adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2015 Perşembe

Afyon’da 25 askerin öldüğü davada şok iddia: 218 fotoğraf silindi

Afyon’da 2012’de askeri mühimmat deposundaki patlamada güvenlik kameralarının çalışmadığı, keşif görüntülerinin eksik olduğu iddia edildi.

Cumhuriyet gazetesinden Can Hacıoğlu’nun haberine göre Afyon’da 5 Eylül 2012’de 25 askerin şehit olduğu mühimmat deposundaki patlamayla ilgili davada tanık olarak dinlenen er Hasan Gökdeniz nizamiyede bulunan güvenlik kameralarının çalışmadığını belirtti.

Avukat Altan Ulutaş, olaydan sonra çekilen keşif görüntülerinin bazı bölümlerinin eksik olduğunu ve 218 fotoğrafın da silindiğini iddia etti.

Eskişehir’deki Muharip Hava Kuvveti ve Hava Füze Savunma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde dün yapılan davanın 11. duruşmasına, tutuksuz sanıklar Albay Veysel Özbay, Binbaşı Ali Duran ve üsteğmen Tuncay Aydın vareste tutulmaları nedeniyle katılmadı. Duruşmada, tanık olarak dinlenen er Hasan Gökdeniz, nizamiyede bulunan güvenlik kameralarının çalışmadığını, monitörlerin bulunmadığını, bölük içindeki depolarda da kamera sisteminin olmadığını söyledi.

Şehit aileleri avukatlarından Avukat Ulutaş, patlamadan bir gün sonra olay yeri inceleme ekipleri tarafından çekilen keşif görüntülerini mahkemeye sundu. Görüntüleri çeken görevlilerin şehit Emre Yıldırım’ın cesedinin video kaydı sırasında bir görevlinin kısık sesle “Patlatmışlar, bu şoförüydü” dediğini söyleyen avukat Ulutaş, görüntünün detaylı olarak incelenmesi gerektiğini talep etti. Ulutaş, olaydan sonra çekilen keşif görüntülerinin bazı bölümlerinin eksik olduğunu ve 218 fotoğrafın da silindiğini öne sürdü.

“İKİ ELİM YAKANIZDA”

Şehit asker Onur Fikret Dülger’in babası Zekai Fırat Dülger, “Burada en başından beri tiyatro oynanıyor. Mahkemenin tarafsızlığına inanmıyorum. Acıyı yaşayan benim. Değil çocuğunuzu, kendi tırnağınızı bile veremezsiniz. Size hakkımı helal etmiyorum. Hem bu dünyada hem de öbür dünyada iki elim yakanızdadır” dedi.

SAVCIDAN İDDİALAR İNCELENSİN TALEBİ

Mahkeme Savcısı Albay Erol Er, avukat Ulutaş’ın görüntülerin silinmiş olduğu yönündeki iddiaları konusunda inceleme başlatılmasını istedi. Askeri Mahkeme olay yerinde keşif görüntülerinin çekiminin kim tarafından yapıldığının tespitine, şehit ailelerinin talebi olan sanıkların duruşmaya getirilmesinin reddine karar verdi. Duruşma 8 temmuza ertelendi.

6 Mayıs 2010 Perşembe

Adliye üzerinden savaş uçağı geçerse korkulur mu? / Hüseyin Gülerce

Ergenekon davası görülürken, Erzurum Adliyesi'nin üzerinden iki savaş uçağının uçtuğunu duyunca bir tuhaf oldum. Çünkü bizim jetlerimiz, daha önce Rumlara korku salmak için Kıbrıs üzerinde uçuyordu. Adliye üzerinden bu uçuş neyin nesiydi?

Genelkurmay Başkanı'mız her fırsatta; "Biz, daima demokrasiye bağlı, yargıya saygılı olduk." dediği için, bu uçuş, yargıya saygı uçuşu olamazdı. Kaldı ki, adliye binası üzerinden savaş uçağı uçurmak ve yargıya korku salmaya çalışmak, ancak aklı başından gitmiş olanların işidir. Hangi komutan, milletin parasıyla alınmış ve düşmana karşı kullanılacak savaş uçaklarını, milletin hukukunu savunan yargı mensuplarının üzerinden uçurur?

Bütün baskılara, HSYK'nın operasyonel hamlelerine rağmen, Erzincan'daki Ergenekon uygulamalarını açığa çıkarmak gayesiyle bir dava açılmış. Bugüne kadar korkmamış, yargı önünde kimsenin ayrıcalığı olmadığına yürekten inanmış savcı ve hâkimlerin, şimdi iki uçak uçunca korkacaklarını düşünmek, zaten paranoya değilse, nedir? Onun için, bu uçuşu, 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk'in, dolayısıyla Genelkurmay'ın yaptırdığına inanamayız, inanmak istemeyiz.

Nitekim tam bu satırları yazarken Hava Kuvvetleri Komutanlığı'ndan açıklama yapıldı. İki uçağın, önceden planlı rutin uçuş eğitim görevini, Erzurum Meydanı bölgesini de kapsayacak şekilde, usullere uygun olarak icra ettikleri söylendi. Keşke, yanlış anlaşılmalara meydan vermemek için, uçaklar adliye üzerinden uçurulmasaydı. Neyse...

Biz, Ergenekon davasına direnenlere, vesayet rejimini, yani statükoyu devam ettirmek isteyenlere bir hatırlatma yapalım. Gerçek görülmez, hele kabul edilmez ise her yanlış adımı, başka bir yanlış adım takip eder. Gerçek şudur: Yargı ve medya payandalı bu vesayet sistemini artık kimse ayakta tutamaz. Çünkü Türkiye değişti, dünya değişti. Çünkü bu vesayet rejimi, insanımızı korkutmaya dayalı zalim, insanlık dışı bir zihniyetin ürünüdür.

Kanlı provokasyonlarla, milli bünye içinde nasıl ayrılıklar tezgâhlandığını artık çok iyi biliyoruz. Artık, Savcı Doğan Öz, Çetin Emeç, Uğur Mumcu ve Abdi İpekçi cinayetlerinin ne anlattığını çok iyi biliyoruz. Laik kesimi tahrik etmek, onları irtica tehlikesi ile korkutup, vesayet rejimini sürdürmek için işlendi bu cinayetler. İşte en son Danıştay saldırısı... Ergenekon davası ile birleştirilince, orada da kanlı eller görünüverdi. Adı Sezer olmasına rağmen, bir Cumhurbaşkanı, cunta planlarını hiç sezemedi. Saldırıdan birkaç saat sonra, vesayetçilerin istediği gibi konuştu. Bakın, şimdi susuyor. Kendi arkadaşları katledildiği halde, yüksek yargı mensupları bile yangına körük salladılar...

Bu kanlı cinayetlerin ardından kozmik gazeteciler, kozmik yazarlar, velhasıl kozmik medya sayesinde, insanların nasıl dehşete düşürüldüğünü, onların "kahrolsun şeriat" diye nasıl meydanlara döküldüğünü artık herkes biliyor... Bütün kanlı cinayetler, hem de öldürülenler kendi arkadaşları olduğu halde, gazeteci-yazar yapılmış kozmik adamlar marifetiyle, dindar insanların üzerine yıkılmak istendi. Başbakan asarak siyasetçiler, gazeteci-yazar katlederek medya korkutuldu.

Yassıada'da bir masum başbakan da, bu korku salma psikolojik harbinin gereği ipe çekildi. Yine Sivas'ta Madımak Oteli, içinde Alevi kardeşlerimiz varken yakıldı. Misilleme diyerek Başbağlar katliamı yapıldı. 1 Mayıs 1977'de Taksim'de işçiler katledildi. Hepsi korkutmak, sindirmek, vesayeti sürdürmek içindi...

Ama bitti... Vesayetçiler, artık gözü açılan, gerçekleri gören milyonları bir daha kandıramaz. Artık korkutamazlar. Bu milletin içinde Türk-Kürt, Sünni-Alevi, laik-dindar kavgaları, kutuplaşmaları yoktu. Bunların hepsini, fitne ateşleri ile kendini memleketin asıl sahibi görenler tutuşturdu. Ergenekon davası, şimdi bunu sorguluyor. Eğer Erzurum Adliyesi üzerinden iki savaş uçağı rutin olarak geçmişse, bilinsin ki adalet, demokrasi ve özgürlük isteyenler bundan hiç korkmamışlardır...

17 Aralık 2008 Çarşamba

Ne yapar ne yapmaz / Umur Talu

General, "dışarıda" iken, kendisi komplolarla suçlanırken, "Devlet komplo kurmaz" diyordu.General, "içeride" iken, kendisi yine suçlanırken, "Devlet komplo kurdu" diyor.
"Hakikat" ise, sadece mahkemede aranmıyor.Silopi Savcılığı "suç duyurusu" üzerine, "kuyular" açmaya hazırlanıyor. "Petrol kuyuları" ndan sorumlu "Devlet" şirketinin arazileri içinde, "kayıp, ceset, faili meçhul" aranacak. "Asitle yakılıp çukurlara gömülen" var mı, bakılacak.Yakın geçmişin "yaşayan ölüler"i aranacak.Çünkü burası aynı zamanda Arjantin'dir.Çünkü buradan da infaz timleri geçmiştir. Çünkü burada da kayıp anaları her gün yeniden ölmüştür.Çünkü buranın da darbeleri, cuntaları, suikastları, cinayetleri, gömmeleri olmuştur.Bir tek farkla ki, buranın cuntaları, darbecileri hakkıyla yargılanmamıştır. "Darbe teşebbüsü" ile yargılananlar varken dahi, "ne teşebbüsü, netekim darbe yapmışlar" Anayasa ile korunmaktadır.
"Hakikat" sadece mahkemede değil. "Devlet"in Adli Tıp Kurumu, Adli Tıp Enstitüsü bir "infaz merkezi", bir "cinayet örtme mahalli" olarak zanlı hale geliyor.Yüzlerce insana, gence ölümcül yaralarıyla, hastalıklarıyla dahi "infaz" raporları verebilen, delik deşik edilmiş, işkencelerden geçirilmiş cesetlerde dahi "devlet parmağı"nı gizleyen, yenilerde tecavüz mağduru çocukların başına geleni neredeyse mazur gösteren raporlar ile temayüz eden, insan haklarına duyarlı Adli Tıpçıları hem kurumdan, hem Enstitü'den temizlemeye uğraşmış bir "Devlet"ten söz ediyoruz. "Suç, kanıt karartma" kuşkularının, hem "Adalet" hem "Adil Tıp" taahhüdü verdiği sanılan bir kurumda nasıl yoğunlaşabildiğini izliyoruz.Aradan onca yıl geçtikten sonra, "Garih cinayeti"nin bu mercie düşmüş kan izlerinin peşine düşüyoruz.
"Hakikat" sadece mahkemede değil. Daha geçenlerde, önce polis, sonra asker işkencesinden geçirilmiş, sonra cesedinden "Devlet"in özür dilediği bir kışlaya da çıkıyor yeniden yollar. "Garih cinayeti"nin faili olarak mahkûm olmuş, cinayete oradan gelmiş, cinayetten kanlı giysiyle oraya dönmüş "asker" ile, silahlı yeminler ettirmiş şimdi sanık subayın yolları orada kesişiyor.Her "rastlantı"da "Hakikat" göz kırpıyor. Asla komplo yapmayan devletin komplo yaptığını söyleyebilirken sanık General...
Hakikat; "Devlet" kurumları, arazileri, kuyuları, kışlaları, üniformaları, dosyaları, arşivleri arasında zıplayıp duruyor!