darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2011 Çarşamba

Jenerik senaryo ve iç tehdit / Nazlı Ilıcak

Balyoz davası, son gelişmelerle birlikte Ergenekon'un önüne geçti. Bu yüzden üzerinde durup, bazı bilgileri hatırlatmak istiyorum.

Birinci Ordu Komutanı Çetin Doğan, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman'ın onayı olmadan "iç tehdit" unsurunu jenerik senaryoya dahil etmişti. 3 Ocak 2003'te, Yalman buna karşı çıktı ve seminer çalışmasının Genelkurmay'dan gelen talimat çerçevesinde, "dış tehditle sınırlı" olarak uygulanmasını istedi. Doğan, Yalman'a itiraz etti, "Geri bölge emniyetini sağlamam gerekir" dedi. Onun bu yazısına Kara Kuvvetleri Komutanlığı'ndan ne onay, ne de ret geldi; Aytaç Yalman sessiz kaldı. Ve Çetin Doğan, jenerik senaryoyu, iç tehdit unsuruna ağırlık vererek gerçekleştirdi.

***

Meğer, hiçbir plan seminerinde "iç tehdit" konusu işlenmezmiş. İşte Birinci Ordu Genel Sekreteri Albay Baki Erdoğan'ın iç tehdit ve plan semineriyle ilgili ifadesi:
Soruldu: Plan seminerlerinde "dış tehdit", "iç tehdit" kavramları kullanılır mı?
Cevap: Benim bildiğim kadarıyla iç tehdide ilişkin bir seminer yapılamaz.
Soruldu: Askeri senaryo planlarında, senaryo gereği, gerçek yer, zaman, şahıs isimleri belirtilir mi? Bu isimler açık olarak yazılır mı? Yoksa kodlamalar mı yapılır?
Cevap: Plan seminerlerinde gerçek isim, gerçek kurum, özel isim kullanılmaz; genelde renklerle düşman ifade edilir.
Soruldu: Askeri senaryo planlarında "siyasi görüşlere ve siyasi açıklamalara" gerçek kişi/kurum isimlerine yer verilir mi?
Cevap: Siyasi görüşlere kesinlikle yer verilmez. (Ek klasör 91; sayfa 18)
***

Çeşitli tartışma programlarında emekli askerler, özenle gerçekleri vatandaştan sakladılar.
Plan seminerlerinin iç tehdide yönelik olabileceğini ve orada özel isimlerden de söz edilebileceğini uzun uzun anlattılar. Birinci Ordu Genel Sekreteri Albay Baki Erdoğan'ın beyanlarıyla, bu açıklamaların gerçek dışı olduğu ortaya çıktı.



Rutin dışı bir oyun planı

Birinci Ordu Komutanı Çetin Doğan, AK Parti iktidarından sonra oluşan durumu, 20 Aralık 2002'de, Karargâh Koordinasyon toplantısında şöyle anlatıyordu: "... İçimizde şimdiye kadar barınamayanlar Meclis'e taşınmıştır. Bu bir meydan okumadır.
Geri adım atamayız. Takip ettiğimiz insanlar vardır. Kategorili personelin pervasızca, biraz daha cesaretlenmiş olmaları karşısında, Silâhlı Kuvvetler içinde bunlara hiçbir suretle yer vermeme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Önümüzdeki Şûra döneminde bunların götürülmesi gerekmektedir."
Bu bant çözümünün üstünde, Birinci Ordu Genel Sekreteri Albay Baki Erdoğan'ın imzası var. (Ek klasör 93; sayfa 67-79)

***

Bu da, yukarıda açıklanan Çetin Doğan'a ait görüşlerle uyum içindeki bir ses kaydı: (Plan Semineri'nde sunuşu Tümgeneral Nejat Bek yapıyor) "Sayın komutanım, irticai kadro ve çevrelerin, 3 Kasım 2002 genel seçimleri sonrasında, başta öğretim kurumları olmak üzere, kamu kurum ve kuruluşlarında türban kullanılmasında ve kadrolaşma faaliyetlerinde, ısrarlı ve kararlı davrandıkları görülmektedir. Bu bağlamda, Ordu Komutanlığı'nca, laiklik ve cumhuriyet ilkelerine karşı son zamanlardaki davranışlar, kategorili personel işlemleri, irticai faaliyetler, İmam Hatip liseleri ve Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki atama çalışmaları izlenmektedir.
Bu konularda ayrıntılı emirler çıkartılmıştır...
Kılık kıyafet yönetmeliğini tavizsiz uygulayan Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi müdürüne istifa etmesi yönünde baskı yapıldığı tespit edilmiştir... Yönetmeliği uygulayan Çatalca, Fatih, Eyüp, Kâğıthane, Sarıyer, Bayrampaşa, Üsküdar ve Pendik İlçe Milli Eğitim Müdürleri görevlerinden alınmıştır. Bayrampaşa, Üsküdar, Pendik İlçe Milli Eğitim müdürlerinin yerine irtica yanlıları getirilmiştir.
Mevcut iktidar ve irticai kesim, uygun olmayan temsil sisteminin sağladığı sayısal üstünlükle, kamuoyunun aymazlığı ve mütareke basının desteğiyle, kendi amaçları doğrultusunda kararlı bir şekilde hareket etmektedir."
(Ek klasör 171; sayfa 113-117)
***

Çetin Doğan'ın karargâh konuşmasının muhtevası ile plan seminerindeki (jenerik senaryodaki) Nejat Bek'e ait ses kayıtlarının içeriği birbiriyle örtüşüyor. Zaten 17 Aralık 2002'de, Çetin Doğan, 2. Kolordu Komutanı Engin Alan'a gönderdiği talimatta, askeri personelin ve başta İmam Hatipler olmak üzere, bütün kamu kurum ve kuruluşlarının yakın takibe alınmasını, türbanlıların tespit edilmesini istemişti.
Jenerik senaryodaki Tümgeneral Nejat Bek'in sözleri, Doğan'ın karargâh konuşması ve 2. Kolordu'ya Doğan tarafından gönderilen talimatın içeriği tam bir uyum halinde. Ayrıca, jenerik senaryodaki görüş beyanları, Albay Baki Erdoğan'ın açıklamasında belirttiği hususlarla taban tabana zıt:
Zira, hem gerçek kişi ve kurum adları veriliyor; hem de, 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra doğan siyasi atmosferden söz ediliyor. Bu durumda, "Darbe yok; tamamen jenerik senaryo" iddiaları ne kadar inandırıcı?

6 Mayıs 2010 Perşembe

Adliye üzerinden savaş uçağı geçerse korkulur mu? / Hüseyin Gülerce

Ergenekon davası görülürken, Erzurum Adliyesi'nin üzerinden iki savaş uçağının uçtuğunu duyunca bir tuhaf oldum. Çünkü bizim jetlerimiz, daha önce Rumlara korku salmak için Kıbrıs üzerinde uçuyordu. Adliye üzerinden bu uçuş neyin nesiydi?

Genelkurmay Başkanı'mız her fırsatta; "Biz, daima demokrasiye bağlı, yargıya saygılı olduk." dediği için, bu uçuş, yargıya saygı uçuşu olamazdı. Kaldı ki, adliye binası üzerinden savaş uçağı uçurmak ve yargıya korku salmaya çalışmak, ancak aklı başından gitmiş olanların işidir. Hangi komutan, milletin parasıyla alınmış ve düşmana karşı kullanılacak savaş uçaklarını, milletin hukukunu savunan yargı mensuplarının üzerinden uçurur?

Bütün baskılara, HSYK'nın operasyonel hamlelerine rağmen, Erzincan'daki Ergenekon uygulamalarını açığa çıkarmak gayesiyle bir dava açılmış. Bugüne kadar korkmamış, yargı önünde kimsenin ayrıcalığı olmadığına yürekten inanmış savcı ve hâkimlerin, şimdi iki uçak uçunca korkacaklarını düşünmek, zaten paranoya değilse, nedir? Onun için, bu uçuşu, 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk'in, dolayısıyla Genelkurmay'ın yaptırdığına inanamayız, inanmak istemeyiz.

Nitekim tam bu satırları yazarken Hava Kuvvetleri Komutanlığı'ndan açıklama yapıldı. İki uçağın, önceden planlı rutin uçuş eğitim görevini, Erzurum Meydanı bölgesini de kapsayacak şekilde, usullere uygun olarak icra ettikleri söylendi. Keşke, yanlış anlaşılmalara meydan vermemek için, uçaklar adliye üzerinden uçurulmasaydı. Neyse...

Biz, Ergenekon davasına direnenlere, vesayet rejimini, yani statükoyu devam ettirmek isteyenlere bir hatırlatma yapalım. Gerçek görülmez, hele kabul edilmez ise her yanlış adımı, başka bir yanlış adım takip eder. Gerçek şudur: Yargı ve medya payandalı bu vesayet sistemini artık kimse ayakta tutamaz. Çünkü Türkiye değişti, dünya değişti. Çünkü bu vesayet rejimi, insanımızı korkutmaya dayalı zalim, insanlık dışı bir zihniyetin ürünüdür.

Kanlı provokasyonlarla, milli bünye içinde nasıl ayrılıklar tezgâhlandığını artık çok iyi biliyoruz. Artık, Savcı Doğan Öz, Çetin Emeç, Uğur Mumcu ve Abdi İpekçi cinayetlerinin ne anlattığını çok iyi biliyoruz. Laik kesimi tahrik etmek, onları irtica tehlikesi ile korkutup, vesayet rejimini sürdürmek için işlendi bu cinayetler. İşte en son Danıştay saldırısı... Ergenekon davası ile birleştirilince, orada da kanlı eller görünüverdi. Adı Sezer olmasına rağmen, bir Cumhurbaşkanı, cunta planlarını hiç sezemedi. Saldırıdan birkaç saat sonra, vesayetçilerin istediği gibi konuştu. Bakın, şimdi susuyor. Kendi arkadaşları katledildiği halde, yüksek yargı mensupları bile yangına körük salladılar...

Bu kanlı cinayetlerin ardından kozmik gazeteciler, kozmik yazarlar, velhasıl kozmik medya sayesinde, insanların nasıl dehşete düşürüldüğünü, onların "kahrolsun şeriat" diye nasıl meydanlara döküldüğünü artık herkes biliyor... Bütün kanlı cinayetler, hem de öldürülenler kendi arkadaşları olduğu halde, gazeteci-yazar yapılmış kozmik adamlar marifetiyle, dindar insanların üzerine yıkılmak istendi. Başbakan asarak siyasetçiler, gazeteci-yazar katlederek medya korkutuldu.

Yassıada'da bir masum başbakan da, bu korku salma psikolojik harbinin gereği ipe çekildi. Yine Sivas'ta Madımak Oteli, içinde Alevi kardeşlerimiz varken yakıldı. Misilleme diyerek Başbağlar katliamı yapıldı. 1 Mayıs 1977'de Taksim'de işçiler katledildi. Hepsi korkutmak, sindirmek, vesayeti sürdürmek içindi...

Ama bitti... Vesayetçiler, artık gözü açılan, gerçekleri gören milyonları bir daha kandıramaz. Artık korkutamazlar. Bu milletin içinde Türk-Kürt, Sünni-Alevi, laik-dindar kavgaları, kutuplaşmaları yoktu. Bunların hepsini, fitne ateşleri ile kendini memleketin asıl sahibi görenler tutuşturdu. Ergenekon davası, şimdi bunu sorguluyor. Eğer Erzurum Adliyesi üzerinden iki savaş uçağı rutin olarak geçmişse, bilinsin ki adalet, demokrasi ve özgürlük isteyenler bundan hiç korkmamışlardır...

4 Mayıs 2010 Salı

Karakol baskınına Prof. Tarhan yorumu

Prof. Dr. Nevzat Tarhan'a göre, karakol baskınına terör terimi yerine “Politik şiddet” terimini kullanmak gerekiyor. Prof. Tarhan, politik şiddetin neden önlemediğinin bazı sebeplerini ise şöyle açılıyor.
Karakol baskını kasıt mı, beceriksizlik mi?
“İhbara rağmen korunamayan bir karakola Genelkurmay Başkanı oğlunu asker olarak gönderir mi? Sayın Başbuğ empati yapsın. Evet maalesef TSK terörü önleme işini başaramıyor.”
“Karanlık” senaryolar konuşulurken, iktidar partisini kapatma çabası ile ve Tunceli Sarıyayla Karakol baskını arasında bağlantı kuşkusu haklı olarak akılları kurcalamaya başladı.
Tunceli Sarıyayla Karakoluna baskın olacağı önceden basında haber olmuştu. Genelkurmay Başkanı’da beklendiğini söyledi. Maalesef baskın gerçekleşti ve dört şehidimiz var. Aileler feryat ettiler.
Habersiz durumlarda beklenmeyen baskınlarda başarısızlık anlaşılır. Ama beklenen bir baskını önleyememek ve ambulansın yardımcı birliklerden önce gelebilmesi ciddi zaafiyet işaretidir.
Karakol binası gecekondu gibi… Fenerbahçe orduevinin bahçesine saray yavrusu gibi bina yapılırken karakollara ödenek bulamamanın ne mazereti olacak?!
Karakolda bordo bereliler olsa dört şehit olmayacaktı. Karakol sağlam bir bina olsa dört şehit olmayacaktı. Nasılsa Nişantası’dan şehit cenazesi kalkmıyor. O askerlerimizin ‘dayısı’ yok ki onları kayırsın. Şehit olan askerlerimizin hayatı çok mu ucuz?
Demek ki TSK’ nın karakolunu koruma kapasitesi yokmuş. İhbara rağmen korunamayan bir karakola Genelkurmay Başkanı oğlunu asker olarak gönderir mi? Sayın Başbuğ empati yapsın. Evet maalesef TSK terörü önleme işini başaramıyor.
Hem koskoca orduyu “Milli Güvenlik Strateji Belgesi iç tehdit görevi verdi” diye besleyeceksin hem de terörü bir türlü bitiremeyeceksin.
İngiltere Kuzey İrlanda’da İRA örgütünde, İspanya Bask’ta, İtalya Kızıl Tugaylar teröründe, Yunanistan Kara Eylül terör örgütünde başarılı olacak ancak TSK 26 yıldır PKK terör örgütüne karşı başarılı olamayacak. Bu durum anlaşılır ve kabul edilir değildir. Bu durumu eleştiren basına “Mütareke basını” diyen zihniyet sosyal olarak hastalıklı bir zihniyettir.
Kimse MGK’da veya başka zeminde hesap soramadığı için terörle yaşamaya alışın noktasına geldik. Evinizde yılan la yaşamaya alışın demek gibi.
Terör terimi yerine “Politik şiddet” demek daha doğrudur çünkü hem yukarıdan hem aşağıdan şiddet söz konusudur. Politik şiddetin neden önlemediğinin bazı sebepleri...
1-Dağda 40-50 terörist çevrede 20 000 asker mevcut. Fakat askerlerin büyük çoğunluğu bordo bereli değil. Yani terörle mücadele eğitimi almamış askeri birlikler.
2-Genelkurmay Karargahının iç siyasetle uğraşmaktan terörle mücadeleye zaman ayırmaması. Bir zamanlar Apo ile kol kola resim çektiren Doğu Perinçek bağlantılı Genelkurmay karargahındaki kadroların stratejik önceliği hükümeti düşürmek değil mi? Bu kadrolar Genelkkurmay karagahının omurgası değil mi?
3-Askeri vesayet zihniyeti; TSK bilimsel standartlara göre optimum büyüklüğün çok üstündedir. Çünkü ordunun derin odaklarca tanımlanmış resmi ideoloji görevi vardır. Terörü önlemek ikinci plandadır.
4-Askeri vesayet görev ve zihniyetine göre “Ordu milleti yoğuran ocaktır”. Millet de bir türlü yoğrulup da ekmek kıvamına gelemeyecek derecede ‘cahil ve kültürsüz’dür. Kendi kendini yönetemez Orgeneraller millete vasilik yapmak zorundadırlar. Ordu milletin değil millet ordunun türevidir.
5-Genelkurmay’ın işletme körlüğü nedeni ile kendisi ile yüzleşememesi. Sarıyayla karakol baskınında basının Dağlıca ve Aktütün benzetmesine Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “Mütareke basını bile bu kadar hain ve önyargılı değildir” gibi çok ağır bir suçlama ile karşılk vermesi çok ilginçtir. Bir kurmay bu kadar kör olamaz.
6-Türk Gladiyo’su bütün enerjisi ile çalışıyor. Halka karşı asimetrik Psikolojik Savaş Planlarını daktilo ortamında hazırlıyor. Halkı terör kurbanı yapan JİTEM devlete olan sevgi ve güveni zayıflattı, Gladio aynı çizgiyi devam ettirmek istiyor.
Askeri müdahale çarkının aşamaları çalışıyor. Birinci adım stratejik amacı belirlemek. “Amaç darbe-i hükümet inşa etmek”, koalisyonlar dönemini başlatmak.
İkinci adım yöntem belirlemek “Yöntem güvensizlik ortamı oluşturmak” ve bunun için istihbarat toplamak. “MİT in yeni alternatifi OYAK Güvenlik İstihbarat” sessiz çalışıyor. Danıştay baskınında suç üstü oldu fakat kimse sorgulayamıyor.
Üçüncü adım terör ve politik şiddet olaylarının servis edilmesi. Yumruklar, karakol baskınları, polis arabası taranması, asker menşeli mayınların patlaması.
Dördüncü adım TSK’nın içinde birliğin sağlanması ve şartların olgunlaşmasının beklenmesi. Şu anda Sayın İlker Başbuğ Balyoz darbe planı kadrolarını dışladı. Sadece kendi dönemini muhafazaya çalışıyor. Bu adım olgunlaşacağa benzemiyor.
Beşinci adım olan “Bozulan devlet otoritesini yeniden tesis” anonsu bekleyenler boşuna heveslenmesinler. Eğer kara senaryo uygulanır ve siyasi yasaklar başlarsa bu millet öyle bir sağduyu gösterir ki bu hükümeti çok ararlar.

6 Ocak 2009 Salı

Taraf Gazetesi'ne İlginç Dava

Aktütün Karakolu'na düzenlenen terör saldırısıyla ilgili yaptığı haberlerde "orduya ait gizli bilgileri açkladığı" iddia edilen Taraf gazetesi sorumlu yazı işleri müdürü Adnan Demir hakkında 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
DAVA YALAN BELGEDEN DEĞİL
Taraf Gazetesi Aktütün'le ilgili sözkonusu görüntüleri ve belgeleri yayınladığında, önce çeşitli medya organlarında sonra da Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak tarafından haberler yalanlanmıştı. Ancak Genelkurmay'ın Taraf'a davayı "yalan haber"den değil, "gizli bilgileri açıklamaktan" açması ilginç bir durum oluşturdu. Bu haberlerin doğruluğunu dolaylı yoldan kabul demek.

5 Ocak 2009 Pazartesi

Asker Darbe Yapar mı?.. / İlhan Selçuk

Asker üzerine dışarıdan tezgâhlanan büyük bir oyun oynanıyor, içeride BOP eşbaşkanlığı da elbette kendi üstüne düşen işlevi elinden geldiğince yerine getiriyor... Oyun nedir?.. Asker devlete elbette gerekli... Askeri değil; ama demokrasi ayağına laik TSK’yi bitirecekler...
ABD'NİN DERDİ NE?
Türkiye’de bir konuyu iki boyutu dışlayarak ele almak, gerçekleri dışlamak demektir... Nedir o iki konu?... Aydınlanma... Emperyalizm... Laik Türkiye Cumhuriyeti emperyalizmin Anadolu’daki hesaplarını bozarak kurulmuştur...Amerika daha o zamandan bu işe bozulmuş, çok uzun süre TC’yi tanımamıştır... Bir İslam ülkesindeki ‘Aydınlanma Devrimi’ ise ABD’yi hiç ırgalamıyor... Amerika’nın derdi ne?..
• ABD’nin en son davası petrol coğrafyasına el koymak için İslam devletlerini kullanmak...
• Ve TC’yi de bu yolda kullanmak...
• Bu kullanıma demokratik bir kılıf geçirmek için de Müslümanlığı Türkiye’de kullanmak... 21’inci yüzyılda iktidara geçen AKP, bu kullanım yolunda ABD için en elverişli araçtır...
EN BÜYÜK ENGEL TSK
İşte bu planlamada ortaya çıkan önemli engel TSK olarak vurgulanıyor... Asker-sivil bürokratlarla aydınların kurdukları laik Cumhuriyet, sandıktan çıkan bir İslamcı parti eliyle laiklikten uzaklaştırılırsa olay demokratik sayılacaktır... Asker bu oyunu bozacak bir kuvvet olarak görülüyor... Oysa şimdiye dek TSK ile ABD arasındaki ilişkiler hep uyumlu idi...
• 27 Mayıs kimsenin hesap edemediği bir aşağıdan yukarıya patlamaydı...
• 27 Mayıs’tan sonra ordu, Türkiye’de geçerli Amerikan emperyalizmine sıcak bakmıyordu; 12 Mart müdahalesi CIA marifetiyle bu işi çözdü...
• 12 Eylül büsbütün açık seçikti; Amerikalı aşağı yukarı ne demişti:
- Bizim çocuklar, bu işi iyi kıvırdılar...
• 28 Şubat laik nitelikliydi; ama, bir başka açıdan bakıldığında AKP’nin önünü açtı, çünkü iktidar yolunu kapattığı Erbakan tayfası anti-Amerikan dinciliği benimsiyordu...
DARBELER ABD'YLE UYUM İÇİNDEYDİ
Görüldüğü gibi 27 Mayıs dışında bütün askeri müdahaleler Amerika ile uyum içinde gerçekleştirildi... Ya bugün durum ne?.. Herkes boşuna ümit ya da telaş içinde... Asker Amerika’yı karşısına alacak bir müdahaleyi gerçekleştirmez... Siyasal dış ve iç dengelerle ekonomik bağımlılık böyle bir müdahaleyi kısa sürede perişan edecektir... Bugünkü TSK akılsız değil...
ABD OYUNUNA AKP'Yİ ALET EDİYOR
Ancak Amerika, Türkiye’de bu kez çok tehlikeli bir oyun tezgâhlıyor ve AKP’yi alet ediyor... TSK’nin de dincileştiği bir Türkiye Cumhuriyeti’nde gittikçe yoğunlaşan İslamcılık ideolojisi, Suudi Arabistan’dan çok İran’a doğru bir siyasal eğilime kayarsa, Amerika hiç hesaplayamadığı bir büyük düşmanı Ortadoğu’da kazanacaktır...
TSK'YA DİNCİ DARBE GELİYOR
Bu yazıyı nasıl noktalayalım?.. Şöyle: TSK bugünkü koşullarda darbeden uzak... Ama, bu gidişle TSK’ye dinci darbe geliyor...

2 Ocak 2009 Cuma

Genelkurmay'da Gizli Buluşma

Ergenekon Terör Örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle yargılanan Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay'ın, gizli toplantılar yaptığı ortaya çıktı.
Başörtüsü yasağını üniversitelerde sona erdirecek olan Anayasa Değişiklik Teklifi'nin, TBMM'de ezici çoğunluğu oluşturan 411 oyla kabul edilmesi ve Köşk'e gönderilmesinin ardından Mustafa Balbay'ın, Genelkurmay Başkanlığı'nda kuvvet komutanları gizli toplantı yaptığı öğrenildi.
KUVVET KOMUTANLARI TOPLANTIYI “HABER YAPMAYIN” DEMİŞ
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız, 15 Şubat 2008 tarihinde Ergenekon Terör Örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle yargılanan ve yaşı gerekçe gösterilerek serbest bırakılan Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk'la yaptığı telefon görüşmesinde söz konusu toplantıdan bahsediyor. İbrahim Yıldız, İlhan Selçuk'a, “Genelkurmay'da kuvvet komutanları toplantı yapmışlar. Balbay konuşmuş, ‘Bunları haber yapmayın' demişler. ‘Bunları yazmayın' demişler” demiş.
BALBAY'IN TOPLANTI YAPTIĞI KUVVET KOMUTANLARI
Mustafa Balbay'ın, toplantı yaptığı dönemde görevde bulunan kuvvet komutanları şunlardı: Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ (Şu an Genelkurmay Başkanı), Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aydoğan Babaoğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Muzaffer Metin Ataç ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Işık Koşaner…
İŞTE O KONUŞMA
Ergenekon Terör Örgütü klasörlerine giren İlhan Selçuk ile İbrahim Yıldız'ın telefon görüşmesi aynen şöyle:
İBRAHİM YILDIZ: Dün akşam Genelkurmay Başkanı Cumhurbaşkanına çıkmış demişler ki bizim muhatabımız sensin
İLHAN SELÇUK: Hı. Efendim işte.
İBRAHİM YILDIZ: Yani onlarda ona birkaç şey göstermişler anlaşılan
İLHAN SELÇUK: Yalnız.
İBRAHİM YILDIZ: Sonra da… Genelkurmay'da kuvvet komutanları toplantı yapmışlar. Balbay konuşmuş, ‘Bunları haber yapmayın' demişler. ‘Bunları yazmayın' demişler.

24 Aralık 2008 Çarşamba

BOMBA ETKİSİ YAPACAK MEKTUP

İşadamı Üzeyir Garih'i öldürdüğü gerekçesiyle müebbet hapse mahkum olan Yener Yermez, cezaevinden Yeni Şafak'a gönderdiği mektupta cinayetle ilgili çarpıcı itiraflarda bulundu. Cinayeti üstlenmesi karşılığında kendisine 1.5 milyon dolar teklif edildiğini söyleyen Yener, Ergenekon'da yargılanan eski Adli Tıp görevlisi Ümit Sayın'ın otelde birlikte olduğu Meral'i bulup getireceğini söylediğini ileri sürdü. Yener, “Ancak iki gün sonra telaşlı bir şekilde gelip 'Yener, gerekli kişilerle görüştüm ancak şu an itibariyle ifadeni değiştirmeni istemiyorlar' dedi. Ümit Sayın cinayetle ilgili birçok sorunun cevabını biliyor' dedi.

MEKTUPLA İTİRAF
Halen Kırıkkale F tipi Cezaevi'nde cezasını çeken Yener Yermez, bir süredir, Üzeyir Garih cinayetiyle Ergenekon terör örgütünün bağlantıları üzerine haberler yapan Yeni Şafak'a, cezaevinden gönderdiği mektupla cevap verdi. Yener Yermez, Yayın Danışmanımız ve yazarımız Fehmi Koru'ya hitaben yazdığı mektupta, cinayeti işlediğine yönelik senaryoyu kabul etmesi için ölümle tehdit edildiğini öne sürdü. Yener, Yeni Şafak'ın sır cinayetin üzerindeki perdeyi kaldıran haberlerini teyid ederken bugüne kadar hiç bilinmeyen bilgilere yer verdi.
1.5 MİLYON $ VERECEKLERDİ
Mektubunu 7 ayrı başlık halinde yazan Yener Yermez, Yeni Şafak'ın haberinde iddia edildiği gibi Üzeyir Garih cinayeti için kendisine 5 milyon dolar değil, 1.5 milyon dolar teklif edildiğini öne sürdü. Yermez, “5 milyon dolar bana değil, rahmetli işadamı Üzeyir Garih'in belli peri-yodlar halinde bazı kişilere toplam ödemiş olduğu miktardır. Bana cinayeti üstlenmem karşılığı vaad edilen miktar 1 milyon 500 bin dolar olup, kabul etmediğim taktirde ölümle tehdit edildim. Gerek ailemi gerekse kendi güvenliğimi düşünerek, cinayeti üstlenmek zorunda bırakıldım. Başka da çarem yoktu' dedi.
KOMUTANIM ERGENEKON'DA
Er olarak askerlik yaptığı Hasdal Kışlası'na girerken yapılan üst aramasında kendisinden cep telefonu çıktığını, ancak cep telefonuyla ilgili hiçbir işlem yapılmadığını belirten Yener Yermez, “Nöbetçi astsubay telefonu bana bir gün sonra verip 'Kusura bakma diğer askerlerin yanında böyle davranmak zorundayım' diyebiliyor. Tüm bunlar olurken şu an başka suçtan tutuklu olan bazı komutanlar, o tarihte bu kışlada görevliydi' dedi.
SUİKASTTE MERAL ŞÜPHESİ
Adli Tıp Kurumu'na sevkedildiği sırada o dönem kurumda görevli olan Ergenekon davasının sanıklarından Doç. Dr. Ümit Sayın'ın odasına gelerek kendisiyle konuştuğunu da anlatan Yener Yermez, "Dr. Ümit Sayın odaya gelerek bana cinayeti başka bir yöne çekmemi isteyen Meral'i bulup mahkemeye getirebileceğini söylemiş ancak iki gün sonra telaşlı bir şekilde gelip 'Yener, gerekli kişilerle görüştüm ancak şu an itibariyle ifadeni değiştirmeni istemiyorlar' demiştir. Ümit Sayın'ın Meral'i tanıması, Adli Tıp'ta görevli olması, görüştüğü kişilerin taleplerini bana bildirmesi, ifademi başka bir yöne çekmemi istemesi ve sonradan vazgeçmeleri tüm bunları yapan kişinin Garih cinayetiyle ilgili bir çok cevapsız sorunun cevabını bildiğini göstermektedir' dedi.
Cinayette Ergenekon parmağı
Üzeyir Garih'in yakın arkadaşı iş adamı Doğan Kasadolu Ergenekon Savcısı'na verdiği dilekçede Üzeyir Garih'in öldürüldüğü gün torunun polisler tarafından kaçırıldığını ve cinayetin üzerine gitmemeleri için ailenin 'Katil bu çocuk olur' diye tehdit edildiğini ileri sürmüştü. Bu iddiaların üzerine Yeni Şafak Garih cinayetindeki sır berdesini aralamıştı. İddialara göre Garih Ergenekon örgütüne düzenli olarak bağış yapıyordu. 1995'te Azerbeycan'da Elçibey'i iktidara getirmek için Haydar Aliyev'i devirmeyi planlayan Ergenekon, Garih'ten finans desteği istedi. Ancak Garih, para vermedi. Ergenekon da Garih'in öldürülmesine karar verdi. Garih'i öldürmek için Hasdal Kışlası'nda askerlik yapan er Yener Yermez seçildi. Yermez, kışlada Tuncay Güney'le dolandırıcılık işine karışan Teğmen Murat Oğuz'un çaycısıydı. Ergenekon tutuklusu Emekli Albay Fikri Karadağ da Mekanize Alay Komutanı'ydı. Ergenekon tutuklusu Oktay Yıldırım da Hasdal Kışlası'nda astsubaydı.
Kadın kanı araştırılmadı
Yakalandıktan sonra yargılamanın yapıldığı Eyüp 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ne, 'Meral' isimli bir kadınla ilgili ifade verdiğini, bu kadınla aynı otelde kaldıklarına, bulunabileceği yerleri mahkemeye anlatmasına rağmen kadın hakkında hiçbir araştırma yapılmadığına dikkat çeken Yener Yermez, mektubunda 'Aynı otelde kaldığım kadınla ilgili niçin araştırma yapılmıyor? Tutanaklara dahi geçmiyor. Olay mahallinde Adli Tıp ve Polis Kriminal Laboratuvarı'nın kayıtlarına ve tespitlerine göre bir kadının kanı tespit edilmiştir. Ama mahkeme bunu bile dikkate almamıştır. Tutanaklara bile geçmemiştir' ifadelerine yer verdi. Garih'in yakın arkadaşı Doğan Kasadolu'nun 8 yıl sonra bildiklerini anlatarak cinayeti Ergenekon ile ilişkilendirmesi karşısında ailenin konuşmamasının düşündürücü olduğunu belirten Yermez 'Hatırlarsınız olaydan hemen sonra 13-14 yaşlarında bir çocuk gözaltına alındı. Bu çocuk bu adamı öldüremez diye sesler yükselmeye başlayınca aradan 24 saat geçmeden benim ismim telaffuz edilmiştir' dedi.
Orijinali cezaevinde
Kırıkkale Cezaevi'nden 19 Aralık 2008'de '139-139-1' kabul numaralı olarak Avrupa Yakası Posta İşletme Müdürlüğü'ne gelen 2 sayfalık faks mektubunun gönderici kısmında, 'F-Tipi Cezaevi A-T-11 Hacılar PTT. Yener Yermez' yer alıyor. Cezaevi yetkilileri mektubun orijinalinin kendilerinde bulunduğunu teyit etti.

22 Aralık 2008 Pazartesi

İKİNCİ 'İYİ ÇOCUK' TEZGAHI BOZDU

Dinlemeye takılan albay, iki astsubaya verilen cezanın Yargıtay’da bozduran ifadelerin kendileri tarafından ısmarlandığını itiraf etti.

Şemdinli’de Bir İyi Çocuk Daha…
Lodos Operasyonu’nda dinlemeye takılan Albay Macit Mete, Yarbay Mehmet Ali Altaş’la görüşmesinde jandarma muhbiri Arafat İlhan Önal’ı şu sözlerle övüyor: O çocuk iyidir. Hani Seferi Yılmaz’ın kitabevinin bombalama hikayesi olmuştu. İki terörist geldi ya İran’dan, ‘Biz yaptık diyenler. İşte onları getiren çocuk…
İtiraf Nedeniyle Bozulmuştu
Şemdinli davasında mahkemenin astsubaylara verdiği 39 yıllık cezanın Yargıtay’da görüşülmesinden kısa süre önce İran’dan arkadaşlarıyla birlikte yakalanan Arif Kaçım isimli bir itirafçı Umut Kitabevi’ni PKK’nın bombaladığı yönünde ifade vermişti. Bunun üzerine Yargıtay da 39 yıllık hapsi “eksik inceleme” gerekçesiyle bozmuştu.
Mahkeme: Yeni Bilgiler İstensin
Yargıtay kararı gereği askeri mahkemede görülmeye başlayan davanın önceki günkü duruşmasında Umut Kitabevi’nin sahibi Seferi Yılmaz’ın talebi üzerine mahkeme, Lodos Operasyonu’nda ele geçirilen ifadelerin Ankara Cumhuriyet Savcılığı’ndan istenmesine karar verdi.
Aralarında bir albay ile bir jandarma muhbirinin de bulunduğu Ankara’daki ‘Lodos Operasyonu’ dosyası, Şemdinli davasına girdi. Seferi Yılmaz’ın talebi üzerine muhbir ve itirafçıların ifadeleri Ankara Başsavcılığı’na soruldu.
Şemdinli’yi ‘Lodos’ Vurdu…
Hakkari Şemdinli’deki Umut Kitabevi’ne yönelik bombalı saldırıyla ilgili davanın son duruşmasında ‘lodos’ esti. Bombalanan kitabeci sahibi Seferi Yılmaz, ünlü bahis sitesi BWIN’i dolandıran çeteye yönelik Lodos Operasyonu kapsamında telefonları dinlemeye alınan Albay Macit Mete’nin, bombalama olayını PKK adına üstlenen iki itirafçının Jandarma muhbiri Arafat İlhan Önal tarafından İran’dan getirildiği iddiasını gündeme getirdi. Askeri Mahkeme, Lodos Operasyonu davasına bakan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan, itirafçılarla ilgili belgeleri istedi.
2,5 Milyon Avroluk Dolandırıcılık
İnternet üzerinden bahis oynatan Avusturya merkezli BWIN İnteractive Entertainment isimli şirket, Türkiye’de lisans alabilmek için BWIN Türkiye Bahis ve Şans Oyunları Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’ni kurmuş; sonra da lisans işlemleri için kendisine aracılık yapan bazı şahıslar tarafından 2.5 milyon avro dolandırıldığı iddiasıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu. Ankara Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü, BWIN’i dolandıran çeteye yönelik geçen temmuz ayında operasyon düzenlemişti. Operasyon kapsamında, lisans çıkartmak vaadiyle BWIN’den alınan 2.5 milyon avronun 300 bin avroluk kısmının legal ve veya illegal yollardan Spor Toto Teşkilat Başkanlığı’na verildiği; geri kalan kısmının Şeref Hölelekli, Ali Ocak, Gerda Binder, Sevgi Kaya, Erhan Önal, Arafat İlhan Önal ve Mehmet Mete Satoğlu arasında paylaşıldığı; bu paradan Albay Macit Mete, Şevket Çınar, Komiser Oğuz Çalışkan, Yarbay Mehmet Nasif ve Albay Yahya Bacak’a da pay verildiği anlaşılmıştı.
“Habercim İyi Çocuktur”
Operasyon kapsamında yapılan telefon dinlemeleri, çetenin tek suçunun BWIN’i dolandırmak olmadığını ortaya da koymuştu. Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın helikopter ihalesine de el atan çete zanlılarının, ihaleyle ilgilenen Romenleri Ankara’ya getirerek askeri ve sivil bürokratlarla görüştürdükleri anlaşılmıştı. BWIN’in dolandırılması olayında olduğu gibi helikopter ihalesinde de etkin rol 1. Ordu Komutanlığı’nda görevli Albay Macit Mete’nin, Romenlere aracılık yapan Arafat İlhan Önal’ı Kara Havacılık komutanlığı Lojistik Destek Komutanı Yarbay Mehmet Ali Altaş’a refere ederken “O çocuk iyidir. Benim habercimdi” dediği ortaya çıkmıştı.
Şemdinli Davasına Girdi
Albay Mete’nin dile getirdiği bu iddia, Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde görülen Şemdinli davasının son duruşmasına damga vurdu. Mahkeme Başkanı Hakim Yarbay Yücel Savrul, kitabevinin PKK’lıların bombaladığı yönünde ifade veren itirafçılar Hasan Salar, Sabri Adanır, Abdurrahman Yeşilyurt, Orhan Gezer ve Arif Kaçım’ın ifadelerinin mahkemeye ulaştığını açıkladı. Mahkeme Başkanı, yeminli ifadesi istenen tanıklardan Abdurrahman Yeşilyurt’un Batman’daki adresinde bulunmadığını; Arif Kaçım’ın ise Şanlıurfa’daki yeni adresinin mahkemeye bildirildiğini kaydetti.
“Ergenekon’la Birleştirilsin”
Kitabevi bombalanan Seferi Yılmaz, Lodos operasyonunun Ergenekon davasıyla birleştirilmesini talep ederken, mahkeme beş itirafçının ifadesini Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan istedi.

SANIKLARI İTİRAFÇILAR KURTARDI
Şemdinli sanıkları astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve PKK itirafçısı Veysel Ateş yargılandıkları Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs etmek” suçlarından toplam 39 yıl 10 ay 27’şer gün hapis cezası aldı. Sanık avukatları, cezanın bozulması için kararı Yargıtay’a taşıdı. Hapis kararı Yargıtay 9. Ceza Dairasi’nde görüşülürken ilginç bir gelişme yaşandı. Hürriyet Gazetesi Yazarı Saygı Öztürk, mahkemeye sürpriz bir karar ulaştığını belirterek, İran’dan yakalanıp Türkiye’ye iade edilen PKK’lı Arif Kaçım’ın, Şemdinli olaylarını PKK’lı “Cudi” ve “Amed” kod adlı kişilerce gerçekleştirildiğini söylediğini yazdı. Bu gelişmelerin ardından Yargıtay, kararı “eksik soruşturma” gerekçesiyle bozdu, ayrıca davanın askeri mahkemede görülmesini istedi. Seferi Yılmaz’ın avukatı Murat Timur Taraf’a yaptığı açıklamada, iki itirafçının beyanının mahkeme tarafından dikkate alınmadığı için Yılmaz’ın 28.11.2008 tarihinde örgüt üyeliğinden beraat ettiğini ifade etti. Timur, savcılığın da Yılmaz hakkında beraat kararı isterken “İtirafçının beyanı soyut olduğundan dolayı Seferi Yılmaz hakkında örgüt üyeliği olduğuyla ilgili yeterli delilin oluşmadığı”nı söylediğini kaydetti. Timur, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 08.05.2007 tarihli bozma kararının ikinci maddesinde “…eylemin PKK tarafından gerçekleştirildiğine ilişkin beyanları olan örgüt mensuplarının dinlenmeleri konusunda sanık müdafilerinin talebinin yasal olmayan gerekçelerle reddedilmesine” karar verdiği için bozmanın gerçekleştirildiğini söyledi.
TELEFONDA ‘İYİ ÇOCUK’ MUHABBETİ
1.Ordu’da görevli Albay Macit Mete, helikopter ihalesinde Romenlere aracılık yapan eski muhbiri Arafat İlhan Önal’ı, Kara Havacılık Komutanlığı Lojistik Destek Komutanı Yarbay Mehmet Ali Altaş’a yönlendirdiği; Önal’ı “O çocuk iyidir. Benim habercimdi. Hani Seferi Yılmaz’ın kitabevi bombalanma hikayesi olmuştu. İki tane terörist geldi ya İran’dan, ‘biz yaptık’ diyenler. Onları getiren çocuktur” diyerek refere ettiği ortaya çıkmıştı.
Büyükanıt’ın ‘İyi Çocuğu’
PKK’lı olduğu gerekçesiyle bir süre hapis yatan Seferi Yılmaz’ın Şemdinli’deki Umut Kitabevi’ne 9 Kasım 2005 tarihinde el bombası atılmıştı. Mehmet Zahir Korkmaz’ın öldüğü olayın ardından bombayı attığı öne sürülen bir kişinin bindiği otomobil vatandaşlar tarafından durdurulmuş; Jandarma İstihbarat Teşkilatı’na (JİT) ait olduğu anlaşılan otomobildeki astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile PKK itirafçısı Veysel Ateş yakalanarak polise teslim edilmişti. Daha sonra Genelkurmay Başkanlığı’na atanan dönemin Kara Kuvvetleri komutanı Org. Yaşar Büyükanıt, Veysel Ateş’e Umut Kitabevi’ne bomba attırmakla suçlanan astsubay Ali Kaya’yı tanıdığını belirterek “İyi çocuktur” demişti. Olayı soruşturan Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya, hazırladığı iddianame nedeniyle meslekten ihraç edilmişti.

18 Aralık 2008 Perşembe

Veli Paşa cesareti nerden alıyor? / Ahmet Kekeç

Kelepir fiyata kapattığı otelin arsasına inşaat yaptıramadığı için delirip zıvanadan çıkan ve ‘darbe’ dahil her türlü illegal oluşumu destekleyen adamın büyük gazeteleri, ‘Ergenekon davası’ konusundaki suskunluğunu koruyor.

Üzeyir Garih cinayetiyle ilgili yeni bilgiler (Ergenekon-Garih cinayeti bağlantısı) ortaya çıktı.
Sükût devam ediyor.
Büyük gazeteler susuyor, ‘önem’ arzedecek ayrıntıları daha çok küçük başlıklar altında iç sayfalarda görüyor, ‘yazarları’ da bütün bu rezillikler yaşanmamış gibi yapmayı tercih ediyor ama ‘küçük gazeteler’ öyle değil...
Küçük gazeteler ve bazı yazarları, ‘yandaş medya’yla aynı havada...
Nasılsa tirajları düşük, okuyup ciddiye alan yok, kamuoyu oluşturabilme güçleri de sınırlı...
Ergenekon konusuyla onlar eğleşsin...
Maksat ‘grup sansür uyguluyor’ demesinler.
Mesela tiraj ve etki olarak küçük kalmış, ve korkarım hep küçük kalacak gazetenin namusu mücessem yazarı şöyle diyordu: ‘Veli Küçük’ün Ergenekon davasında her şeyi inkár eden sorgusunu satır satır izliyoruz. Merak ediyorum, Üzeyir Garih cinayetiyle ilgili ortaya çıkan bilgiler neden basının ilgisini çekmiyor?’
Ben de merak ediyorum.
Üzeyir Garih’in de ortakları arasında bulunduğu Alarko Holding’in eski yöneticilerinden avukat Mustafa Kasadolu cinayet günü Garih ailesinin evinin polis giysili kişiler tarafından basıldığını ve Garih’in torununun kaçırıldığını, fidye alındıktan sonra serbest bırakıldığını, sonra torunun ABD’ye gönderildiğini, o günden sonra Türkiye’ye bir daha gelmediğini söylüyor.
Büyük basında ‘tık’ yok...
Peki, Ergenekon sanığı Veli Küçük’ün, Alarko’nun Azerbaycan ve Rusya’daki yatırımlarındaki pürüzleri ortadan kaldırdığı... Garih’in bu nedenle örgüte para yardımında bulunduğu... Bağışlar çok ciddi rakamlara ulaşınca Garih’in ortağı İshak Alaton’un buna muhalefet ettiği... Anlaşmazlık derinleşince Garih’in Ergenekon’a para yardımını kesme kararı aldığı... Veli Küçük’ün Alarko’ya kurye ile haber gönderdiği... Garih ‘hayır’ cevabı verince üstünün çizildiği iddiaları...
Bu iddialar, tahta tüfekli mücahitlerin ‘orta oyunu’nu dehşet tablosu içinde sunup, vakayı adiyeden sayılması olayları ‘irtica çıktısı’ olarak gözümüze sokan büyük gazetelerin ilgisini neden çekmiyor?
Aile fotoğrafını yayınlayan zat nerede?
Terbiyesiz adam niçin susuyor?
Ağzı bozuk entelektüel neden hiç ortalarda görünmüyor?
Peki, çapraz sorguya alınan Veli Paşa’nın rahatlığı, zaman zaman mahkeme heyetini istiskale varan ifadeleri ve cüretli çıkışları?
Bu da mı ilgisini çekmiyor arkadaşların?
Paşa, JİTEM’in varlığını inkar ediyor, ‘İddianamede ısrarla JİTEM ifadesi kullanılmıştır. Jandarma Genel Komutanlığı’nın hiçbir zaman böyle bir birimi olmamıştır. JİTEM TSK’ya yapılan bir saldırıdır’ diyor, eski PKK itirafçısı Abdulkadir Aygan Paşa’yı yalanlıyor, hatta JİTEM adına düzenlenmiş resmî maaş bordrosunu faş ediyor, üstelik ortada bu kadar cinayet, bu kadar faili meçhul, bu kadar kayıp ve ‘asit kuyusu’ iddiaları var, ama CHP’ye yandaşlık yapan medyada dişe dokunur tek satır haber yok...
Ben de Paşa’nın yerinde olsam hiçbir soruya cevap vermezdim, mahkeme heyetiyle dalgamı geçerdim, iddia makamını aşağılardım...
Paşa bu cesareti, elbette, kamuoyu oluşturabilme gücü yüksek bir kısım medyanın ‘kurgulanmış’ suskunluğundan alıyor...
Bu suskunluğun nedenini merak ediyorsanız, emekli Oramiral Özden Örnek’e ait darbe günlüklerine bakıverin bir zahmet...
Bakın bakalım, darbeciler kimlerle ne pazarlığına oturmuş...

Kırmızı Kitap mı değişti? / Hüseyin Gülerce

Ergenekon davasında, tarihî dönüm noktaları diyebileceğimiz gelişmeler var. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Danıştay'a ve Cumhuriyet Gazetesi'ne yapılan saldırılarla ilgili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nce verilen kararı oybirliğiyle bozdu.
Yargıtay, 'sanıkların mensubu bulundukları iddia edilen örgütün niteliği, atılı suçların vasfının belirlenmesi ve delillerin birlikte değerlendirilmesi yönünden İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne açılan Ergenekon davası ile bu dava arasında hukukî ve fiilî irtibat bulunduğunun iddia edilmiş olması karşısında davaların birleştirilmesinde zorunluluk bulunduğuna' işaret etti.
Şırnak Barosu, Tuncay Güney'in JİTEM tarafından 1990'lı yıllarda bölgede öldürülen pek çok kişinin asitle yakıldıktan sonra Silopi'de bulunan BOTAŞ tesislerine ve Cizre-Silopi güzergâhındaki bazı noktalarda açılan kuyulara gömüldüğü yönünde verdiği bilgilere ilişkin olarak Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunmuştu. Başsavcılık, sözü edilen asit kuyularının açılmasına karar verdi.
25 Ağustos 2001'de Eyüp Mezarlığı'nda öldürülen Musevi asıllı işadamı Üzeyir Garih'in yakın dostu Doğan Kasadolu, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılardan Nihat Taşkın'a bir dilekçe yazdı. Dilekçesinde Garih'in damadının kendisine anlattıklarıyla ilgili şöyle dedi: "Damat Doron, 'Garih öldürüldüğünden çok kısa bir süre sonra bir polis otosunun evine gelerek 2 oğlundan bir tanesine kelepçe takılarak götürüldüğünü, daha sonradan yaptıkları görüşmelerde bu işin üzerine gidilirse cinayeti bu çocuğun işlediğini açıklayacaklarını' şahsıma doğrudan söylemiştir." Konuyla ilgili olarak Yeni Şafak Gazetesi'ne konuşan Doğan Kasadolu, kaçırıldığında 14 yaşında olan Üzeyir Garih'in torununun, fidye karşılığı bırakıldığını da iddia etti.
Yeni Şafak'ta Şaban Arslan'ın haberine göre, Üzeyir Garih'i öldürme suçunu üstlenen Yener Yermez'in, Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından Albay Fikri Karadağ'ın emrinde askerlik yaptığı ortaya çıktı. Yener Yermez'in; Tuncay Güney'in, sahte evrakla cip satarken yakalandığı olayla ilgili soruşturmada adı geçen teğmen Murat Oğuz'un Hasdal Kışlası'ndaki biriminde çaycı olduğu anlaşıldı. Bitmedi... Radikal Gazetesi'nin önceki günkü haberine göre, Yener Yermez, 45 gün önce avukatına kendi el yazısıyla bir not verdi. Yermez notta, cinayetten sonra götürüldüğü Adli Tıp Kurumu'nda o sırada bu kurumda çalışan ve halen Ergenekon tutuklusu olan Ümit Sayın'la görüştüğünü yazdı. Sayın'ın bu görüşmede, kendisine; 'cinayeti dinî amaçlarla işlediğini söylemesi' yönünde telkinde bulunduğunu öne sürdü.
Şimdi.. Ergenekon davasının bir numaralı sanığı Veli Küçük, "Ben sadece avcılar ve atıcılar derneğinin üyesiyim." diyor... "Defterime turşu tarifi yazmıştım, bu bile bomba yapımıyla ilgili belge olarak gazetelerde yer aldı." diyor. Ama ciddi bir laf da söylüyor: "Devletin komplo kuracağını hiç düşünmemiştim." diyor. Mesaj mı veriyor, yardım mı istiyor, tehdit mi ediyor, devletin komplo kurabildiğini itiraf mı ediyor henüz bilmiyoruz. Ama bu davada ciddi bir devlet duruşu var gibi. Davanın sıkıştığı noktada yeni belgeler, bilgiler ortaya çıkıyor.
Acaba, AK Parti döneminde Kırmızı Kitap mı değişti? Hani şu, hükümetler üstü ve geleceğimizi biçimlendirme iddiasındaki "Ulusal Güvenlik Siyaseti Belgesi" denilen kırmızı ciltli kitap... Değiştiyse, Veli Küçük, buna mı inanmak istemiyor?
Zaten Ergenekon davasının akıbetiyle ilgili iki görüş var. Ya bu davadan bir şey çıkmayacak -ki bu çok zayıf bir ihtimal artık- ya da devletin ortak aklı devreye giriyor ve Türkiye, demokratikleşmenin önündeki engelleri kaldıracak. Bu ise devletin, Türkiye'deki dindarlaşmayı bir tehdit olarak değil, makul çoğunluğun kendi değerlerini samimi olarak yaşamak istediğini kabul etme anlamına gelecek. Eğer öyle ise Prof. Nevzat Tarhan'ın dikkati çektiği konu kayda değer: CHP'deki çarşaf açılımı da değişen Kırmızı Kitap'la ilgili.
Ergenekon davasını hafife alanların, saptırmak isteyenlerin bir defa daha düşünmesi gerekiyor...

17 Aralık 2008 Çarşamba

'Tahliye' Kokan Hareketler Bunlar

Ergenekon soruşturması kapsamında Silivri Ceza İnfaz Kurumu'nda tutuklu bulunan emekli Orgeneral Hurşit Tolon, Cerrahpaşa'da sağlık kontrolünden geçirildi.
Hurşit Tolon, geniş güvenlik önlemleri altında saat 09:30 sıralarında hastaneye getirildi. Basın mensuplarının görüntü almasının önüne geçmek için gazetecilerin hastaneye yaklaşmasına izin verilmiyor. 3,5 saatten fazla hastanede kalan Tolon'un yapılan tetkikler kapsamında Nükleer Tıp Anabilim Dalı bölümünde Pozitron Emisyon Tomografisi çekildi.
Tolon'un avukatı İlkay Sezer, müvekkili ile ilgili daha önceden nöbetçi İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne, tahliye talebini içeren bir dilekçe verdiklerini anlattı. Sezer, nöbetçi mahkemenin de tahliye istemine ilişkin karar vermeden önce Tolon'u Adli Tıp Kurumu'na sevk ettiğini açıkladı. Bunun üzerine Tolon 24 Kasım'da Adli Kurumu'ndn sağlık kontrolünden geçirilmişti.
Adli Tıp Kurumu'ndan rapor alınması çerçevesinde yapılacak tetkikler için Hurşit Tolon bugün Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'ne getirildi. Avukat Sezer'in açıklamasına göre kilo kaybıınn nedenlerine yönelik tekikler yapıldı. Sezer, "Tetkiklerin sonucuna Adli Kurumu'nca bir rapor yazılacak. O rapor savcılığa daha sonra da mahkemeye gidecek. Mahkeme de tahliye edilip edilmeyeceği yönünde bir karar verecek." ifadelerini kullandı.

Devlet olmanın raconu / Fehmi Koru

Ergenekon sanığı Veli Küçük mahkeme heyeti önünde yaptığı savunmanın Doğan Medya Grubu (DMG) dışında kalan gazeteleri ve televizyon kanallarını tatmin etmediğini görünce en az devletin kendisine karşı da 'komplo' yapabildiğini düşündüğü gün kadar şaşırmış olmalı...

O şaşkınlığı artıracak bir yeni unsur daha eklendi dün: Kanlı bitmiş Danıştay baskınını ele alan Yargıtay'ın ilgili dairesi, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararı, davanın 'Ergenekon ile irtibatı bulunduğu iddiası' sebebiyle bozdu... Herhalde bunu da 'devletin yeni bir komplosu' olarak görmüştür Veli Küçük...
'Komplo' Ergenekon dava süreci içerisinde en fazla işiteceğimiz sözcük olacak; bunu doğal karşılamamız gerekiyor. Davanın kendisi siyasî hayat üzerinde derin etkileri olmuş bir dizi 'komployu' aydınlatmakla ilgili olduğu için, sanıkların baktığı noktadan görünen, davanın 'komplo' yönü olacak elbette...
Türkiye'yi sarsan toplumsal hareketler, siyasî suikastlar, önemli şahsiyetleri hedef alan cinayetler... Bugüne kadar düz mantık kullanılarak üzerine gidilen, “Kim yapmış olabilir?” sorusu eşliğinde fâili aranan, herhangi bir dava gibi mahkemesi görülen eylemlerdir bunlar... “Acaba görünenin ardında başka bir yön, niyet, el, fâil olmasın?” sorusunun hiçbir zaman sorulmadığı...
Bu son soruyu sormak 'komploculuk' oluyor işte...
Devlet (hatta biraz daha geniş bakarsak devletler) bu soruyu hiç sormuyorlar... Belki de 'devlet olmanın raconu' o sorunun sorulmamasını gerektiriyor... Kalın sis perdesini açmamak veya olayın üstünü örten şalı kaldırmamak üzerine oturan bir tür 'uzlaşma' olduğu bile düşünülebilir...
Aksi halde, adınıza işlenen pis eylemleriniz için elini kirletecek adam bulamazsınız.
Bizde devletin kendi adına işlenmiş eylemlerin üzerine gitme kararını vermesi bu yüzden herhalde hayli zor oldu. Bu, devlet olmanın raconunu değiştirmek demektir çünkü... Dönemine göre ya bir yabancı ülkeyi, ya kendileriyle hesap görülmesi gereken bir kesimi zorda bırakmak üzere işlenmiş suikast ve cinayetlerin, ya da aralarında sürekli husumet bulunmasını arzu ettiğiniz etnik ve dinî toplulukları birbirine düşürecek kitle hareketlerinin gerçek fâillerini gölgeden gün ışığına çıkarmak ciddi bir karardır.
Şimdi olan bu: Geçmişin kirli sayfaları, hep gölgede veya karanlıkta kalması planlanmış kitle eylemleri çırılçıplak ortada bugün. Henüz fâillerin kim/ler olduğunu tam bilmiyoruz; Ergenekon yargı süreci sonucunda gerçeğin bazı yönlerini -o da belki- öğrenebileceğiz. Ancak nasıl olsa üzerine gidilmeyeceği düşünüldüğü için ortalıkta bırakılmış parmak izleri yüzünden kanaatlerimiz oluşuyor ve bu kanaatler de daha önce üzerine “Çözüldü” notu düşülmüş dosyaların yeniden açılmasını gerektiriyor.
Acaba Veli Küçük yargılandığı davanın özüne dair neler biliyor? Tablonun bütününü görebilecek bir yerde miydi kendisi, yoksa sadece belli eylemler ve kitle hareketleri söz konusu olduğunda mı hizmetlerine başvurulmuştu? Emir veren konumda mıydı, yoksa bütün yaptığı emirlerin yerine getirilmesini sağlamaktan mı ibaretti?
Savunması ve çapraz sorgusu sırasında söyledikleri bu sorulara sağlıklı bir cevap vermeyi zorlaştırıyor. Ama sergilediği tavır kendisinin durumunu da kolaylaştırmıyor.
Devletin bu defa 'komplo' yapmadığını, tam tersine geçmişin 'komplolarını' ortaya çıkartarak Türkiye'yi daha huzurlu bir ülke haline dönüştürmeye kararlı olduğunu anladığında, Veli Küçük'ün de tavrı değişecektir. İtalya'daki Gladio davası sırasında sıkça yaşanmış olan bir olaydır bu.
Yargıtay'ın Danıştay baskınıyla ilgili verdiği karar bu bakımdan da önemli.