veli küçük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
veli küçük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2008 Perşembe

Veli Paşa cesareti nerden alıyor? / Ahmet Kekeç

Kelepir fiyata kapattığı otelin arsasına inşaat yaptıramadığı için delirip zıvanadan çıkan ve ‘darbe’ dahil her türlü illegal oluşumu destekleyen adamın büyük gazeteleri, ‘Ergenekon davası’ konusundaki suskunluğunu koruyor.

Üzeyir Garih cinayetiyle ilgili yeni bilgiler (Ergenekon-Garih cinayeti bağlantısı) ortaya çıktı.
Sükût devam ediyor.
Büyük gazeteler susuyor, ‘önem’ arzedecek ayrıntıları daha çok küçük başlıklar altında iç sayfalarda görüyor, ‘yazarları’ da bütün bu rezillikler yaşanmamış gibi yapmayı tercih ediyor ama ‘küçük gazeteler’ öyle değil...
Küçük gazeteler ve bazı yazarları, ‘yandaş medya’yla aynı havada...
Nasılsa tirajları düşük, okuyup ciddiye alan yok, kamuoyu oluşturabilme güçleri de sınırlı...
Ergenekon konusuyla onlar eğleşsin...
Maksat ‘grup sansür uyguluyor’ demesinler.
Mesela tiraj ve etki olarak küçük kalmış, ve korkarım hep küçük kalacak gazetenin namusu mücessem yazarı şöyle diyordu: ‘Veli Küçük’ün Ergenekon davasında her şeyi inkár eden sorgusunu satır satır izliyoruz. Merak ediyorum, Üzeyir Garih cinayetiyle ilgili ortaya çıkan bilgiler neden basının ilgisini çekmiyor?’
Ben de merak ediyorum.
Üzeyir Garih’in de ortakları arasında bulunduğu Alarko Holding’in eski yöneticilerinden avukat Mustafa Kasadolu cinayet günü Garih ailesinin evinin polis giysili kişiler tarafından basıldığını ve Garih’in torununun kaçırıldığını, fidye alındıktan sonra serbest bırakıldığını, sonra torunun ABD’ye gönderildiğini, o günden sonra Türkiye’ye bir daha gelmediğini söylüyor.
Büyük basında ‘tık’ yok...
Peki, Ergenekon sanığı Veli Küçük’ün, Alarko’nun Azerbaycan ve Rusya’daki yatırımlarındaki pürüzleri ortadan kaldırdığı... Garih’in bu nedenle örgüte para yardımında bulunduğu... Bağışlar çok ciddi rakamlara ulaşınca Garih’in ortağı İshak Alaton’un buna muhalefet ettiği... Anlaşmazlık derinleşince Garih’in Ergenekon’a para yardımını kesme kararı aldığı... Veli Küçük’ün Alarko’ya kurye ile haber gönderdiği... Garih ‘hayır’ cevabı verince üstünün çizildiği iddiaları...
Bu iddialar, tahta tüfekli mücahitlerin ‘orta oyunu’nu dehşet tablosu içinde sunup, vakayı adiyeden sayılması olayları ‘irtica çıktısı’ olarak gözümüze sokan büyük gazetelerin ilgisini neden çekmiyor?
Aile fotoğrafını yayınlayan zat nerede?
Terbiyesiz adam niçin susuyor?
Ağzı bozuk entelektüel neden hiç ortalarda görünmüyor?
Peki, çapraz sorguya alınan Veli Paşa’nın rahatlığı, zaman zaman mahkeme heyetini istiskale varan ifadeleri ve cüretli çıkışları?
Bu da mı ilgisini çekmiyor arkadaşların?
Paşa, JİTEM’in varlığını inkar ediyor, ‘İddianamede ısrarla JİTEM ifadesi kullanılmıştır. Jandarma Genel Komutanlığı’nın hiçbir zaman böyle bir birimi olmamıştır. JİTEM TSK’ya yapılan bir saldırıdır’ diyor, eski PKK itirafçısı Abdulkadir Aygan Paşa’yı yalanlıyor, hatta JİTEM adına düzenlenmiş resmî maaş bordrosunu faş ediyor, üstelik ortada bu kadar cinayet, bu kadar faili meçhul, bu kadar kayıp ve ‘asit kuyusu’ iddiaları var, ama CHP’ye yandaşlık yapan medyada dişe dokunur tek satır haber yok...
Ben de Paşa’nın yerinde olsam hiçbir soruya cevap vermezdim, mahkeme heyetiyle dalgamı geçerdim, iddia makamını aşağılardım...
Paşa bu cesareti, elbette, kamuoyu oluşturabilme gücü yüksek bir kısım medyanın ‘kurgulanmış’ suskunluğundan alıyor...
Bu suskunluğun nedenini merak ediyorsanız, emekli Oramiral Özden Örnek’e ait darbe günlüklerine bakıverin bir zahmet...
Bakın bakalım, darbeciler kimlerle ne pazarlığına oturmuş...

Kırmızı Kitap mı değişti? / Hüseyin Gülerce

Ergenekon davasında, tarihî dönüm noktaları diyebileceğimiz gelişmeler var. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Danıştay'a ve Cumhuriyet Gazetesi'ne yapılan saldırılarla ilgili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nce verilen kararı oybirliğiyle bozdu.
Yargıtay, 'sanıkların mensubu bulundukları iddia edilen örgütün niteliği, atılı suçların vasfının belirlenmesi ve delillerin birlikte değerlendirilmesi yönünden İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne açılan Ergenekon davası ile bu dava arasında hukukî ve fiilî irtibat bulunduğunun iddia edilmiş olması karşısında davaların birleştirilmesinde zorunluluk bulunduğuna' işaret etti.
Şırnak Barosu, Tuncay Güney'in JİTEM tarafından 1990'lı yıllarda bölgede öldürülen pek çok kişinin asitle yakıldıktan sonra Silopi'de bulunan BOTAŞ tesislerine ve Cizre-Silopi güzergâhındaki bazı noktalarda açılan kuyulara gömüldüğü yönünde verdiği bilgilere ilişkin olarak Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunmuştu. Başsavcılık, sözü edilen asit kuyularının açılmasına karar verdi.
25 Ağustos 2001'de Eyüp Mezarlığı'nda öldürülen Musevi asıllı işadamı Üzeyir Garih'in yakın dostu Doğan Kasadolu, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılardan Nihat Taşkın'a bir dilekçe yazdı. Dilekçesinde Garih'in damadının kendisine anlattıklarıyla ilgili şöyle dedi: "Damat Doron, 'Garih öldürüldüğünden çok kısa bir süre sonra bir polis otosunun evine gelerek 2 oğlundan bir tanesine kelepçe takılarak götürüldüğünü, daha sonradan yaptıkları görüşmelerde bu işin üzerine gidilirse cinayeti bu çocuğun işlediğini açıklayacaklarını' şahsıma doğrudan söylemiştir." Konuyla ilgili olarak Yeni Şafak Gazetesi'ne konuşan Doğan Kasadolu, kaçırıldığında 14 yaşında olan Üzeyir Garih'in torununun, fidye karşılığı bırakıldığını da iddia etti.
Yeni Şafak'ta Şaban Arslan'ın haberine göre, Üzeyir Garih'i öldürme suçunu üstlenen Yener Yermez'in, Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından Albay Fikri Karadağ'ın emrinde askerlik yaptığı ortaya çıktı. Yener Yermez'in; Tuncay Güney'in, sahte evrakla cip satarken yakalandığı olayla ilgili soruşturmada adı geçen teğmen Murat Oğuz'un Hasdal Kışlası'ndaki biriminde çaycı olduğu anlaşıldı. Bitmedi... Radikal Gazetesi'nin önceki günkü haberine göre, Yener Yermez, 45 gün önce avukatına kendi el yazısıyla bir not verdi. Yermez notta, cinayetten sonra götürüldüğü Adli Tıp Kurumu'nda o sırada bu kurumda çalışan ve halen Ergenekon tutuklusu olan Ümit Sayın'la görüştüğünü yazdı. Sayın'ın bu görüşmede, kendisine; 'cinayeti dinî amaçlarla işlediğini söylemesi' yönünde telkinde bulunduğunu öne sürdü.
Şimdi.. Ergenekon davasının bir numaralı sanığı Veli Küçük, "Ben sadece avcılar ve atıcılar derneğinin üyesiyim." diyor... "Defterime turşu tarifi yazmıştım, bu bile bomba yapımıyla ilgili belge olarak gazetelerde yer aldı." diyor. Ama ciddi bir laf da söylüyor: "Devletin komplo kuracağını hiç düşünmemiştim." diyor. Mesaj mı veriyor, yardım mı istiyor, tehdit mi ediyor, devletin komplo kurabildiğini itiraf mı ediyor henüz bilmiyoruz. Ama bu davada ciddi bir devlet duruşu var gibi. Davanın sıkıştığı noktada yeni belgeler, bilgiler ortaya çıkıyor.
Acaba, AK Parti döneminde Kırmızı Kitap mı değişti? Hani şu, hükümetler üstü ve geleceğimizi biçimlendirme iddiasındaki "Ulusal Güvenlik Siyaseti Belgesi" denilen kırmızı ciltli kitap... Değiştiyse, Veli Küçük, buna mı inanmak istemiyor?
Zaten Ergenekon davasının akıbetiyle ilgili iki görüş var. Ya bu davadan bir şey çıkmayacak -ki bu çok zayıf bir ihtimal artık- ya da devletin ortak aklı devreye giriyor ve Türkiye, demokratikleşmenin önündeki engelleri kaldıracak. Bu ise devletin, Türkiye'deki dindarlaşmayı bir tehdit olarak değil, makul çoğunluğun kendi değerlerini samimi olarak yaşamak istediğini kabul etme anlamına gelecek. Eğer öyle ise Prof. Nevzat Tarhan'ın dikkati çektiği konu kayda değer: CHP'deki çarşaf açılımı da değişen Kırmızı Kitap'la ilgili.
Ergenekon davasını hafife alanların, saptırmak isteyenlerin bir defa daha düşünmesi gerekiyor...

17 Aralık 2008 Çarşamba

Devlet olmanın raconu / Fehmi Koru

Ergenekon sanığı Veli Küçük mahkeme heyeti önünde yaptığı savunmanın Doğan Medya Grubu (DMG) dışında kalan gazeteleri ve televizyon kanallarını tatmin etmediğini görünce en az devletin kendisine karşı da 'komplo' yapabildiğini düşündüğü gün kadar şaşırmış olmalı...

O şaşkınlığı artıracak bir yeni unsur daha eklendi dün: Kanlı bitmiş Danıştay baskınını ele alan Yargıtay'ın ilgili dairesi, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararı, davanın 'Ergenekon ile irtibatı bulunduğu iddiası' sebebiyle bozdu... Herhalde bunu da 'devletin yeni bir komplosu' olarak görmüştür Veli Küçük...
'Komplo' Ergenekon dava süreci içerisinde en fazla işiteceğimiz sözcük olacak; bunu doğal karşılamamız gerekiyor. Davanın kendisi siyasî hayat üzerinde derin etkileri olmuş bir dizi 'komployu' aydınlatmakla ilgili olduğu için, sanıkların baktığı noktadan görünen, davanın 'komplo' yönü olacak elbette...
Türkiye'yi sarsan toplumsal hareketler, siyasî suikastlar, önemli şahsiyetleri hedef alan cinayetler... Bugüne kadar düz mantık kullanılarak üzerine gidilen, “Kim yapmış olabilir?” sorusu eşliğinde fâili aranan, herhangi bir dava gibi mahkemesi görülen eylemlerdir bunlar... “Acaba görünenin ardında başka bir yön, niyet, el, fâil olmasın?” sorusunun hiçbir zaman sorulmadığı...
Bu son soruyu sormak 'komploculuk' oluyor işte...
Devlet (hatta biraz daha geniş bakarsak devletler) bu soruyu hiç sormuyorlar... Belki de 'devlet olmanın raconu' o sorunun sorulmamasını gerektiriyor... Kalın sis perdesini açmamak veya olayın üstünü örten şalı kaldırmamak üzerine oturan bir tür 'uzlaşma' olduğu bile düşünülebilir...
Aksi halde, adınıza işlenen pis eylemleriniz için elini kirletecek adam bulamazsınız.
Bizde devletin kendi adına işlenmiş eylemlerin üzerine gitme kararını vermesi bu yüzden herhalde hayli zor oldu. Bu, devlet olmanın raconunu değiştirmek demektir çünkü... Dönemine göre ya bir yabancı ülkeyi, ya kendileriyle hesap görülmesi gereken bir kesimi zorda bırakmak üzere işlenmiş suikast ve cinayetlerin, ya da aralarında sürekli husumet bulunmasını arzu ettiğiniz etnik ve dinî toplulukları birbirine düşürecek kitle hareketlerinin gerçek fâillerini gölgeden gün ışığına çıkarmak ciddi bir karardır.
Şimdi olan bu: Geçmişin kirli sayfaları, hep gölgede veya karanlıkta kalması planlanmış kitle eylemleri çırılçıplak ortada bugün. Henüz fâillerin kim/ler olduğunu tam bilmiyoruz; Ergenekon yargı süreci sonucunda gerçeğin bazı yönlerini -o da belki- öğrenebileceğiz. Ancak nasıl olsa üzerine gidilmeyeceği düşünüldüğü için ortalıkta bırakılmış parmak izleri yüzünden kanaatlerimiz oluşuyor ve bu kanaatler de daha önce üzerine “Çözüldü” notu düşülmüş dosyaların yeniden açılmasını gerektiriyor.
Acaba Veli Küçük yargılandığı davanın özüne dair neler biliyor? Tablonun bütününü görebilecek bir yerde miydi kendisi, yoksa sadece belli eylemler ve kitle hareketleri söz konusu olduğunda mı hizmetlerine başvurulmuştu? Emir veren konumda mıydı, yoksa bütün yaptığı emirlerin yerine getirilmesini sağlamaktan mı ibaretti?
Savunması ve çapraz sorgusu sırasında söyledikleri bu sorulara sağlıklı bir cevap vermeyi zorlaştırıyor. Ama sergilediği tavır kendisinin durumunu da kolaylaştırmıyor.
Devletin bu defa 'komplo' yapmadığını, tam tersine geçmişin 'komplolarını' ortaya çıkartarak Türkiye'yi daha huzurlu bir ülke haline dönüştürmeye kararlı olduğunu anladığında, Veli Küçük'ün de tavrı değişecektir. İtalya'daki Gladio davası sırasında sıkça yaşanmış olan bir olaydır bu.
Yargıtay'ın Danıştay baskınıyla ilgili verdiği karar bu bakımdan da önemli.

Ne yapar ne yapmaz / Umur Talu

General, "dışarıda" iken, kendisi komplolarla suçlanırken, "Devlet komplo kurmaz" diyordu.General, "içeride" iken, kendisi yine suçlanırken, "Devlet komplo kurdu" diyor.
"Hakikat" ise, sadece mahkemede aranmıyor.Silopi Savcılığı "suç duyurusu" üzerine, "kuyular" açmaya hazırlanıyor. "Petrol kuyuları" ndan sorumlu "Devlet" şirketinin arazileri içinde, "kayıp, ceset, faili meçhul" aranacak. "Asitle yakılıp çukurlara gömülen" var mı, bakılacak.Yakın geçmişin "yaşayan ölüler"i aranacak.Çünkü burası aynı zamanda Arjantin'dir.Çünkü buradan da infaz timleri geçmiştir. Çünkü burada da kayıp anaları her gün yeniden ölmüştür.Çünkü buranın da darbeleri, cuntaları, suikastları, cinayetleri, gömmeleri olmuştur.Bir tek farkla ki, buranın cuntaları, darbecileri hakkıyla yargılanmamıştır. "Darbe teşebbüsü" ile yargılananlar varken dahi, "ne teşebbüsü, netekim darbe yapmışlar" Anayasa ile korunmaktadır.
"Hakikat" sadece mahkemede değil. "Devlet"in Adli Tıp Kurumu, Adli Tıp Enstitüsü bir "infaz merkezi", bir "cinayet örtme mahalli" olarak zanlı hale geliyor.Yüzlerce insana, gence ölümcül yaralarıyla, hastalıklarıyla dahi "infaz" raporları verebilen, delik deşik edilmiş, işkencelerden geçirilmiş cesetlerde dahi "devlet parmağı"nı gizleyen, yenilerde tecavüz mağduru çocukların başına geleni neredeyse mazur gösteren raporlar ile temayüz eden, insan haklarına duyarlı Adli Tıpçıları hem kurumdan, hem Enstitü'den temizlemeye uğraşmış bir "Devlet"ten söz ediyoruz. "Suç, kanıt karartma" kuşkularının, hem "Adalet" hem "Adil Tıp" taahhüdü verdiği sanılan bir kurumda nasıl yoğunlaşabildiğini izliyoruz.Aradan onca yıl geçtikten sonra, "Garih cinayeti"nin bu mercie düşmüş kan izlerinin peşine düşüyoruz.
"Hakikat" sadece mahkemede değil. Daha geçenlerde, önce polis, sonra asker işkencesinden geçirilmiş, sonra cesedinden "Devlet"in özür dilediği bir kışlaya da çıkıyor yeniden yollar. "Garih cinayeti"nin faili olarak mahkûm olmuş, cinayete oradan gelmiş, cinayetten kanlı giysiyle oraya dönmüş "asker" ile, silahlı yeminler ettirmiş şimdi sanık subayın yolları orada kesişiyor.Her "rastlantı"da "Hakikat" göz kırpıyor. Asla komplo yapmayan devletin komplo yaptığını söyleyebilirken sanık General...
Hakikat; "Devlet" kurumları, arazileri, kuyuları, kışlaları, üniformaları, dosyaları, arşivleri arasında zıplayıp duruyor!