım yapılmasıdır, ki bu askerin tamamen siyasetin dışında kalması anlamına gelir. Bu çeşitli şekillerde sağlanır. Her şeyden önce askerler, parlamentoya ve halka karşı hesap vermek durumunda olan sivil liderlere tabidir. İkinci olarak, savunma ve askerlik dahil bütün alanlarda politika belirleme sorumluluğu sivil siyasilere aittir. Bu alanlarda dahi askerler sadece tavsiyelerde bulunabilir ve uygulamanın sorumluluğunu üstlenir. Askerler uygulamada oldukça büyük bir etki yapsalar da, bunda etkili olan çıkar gruplarından sadece birini oluşturur ve sivil yöneticilerin aldıkları kararları sorgulama yetkisine sahip değildir. Bu husus beraberinde üçüncü bir şartı getirir: İktidarda hangi parti ya da hükümet olursa olsun, silahlı kuvvetlerin siyasi bakımdan tam anlamıyla tarafsız olması gerekir." (Politics, s. 384-385.)
Bu bağlamda, otoriter rejimlerden demokrasiye geçiş konusunda uzman siyaset bilimciler arasında özel bir yeri olan Larry Diamond'a da atıfta bulunabilirim: "Tanım gereği, silahlı kuvvetler sivil denetime ve demokratik anayasal düzene sıkı sıkıya bağlanmadan demokrasi yerleşemez... Sivil otoritenin üstünlüğü, demokratik yoldan seçilmiş hükümetlerin, ulusal savunmanın hedeflerinin tanımlanması yanı sıra örgütlenmesinin ve uygulanmasının denetimi dahil bütün alanlarda izlenecek politikalarda tartışılmaz otoriteye sahip olması anlamına gelir. Askerin rolü, ulusal savunma ve uluslararası güvenlik ile sınırlıdır ve sivillerin, -iç güvenlikle ilgili bütün sorumluluklardan arındırılmış olan- ordu (ve istihbarat örgütleri) üzerinde etkin gözetim ve denetim kurmaları (sivil savunma bakanlığı gibi) yönetim organları tarafından sağlanır." (Consolidating the Third Wave Democracies, Johns Hopkins, 1997, s. xxvii.")
Asker üzerinde sivil demokratik denetim sağlanamazsa ne olur? Rejim liberal demokrasi olmadığı gibi, siyasi sorunlara çözüm de bulunamaz. Çünkü siyasi sorunları ancak siyasiler çözebilir. Siyasi sorunların çözümünü kısmen veya tamamen askerlere havale etmek, hastayı tedavi için doktora değil de mesela jeologa göndermeye benzer. Zira askerler siyasi sorunları çözmek için değil, gerektiğinde savaşmak için eğitilirler. Siyasiler de elbette sorunları çözmekte başarısız olabilirler. Ama demokrasi, sorunları çözemeyen siyasileri değiştirmek için vardır.
Eğer Türkiye siyasi sorunlarını çözme konusunda sürekli patinaj yapıyor ise, bunun temel nedeni siyasi konulara kısmen veya tamamen askerlerin müdahil olmalarından bir türlü kurtulamamış, asker üzerinde sivil demokratik denetim kuramamış olmamızdır.
İtalya-Gladyo; Türkiye-Ergenekon / Nazlı Ilıcak
Her şeyden önce, İtalya'da, silâhlı kuvvetler siyasetin denetiminde; özel ve özerk bir konumda değil. Ayrıca, İtalya'da Gladyo, kuruluş amacıyla sınırlı kaldı. Komünist düşüncenin gelişip yayılmasını, komünist partinin iktidara gelmesini engellemeyi hedef aldı; mafya ile ve Mason Locası'yla işbirliği yapan sağdaki politik güçlere yaslandı. Komünizm tehdidi, terör eylemleriyle canlı tutuldu. Bizim ülkemizde ise, dava, -laik, antilaik gerginliğinin beslediği- ideolojik bir zemin üzerinde ilerliyor. Dikkat ederseniz, Kürt kökenli vatandaşlarımızın faili meçhul cinayetlere kurban edilmesine yol açanların hesap vermesine kimse ses çıkarmıyor. Tabii bir şartla: Sorumluların, küçük rütbeli subaylar olması kaydıyla. Ama sözgelimi, JİTEM Diyarbakır Grup Komutanı Abdülkerim Kırca'ya uzanırsanız, ona önce, tam takım komutanlar sahip çıkıyor, ardından da, "Ordumuzu yıpratmayalım" korosu harekete geçiyor. Şemdinli davasında, sadece, iki astsubay, bir de itirafçı gözden çıkarıldı. Savcı Ferhat Sarıkaya, meslekten ihraç edildi; mahkeme de dağıtıldı. Aynı himayeyi, Tuncer Kılınç Paşa'nın gözaltına alınması sırasında müşahede etmedik mi?
İtalya ile aradaki birinci fark, başta da belirttiğimiz gibi silâhlı kuvvetlerin konumu. Zaten bu özel konum, meseleyi ideolojik bir çekişme ortamına sürüklüyor. "Ordu kasten yıpratılıyor" iddiası, "cumhuriyetimizi koruma kollama görevini üstlenen TSK zaafa düşürülerek irticanın önü açılıyor" noktasına kadar uzanıyor.Türkiye'de işimizin İtalya'dan daha zor olmasının bir sebebi de, "Ergenekon" denilen yapının, kimi çevrelerce, siyasal İslâm'ı temsil ettiği varsayılan AK Parti iktidarına karşı darbeye kalkışması; darbenin Türkiye'de olağan kabul edilmesi; her dönemde darbeye fikirleriyle destek veren, yol gösteren sivillerin hiçbir zaman suçlanmamış olması; keza, bugüne kadar darbeye teşebbüs edenlerden kimsenin Talat Aydemir gibi silâha sarılanlar hariçyargı önüne çıkarılmaması. "Laik cumhuriyeti tehdit ettiği" düşünülen AK Parti karşısında, "laik cumhuriyeti savunanlar", bilerek ya da bilmeyerek, Ergenekon yönetimi ile aynı safta yer almış. Bu tablo yüzünden, Ergenekon davası laikelit sınıfın bir bölümünü kazanamadı.
Mustafa Kemal'in 'askerleri' / Mehveş Evin
GÜNAY'IN BAKANLIĞI TEHLİKEDE Mİ?
PKK ve Hizbullah'a silah Jandarma'dan
TÜRKiYE’NiN puslu yıllarına ait tüyler ürperten olay, 2000 yılında Hizbullah'ın askeri kanat sorumlusu Abdullah Gül'ün Cizre'deki evine düzenlenen operasyonla başladı. Evde Bixi, Diktiriyof, Kanas ve Kaleşnikof marka 99 adet uzun namlulu silah bulundu.
Danıştay saldırısı 'prostatlılar'ın operasyonuydu / Emre Aköz
İlhami Erdil olayını günümüzün tartışmalarına bağlamak gerek: Bir biçimde Ergenekon soruşturmasına takılan insanlar var.Bunlar hakkında bazen sessiz kalınıyor, bazen koca bir yaygara koparılıyor.Destek görenler, aşağıdaki özelliklerin tümüne ya da bir kısmına sahip kişiler:
Mesela savcılar Bedrettin Dalan'ın peşine düştü. Dalan, tutuklanma korkusuyla olsa gerek, ABD'den dönemedi.Bu arada Dalan lehine sürüyle laf üretildi: Gözleri nasıl da maviymiş, Atatürk'ten örnekler verirken nasıl da hislenirmiş. İstanbul'a ne de güzel belediye başkanlığı yapmış, iyi ki Yeditepe Üniversitesi'ni ülkeye kazandırmış.Halbuki mevzu bu değil! Kritik soru: Dalan, kenarından ya da göbeğinden Ergenekon şebekesine dahil mi, değil mi? Diyorlar ki: "Efendim, o seviyelere gelmiş insanlar, nasıl darbeci olabilir?" Cevap basit ve iki yönlü: 1) Yukarıda saydığım özelliklere sahip bir İlhami Erdil nasıl suç işlediyse, onun gibi olumlu niteliklere sahip başkaları da suç işleyebilir. 2) Bazı suçları işleyebilmek için zaten 'o seviyede' (yani yüksek mevkide) olmak gerekir.Sokaktaki gariban, cinayet işleyebilir, hırsızlık yapabilir ama darbe örgütünün yöneticisi olamaz. 'Darbeci' ya askerdir ya da askere yakın bir kişi.Yani 'darbe çalışmalarını soruşturmak' demek, siyasetteki ve toplumdaki kalburüstü insanları soruşturmak demektir.
Nihayet Danıştay saldırısı davası ile Ergenekon davasının birleştirilmesine karar verildi.Bir kez daha altını çizeyim: Benim için en önemli, en temel nokta işte bu: Danıştay Saldırısının arkasında Ergenekon şebekesinin olduğunun ispatlanması...Hani, 'Prostatlılar bastonlarıyla mı darbe yapacaktı' diyorlar ya... Evet, bastonlarıyla! O baston, Danıştay saldırısıdır! Alparslan Arslan'ın ardındaki prostatlılara ulaşıldığında, bu iş tamamdır.' Bazı Kemalistlerin, bazı Kemalistleri, Kemalizm adına öldürdüğü' ortaya çıktığında seyredin şamatayı!