silopi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
silopi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2008 Perşembe

Kırmızı Kitap mı değişti? / Hüseyin Gülerce

Ergenekon davasında, tarihî dönüm noktaları diyebileceğimiz gelişmeler var. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Danıştay'a ve Cumhuriyet Gazetesi'ne yapılan saldırılarla ilgili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nce verilen kararı oybirliğiyle bozdu.
Yargıtay, 'sanıkların mensubu bulundukları iddia edilen örgütün niteliği, atılı suçların vasfının belirlenmesi ve delillerin birlikte değerlendirilmesi yönünden İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne açılan Ergenekon davası ile bu dava arasında hukukî ve fiilî irtibat bulunduğunun iddia edilmiş olması karşısında davaların birleştirilmesinde zorunluluk bulunduğuna' işaret etti.
Şırnak Barosu, Tuncay Güney'in JİTEM tarafından 1990'lı yıllarda bölgede öldürülen pek çok kişinin asitle yakıldıktan sonra Silopi'de bulunan BOTAŞ tesislerine ve Cizre-Silopi güzergâhındaki bazı noktalarda açılan kuyulara gömüldüğü yönünde verdiği bilgilere ilişkin olarak Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunmuştu. Başsavcılık, sözü edilen asit kuyularının açılmasına karar verdi.
25 Ağustos 2001'de Eyüp Mezarlığı'nda öldürülen Musevi asıllı işadamı Üzeyir Garih'in yakın dostu Doğan Kasadolu, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılardan Nihat Taşkın'a bir dilekçe yazdı. Dilekçesinde Garih'in damadının kendisine anlattıklarıyla ilgili şöyle dedi: "Damat Doron, 'Garih öldürüldüğünden çok kısa bir süre sonra bir polis otosunun evine gelerek 2 oğlundan bir tanesine kelepçe takılarak götürüldüğünü, daha sonradan yaptıkları görüşmelerde bu işin üzerine gidilirse cinayeti bu çocuğun işlediğini açıklayacaklarını' şahsıma doğrudan söylemiştir." Konuyla ilgili olarak Yeni Şafak Gazetesi'ne konuşan Doğan Kasadolu, kaçırıldığında 14 yaşında olan Üzeyir Garih'in torununun, fidye karşılığı bırakıldığını da iddia etti.
Yeni Şafak'ta Şaban Arslan'ın haberine göre, Üzeyir Garih'i öldürme suçunu üstlenen Yener Yermez'in, Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından Albay Fikri Karadağ'ın emrinde askerlik yaptığı ortaya çıktı. Yener Yermez'in; Tuncay Güney'in, sahte evrakla cip satarken yakalandığı olayla ilgili soruşturmada adı geçen teğmen Murat Oğuz'un Hasdal Kışlası'ndaki biriminde çaycı olduğu anlaşıldı. Bitmedi... Radikal Gazetesi'nin önceki günkü haberine göre, Yener Yermez, 45 gün önce avukatına kendi el yazısıyla bir not verdi. Yermez notta, cinayetten sonra götürüldüğü Adli Tıp Kurumu'nda o sırada bu kurumda çalışan ve halen Ergenekon tutuklusu olan Ümit Sayın'la görüştüğünü yazdı. Sayın'ın bu görüşmede, kendisine; 'cinayeti dinî amaçlarla işlediğini söylemesi' yönünde telkinde bulunduğunu öne sürdü.
Şimdi.. Ergenekon davasının bir numaralı sanığı Veli Küçük, "Ben sadece avcılar ve atıcılar derneğinin üyesiyim." diyor... "Defterime turşu tarifi yazmıştım, bu bile bomba yapımıyla ilgili belge olarak gazetelerde yer aldı." diyor. Ama ciddi bir laf da söylüyor: "Devletin komplo kuracağını hiç düşünmemiştim." diyor. Mesaj mı veriyor, yardım mı istiyor, tehdit mi ediyor, devletin komplo kurabildiğini itiraf mı ediyor henüz bilmiyoruz. Ama bu davada ciddi bir devlet duruşu var gibi. Davanın sıkıştığı noktada yeni belgeler, bilgiler ortaya çıkıyor.
Acaba, AK Parti döneminde Kırmızı Kitap mı değişti? Hani şu, hükümetler üstü ve geleceğimizi biçimlendirme iddiasındaki "Ulusal Güvenlik Siyaseti Belgesi" denilen kırmızı ciltli kitap... Değiştiyse, Veli Küçük, buna mı inanmak istemiyor?
Zaten Ergenekon davasının akıbetiyle ilgili iki görüş var. Ya bu davadan bir şey çıkmayacak -ki bu çok zayıf bir ihtimal artık- ya da devletin ortak aklı devreye giriyor ve Türkiye, demokratikleşmenin önündeki engelleri kaldıracak. Bu ise devletin, Türkiye'deki dindarlaşmayı bir tehdit olarak değil, makul çoğunluğun kendi değerlerini samimi olarak yaşamak istediğini kabul etme anlamına gelecek. Eğer öyle ise Prof. Nevzat Tarhan'ın dikkati çektiği konu kayda değer: CHP'deki çarşaf açılımı da değişen Kırmızı Kitap'la ilgili.
Ergenekon davasını hafife alanların, saptırmak isteyenlerin bir defa daha düşünmesi gerekiyor...

17 Aralık 2008 Çarşamba

JİTEM kadroları aynı yerde toplanmış

Türkiye'nin en büyük kuruluşlarından BOTAŞ bir süredir faili meçhullerle gündemde. JİTEM'in, öldürdüğü onlarca kişiyi Güneydoğu'da BOTAŞ'a ait asit çukurlarına attığı iddia edildi.
Kayıp yakınları, tesislerin bulunduğu Silopi'de savcılığa suç duyurusunda bulunurken, iddialar daha önce kurumda çalışan Korkut Eken, Adil Timurtaş gibi isimleri gündeme getirdi. Kurumun ünlü çalışanlarından biri emekli Yarbay Korkut Eken'di. 1987 yılında TSK'dan emekliye ayrılan Eken, MİT Güvenlik Dairesi başkan yardımcısı olarak göreve başladı. Basına sızan MİT raporunu hazırlayan dairede görevli olduğu için 1988 yılında MİT'ten ayrıldı. 1990 yılında müfettiş olarak BOTAŞ'a girdi, 1993'e kadar çalıştı. Susurluk kazasının ardından 'cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak ve bu teşekkülü yönetmek' suçundan 6 yıl hapse mahkum edildi. 2002'de girdiği cezaevinden 2004'te çıktı.
BOTAŞ'ın diğer bir ünlü çalışanı 'Sarı Adil' kod adlı PKK itirafçısı Adil Timurtaş'tı. JİTEM davasında yargılanan 11 sanıktan biriydi. Küçükçekmece'de Ali Uğur'un öldürülmesi talimatını verdiği gerekçesiyle Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Musa Anter'in öldürülmesi başta olmak üzere 28 cinayette adı geçti. PKK içindeyken 1986'da teslim olan Timurtaş, itirafçı kadrosuna alınarak Silopi'de BOTAŞ tesislerinde işe yerleştiriliyor. Burada JİTEM komutanı Arif Doğan, Binbaşı Cem Ersever ve Mete kod adlı İbrahim Babat'la birlikte çalışıyor. Adil Timurtaş'ın gözaltına alındığı bir başka olay Ergenekon ile terör örgütleri arasındaki bağın ilginç örneklerinden biri. Timurtaş, DEHAP Bağcılar İlçe Başkanı Lezgin Bingöl'den tehditle para almak isterken polisin 3 Mayıs 2005'teki operasyonunda İstanbul Aksaray'da 7 kişi ile birlikte yakalandı. Timurtaş'la birlikte yakalanan Hacı İnan Hizbullah davasında mahkûm edilmişti. Bu operasyonda Timurtaş'ın üzerinden çıkan 2 adet kimlikten birinin üzerinde Özel Kuvvetler Komutanlığı diğerinde ise Jandarma Genel Komutanlığı, yazıyordu.
PKK itirafçısı Abdulkadir Aygan'ın iddialarına göre JİTEM kadrosunda bulunup BOTAŞ'ta çalışanlardan biri de asıl adı Hacı Hasan olan PKK itirafçısı İbrahim Babat. 1997 yılında cezaevinden gönderdiği 13 sayfalık dilekçenin ardından Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı Osman Nuri Oduncu ve Ömer Faruk Çayan, Tekirdağ Cezaevi'nde Babat ile görüşerek anlattıklarını tutanak haline getirdi. Kendi anlatımına göre Babat, 1988 yılında PKK'dan ayrılıyor. Suriye'ye kaçmaya hazırlanırken bir korucu tarafından yakalanıp Şırnak Jandarma Alay Komutanlığı'na teslim ediliyor. Burada Cem Ersever devreye giriyor ve itirafçı oluyor. 1989 yılı sonunda kendisine yeni bir kimlik çıkarılıyor. İsmi İbrahim Babat, Uludere Hilal Köyü nüfusuna kayıtlı, 1972 doğumlu, baba adı Abdurrahman, anne adı Cemile olarak kayıtlara geçiriliyor. PKK itirafçısına bir de iş ayarlanıyor. Aynı yıl BOTAŞ'ta memur sıfatıyla göreve başlıyor. O dönemde Jandarma Grup Komutanlığı'nın başında, bugün Ergenekon davasının sanıkları arasında bulunan Binbaşı Arif Doğan bulunuyor.
Ergenekon davasının 1 Aralık'ta görülen duruşmasında yaşanan diyalog dikkat çekmişti. Mahkeme üye hakimlerinden Hüseyin Özese, tutuklu sanıklardan Muzaffer Şenocak'a, emekli Binbaşı Fikret Emek'le nerede tanıştığını sormuştu. Şenocak, Fikret Emek ile 2004 yılında BOTAŞ'ta başmüfettiş olan M.K. aracılığıyla tanıştığını ifade etmişti.
PKK dürbünleri JİTEM elemanında
2000 yılında İstanbul polisinin Mercan'da sahra ve gece görüş dürbünü satan bir şebekeye düzenlediği baskında Rusya'dan getirilerek gizlice Türkiye'ye sokulan 106 adet sahra ve gece görüş dürbünü ele geçirildi. Dürbünlerin PKK'ya gönderileceği öğrenildi. Operasyonda JİTEM'e çalışan Timurtaş da gözaltına alındı. JİTEM elemanının PKK ile ilişkisi herkesi şaşırtmıştı.

Ne yapar ne yapmaz / Umur Talu

General, "dışarıda" iken, kendisi komplolarla suçlanırken, "Devlet komplo kurmaz" diyordu.General, "içeride" iken, kendisi yine suçlanırken, "Devlet komplo kurdu" diyor.
"Hakikat" ise, sadece mahkemede aranmıyor.Silopi Savcılığı "suç duyurusu" üzerine, "kuyular" açmaya hazırlanıyor. "Petrol kuyuları" ndan sorumlu "Devlet" şirketinin arazileri içinde, "kayıp, ceset, faili meçhul" aranacak. "Asitle yakılıp çukurlara gömülen" var mı, bakılacak.Yakın geçmişin "yaşayan ölüler"i aranacak.Çünkü burası aynı zamanda Arjantin'dir.Çünkü buradan da infaz timleri geçmiştir. Çünkü burada da kayıp anaları her gün yeniden ölmüştür.Çünkü buranın da darbeleri, cuntaları, suikastları, cinayetleri, gömmeleri olmuştur.Bir tek farkla ki, buranın cuntaları, darbecileri hakkıyla yargılanmamıştır. "Darbe teşebbüsü" ile yargılananlar varken dahi, "ne teşebbüsü, netekim darbe yapmışlar" Anayasa ile korunmaktadır.
"Hakikat" sadece mahkemede değil. "Devlet"in Adli Tıp Kurumu, Adli Tıp Enstitüsü bir "infaz merkezi", bir "cinayet örtme mahalli" olarak zanlı hale geliyor.Yüzlerce insana, gence ölümcül yaralarıyla, hastalıklarıyla dahi "infaz" raporları verebilen, delik deşik edilmiş, işkencelerden geçirilmiş cesetlerde dahi "devlet parmağı"nı gizleyen, yenilerde tecavüz mağduru çocukların başına geleni neredeyse mazur gösteren raporlar ile temayüz eden, insan haklarına duyarlı Adli Tıpçıları hem kurumdan, hem Enstitü'den temizlemeye uğraşmış bir "Devlet"ten söz ediyoruz. "Suç, kanıt karartma" kuşkularının, hem "Adalet" hem "Adil Tıp" taahhüdü verdiği sanılan bir kurumda nasıl yoğunlaşabildiğini izliyoruz.Aradan onca yıl geçtikten sonra, "Garih cinayeti"nin bu mercie düşmüş kan izlerinin peşine düşüyoruz.
"Hakikat" sadece mahkemede değil. Daha geçenlerde, önce polis, sonra asker işkencesinden geçirilmiş, sonra cesedinden "Devlet"in özür dilediği bir kışlaya da çıkıyor yeniden yollar. "Garih cinayeti"nin faili olarak mahkûm olmuş, cinayete oradan gelmiş, cinayetten kanlı giysiyle oraya dönmüş "asker" ile, silahlı yeminler ettirmiş şimdi sanık subayın yolları orada kesişiyor.Her "rastlantı"da "Hakikat" göz kırpıyor. Asla komplo yapmayan devletin komplo yaptığını söyleyebilirken sanık General...
Hakikat; "Devlet" kurumları, arazileri, kuyuları, kışlaları, üniformaları, dosyaları, arşivleri arasında zıplayıp duruyor!