Yıl 1971’di, Mart’ın 12’si. Ankara radyosunun (ki o zamanlar TRT’den
başka radyo yayını yoktu) saat 13’teki öğlen bülteninde okunan ordu
muhtırası kimseyi şaşırtmadı. Sol darbe hazırlığı içinde olduklarını
sağır sultanın bile duyduğu, başında emekli general Madanoğlu’nun
bulunduğu, Doğan Avcıoğlu’nun teorisyenliğini yaptığı, milli demokratik
devrimci kesimlerin desteklediği 9 Mart cuntacıları bir ihbara kurban
gitmişler, darbeyi emir komuta zinciri içindeki ordu üst kademelerine
kaptırmışlardı. Sol’un bazı kesimleri, bekledikleri sol darbenin
gerçekleştirildiği yanılgısıyla başlangıçta 12 Mart’ı destekledi. Mesela
bir sosyalist derginin müdahale sonrası çıkan sayısının kapağında “ordu
kılıcını attı” manşeti yer alıyordu.
Dönemin Genel Kurmay Başkanı Mahmut Tağmaç ve üç kuvvet komutanının
imzasını taşıyan; dönemin yine asker kökenli Cumhurbaşkanı Cevdet
Sunay’a hitap eden muhtırada şöyle deniyordu:
“Parlamento ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu
anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluk içine sokmuş,
Atatürk’ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini
kamuoyunda yitirmiş ve anayasasının öngördüğü reformları tahakkuk
ettirememiş olup, Türkiye’nin geleceği ağır bir tehlike içine
düşürülmüştür...
Mevcut anarşik durumu giderecek, anayasanın öngördüğü reformları
Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak
kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili
zaruri görülmektedir... Bu husus süratle tahakkuk ettirilmediği takdirde
Türk silahlı kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye
Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi
doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır.”
Muhtırayı yiyen Başbakan Demirel o meşhur fötr şapkasını alıp gitti,
hükümet düştü, bir teknokratlar hükümeti kuruldu, yumuşak görünen
müdahale giderek sertleşti, 26 Nisan’da sıkıyönetim ilan edildi, sol
cunta heveslilerinden ve devrimci gençlik liderlerinden başlayan
tutuklamalar yaygınlaştı ve 17 Mayıs’ta İstanbul’da İsrail Başkonsolosu
Elrom’un kaçarılmasının ve öldürülmesinin ardından 18 Mayıs’ta
Balyoz Harekâtı
başlatıldı. Ne kadar sol, sosyalist örgüt ve kişi varsa, en ağır, en
acımasız biçimde tutuklandı, işkenceden geçirildi, vuruldu, asıldı.
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan (ki çeşitli eylemlere karışmış
olmakla birlikte hiçbir cinayetten, ölümden sorumlu değillerdi)
parlamentodaki oylamada, 1960’da 27 Mayıs darbesinin ardından
darağacında can veren Menderes, Polatkan, Zorlu’nun idamlarına
göndermeyle, “üçe üç” intikamcı nidaları arasında idama mahkûm
edildiler.
Hepsi Siyasî Davalardır
Benim de nasibimi aldığım o acı günleri Balyoz Davası vesilesiyle
yeniden hatırladım. 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta,
seçilmiş iktidarların ve bütün toplumun üstüne balyozla saldıran
darbeci-vesayetçi geleneğin darbe gerekçelerinin hep aynı olduğunu
göstermek için 12 Mart muhtıra metnini yazının başına aldım.
Darbeci zihniyetin sahiplerine göre sivil iktidar, hükümetler, partiler
ve tabii ki onları seçen halk hep yanlış yola sapar, Atatürk
ilkelerinden ayrılır, anarşi ve kardeş kavgasına neden olur, ülkenin
geleceği tehlikededir ve memleketin gerçek sahibi Türk silahlı
kuvvetleri koruma ve kollama görevini yerine getirerek balyozu indirir,
iktidarı devralır. Bu onun görevidir. Sonrası mâlum...
Hiç kuşkunuz olmasın; Balyoz, Ergenekon ve benzeri davalarda
yargılananlar (2000’lerin başından beri, AKP’yi engelleme misyonunu
yüklenmiş komuta kademesindekileri kast ediyorum), kendi kendilerine
verdikleri ve AKP iktidarının da kaldırmaya yanaşmadığı yetkiyle ( TSK
İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi), koruma kollama görevlerini yerine
getirmek üzere harekete geçebilselerdi, 12 Eylülcülerin de neredeyse
aynen tekrarladıkları 12 Mart metninin, yeni bir baskısını piyasaya
süreceklerdi.
Şu günlerde mahkûmiyet kararlarını tartıştığımız
Balyoz Davası,
özünde demokrasiye balyoz sallamayı hem hak hem de görev bellemiş
kurtarıcı elitler zihniyetinin yargılandığı bir davadır. Ve bütün
benzerleri gibi tartışma götürmez biçimde siyasidir. Tıpkı 27 Mayıs
darbesinden sonra Demokrat Partililerin yargılandığı; Başbakan Adnan
Menderes’in, Dışişleri Bakanı Zorlu’nun ve Maliye Bakanı Polatkan’ın
idama mahkûm edildiği Yassıada davaları gibi. Tıpkı 12 Mart’ın
sıkıyönetim mahkemelerinin bütün kesimleriyle sola, sosyalistlere
yönelen davaları ve mahkûmiyetleri gibi. Tıpkı 12 Eylül yargılamaları
gibi. Çok daha eskilere gidelim, İstiklâl mahkemeleri gibi. Ve halen
sürmekte olan KCK tutuklamaları ve davaları gibi... Olağanüstü denilen
dönemlerde, adları ne olursa olsun olağanüstü mahkemelerde görülen bu
davalar, tek tek sanıkların şahsında ve onların suç teşkil eden fiilleri
üzerinden belli bir zihniyeti, ideolojiyi ve siyaseti yargılar.
Yargının araç olarak kullanıldığı, bir iktidar ve o iktidarın
temelindeki ideolojik hat mücadelesidir söz konusu olan. Eğer Balyozcu
generaller darbeyi gerçekleştirebilselerdi şu anda sanık sandalyesinde
oturanlar bugünkü iktidar mensupları, İslami kesimler ve
vesayetçilik-darbecilik karşıtı gerçek demokratlar, ben, sen, bizim
gibiler olacaktık. Tabii hayatta kalabilmişsek.
Bugün, Balyoz Davası’nda olağanüstü yetkili mahkemenin verdiği
mahkûmiyet kararlarını tartışıyoruz. Bu kararların bir sürü eksikle,
hukukî boşlukla, toptancılıkla, vb. mâlul olduğunu, rövanşistler
(intikamcılar) bile tümüyle reddedemiyorlar, ancak soru işaretleri
karşısında davaların özüne vurgu yapıp, “Aldırma, cambaza bak” diyorlar.
“Cambaz iyi de, orama burama parmak atılıyor” diye feryad edenleri de
darbecilerin değirmenine su taşımakla itham ediyorlar. Hatırlayacak
olursak 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül kararları da benzer, yer yer de
beter hukuksuzluklarla mâluldü. Görülmekte olan KCK davaları
kararlarının da, büsbütün beter hukuksuzluklarla dolu olacağını
tutuklamalara bakarak şimdiden söylemek mümkün.
Adil Yargı Her Zaman Hepimize Lâzım
Demokratik bir düzende, hukuk devletinde, meşru iktidarı silah gücüne
dayanarak devirmeye teşebbüs etmek, darbe yapmak, şiddet kullanmak kamu
vicdanında, tarih önünde ve yasalar karşısında suçtur. Bu suçu işlemiş
olanlar veya suça teşebbüs edenler mahkûm olduklarında, - hele de bizim
gibi darbeciliğin doğal hatta gerekli sayıldığı, demokratik bilincin ve
hukuk devleti anlayışının yeterince gelişmediği ülkelerde- darbeci
zihniyet de geriletilmiş olur. Bu, toplumun demokrasiye doğru evriminde
çok önemli ve gerekli bir adımdır. Ancak, darbecilerin mağdurlar olarak
algılanmasına yol açacak, adil yargıdan şüpheye düşürecek, birbirlerini
yiyorlar işte algısı yaratacak, “bir ders verelim de görün” izlenimi
doğuran yargı kararları, umulanın ve hedeflenenin aksine mahkûm edilmeye
çalışılan zihniyete kan verir. Darbeciliği ve altında yatan kökleşmiş
zihniyeti adil yargı ve hukukla değil hukuk darbesiyle engellemeye
kalkışırsanız, yarın yargılananlarla yargılayanların yer değiştirme
olasılığı doğar.
Hukuk devletinde, demokrasinin kökleştiği toplumlarda, hiçbir kesim
ötekine balyoz sallamaz. Balyoz harekâtları ve balyoz davaları olmaz. Ne
asker, ne sivil, ne de yargıç kurtarıcılara ihtiyaç yoktur. Devleti, ya
da laik veya dinî bir ideolojik iktidar odağını korumaya değil, birey
yurttaşın haklarını korumaya odaklanmış eşitlikçi, özgürlükçü yasalar
vardır ve bu yasalar herkese eşit uygulanır. Tarafsız ve bağımsız
yargıdan ancak o zaman söz edilebilir. Türkiye’de, kendisi de aynı
devlet geleneğinden çıkmış olan yargı erki dün de bağımsız ve tarafsız
değildi bugün de değil. Taraflar ve bağımlılıklar değişiyor o kadar.
Kendi payıma, darbeciliğin suç sayılıp mahkûm edilmesi ve vesayetçi
zihniyetin geriletilmesini demokratik hukuk devletine giden uzun ve
meşakkatli yolda çok önemli bir adım sayıyorum. Baştan beri bu adımın
destekçisi oldum. Ama Balyoz davası kararlarını ateşli şekilde
tartıştığımız şu günlerde, iktidar ve iktidar ortağı Cemaat’e yakın kimi
çevrelerde, balyozu bu darbecilerin ellerinden alalım kendi ordumuzu/
sivil güçlerimizi oluşturup kendi ideolojik konumumuzu ve zihniyetimizi
korumak kollamak için bizimkilerin eline verelim özlemini de
sezinliyorum.
Balyoz ve benzeri davaların, darbeciliği - vesayetçiliği mahkûm eden
özünün hayatî önemi, yargı sürecindeki adaletsizlikleri ve
hukuksuzlukları meşru kılmaz. Balyozun el değiştirmesi demokrasiyi ve
hukuk devletini getirmez. Balyoz sallayanlar değişir, o kadar. Balyoz
kimin elinde olursa olsun, biryerlerde birilerinin kafasına inmek için
hazır tutuluyorsa, nerede, hangi saflarda yer alırsak alalım toplumcak
hepimiz tehlike altındayız demektir
Hukuk devletinden, demokrasiden, özgürlüklerden, adaletten yana
olanlar; özün, amacın doğruluğu adına yanlışları, hukuksuzlukları,
haksızlıkları görmezden gelirlerse istemeden de olsa öze gölge düşer,
amaç zedelenir. Bunca çabalayıp, bunca badire atlatıp, darbelerden,
faşizan dönemlerden geçip de özlenen demokratik topluma bir türlü
kavuşamamızın nedeni hak ve hukuğu sadece kendimiz ve “bizimkiler” için
istememiz, ötekilerin tepelenmesine göz yummamız gibi geliyor bana.
Özetle: balyozun kimin elinde olduğu ve kimin kafasına ineceği ile
ilgilenirken, bütün kafaları bütün balyozlardan koruma bilincine ve
vicdanına bir türlü varamıyoruz. Daha epeyce yol katetmemiz ve güç
dönemler yaşamamız gerekecek sanırım.