26 Eylül 2012 Çarşamba

"Susun artık"

Güncel /
Balyoz davasında hapis cezasına çarptırılan Çetin Doğan'ın eşi, eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkük ve eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman'a seslendi.

Balyoz Davası’nın 1 numaralı sanığı olarak 20 yıl hapis cezasına çarptırılan emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın eşi Nilgül Doğan, “Çağrılsaydım, Balyoz Davası’nda da tanıklık yapardım” diyen eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hilmi Özkök ve dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Aytaç Yalman’a isyan etti.

Doğan, “Mahkeme karar vermeden, mahkemeye gelip tanıklık yapmayan hem Hilmi Bey’e, hem de diğer komutana (Aytaç Yalman’ı kastediyor), 365 silah arkadaşı adına sesleniyorum:

Lütfen susun artık, ne tür sıfata sahip olursanız olun artık elinizi çekin Balyoz Davası’ndan"
dedi.

Hürriyet gazetesine haberine göre Nilgün Doğan şunları söyledi:

"Yok çağrılsalarmış gelirlermiş, çağrılmadıkları için tanıklık yapamamışlar falan... Siz kendiniz gelemiyor musunuz? Madem bu kadar konuşmaya meraklısınız, gelseydiniz mahkemeye konuşsaydınız.

O mahkemede size silah arkadaşlarınız sorular yöneltecekti. Soracakları sorularla, kendileri hakkında ortaya atılan darbeci iddialarının, sözüm ona bilmem kaç şekil darbe hazırladıkları safsatalarının nasıl düzmece olduğunu ortaya çıkaracaklardı. Bunu tüm Türkiye’ye ve dünyaya göstereceklerdi. Ama yürekleri yiyip gelmediler, gelemediler. O nedenle kendilerinden rica ediyorum, susun artık, olur olmaz beyanlar vermeyin."

'Bazı komutanlar terfi uğruna PKK'yla anlaşıyor'

AK Parti Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar, Beyaz Tv’de ekrana gelen 1’e Bir programında TSK’yla ilgili kan donduracak bir iddiada bulundu.

Tunceli kent merkezinde zırhlı aracın geçişi sırasında patlama oldu. Patlamada iki araç alev alıp yanarken 6 asker şehit oldu, 1 sivil hayatını kaybetti.

PKK saldırılarının son dönemlerde artması Şamil Tayyar 'ın da gündemindeydin. PKK 'nın son dönemde Irak, İran ve Suriye 'den istihbarat aldığını kaydeden Tayyar, Teröristler son dönemde Iraktan değil, İrandan giriş yaptığını da sözlerine ekledi.

PKK'nın üst kademesinin tasfiyesi için hazırlanan plan meclise getirtilmesi gerektiğini söyleyen Tayyar, PKK 'nın ekonomik faaliyetlerinin de durdurulması gerektiğini kaydetti. Bazı Karakol komutanlarının terfi uğruna PKK 'yla anlaştığını kaydeden Tayyar “ Bazı Karakol komutanları terfilerini düşünerek, PKK 'yla anlaşabiliyor. Diyorlar ki 'Siz buraya dokunmayın, sizde rahat geçiş yapın” diyorlar.” ifadelerini kullandı.

Bir Balyozdan Bir Balyoza / Oya Baydar

Yıl 1971’di, Mart’ın 12’si. Ankara radyosunun (ki o zamanlar TRT’den başka radyo yayını yoktu) saat 13’teki öğlen bülteninde okunan ordu muhtırası kimseyi şaşırtmadı. Sol darbe hazırlığı içinde olduklarını sağır sultanın bile duyduğu, başında emekli general Madanoğlu’nun bulunduğu, Doğan Avcıoğlu’nun teorisyenliğini yaptığı, milli demokratik devrimci kesimlerin desteklediği 9 Mart cuntacıları bir ihbara kurban gitmişler, darbeyi emir komuta zinciri içindeki ordu üst kademelerine kaptırmışlardı. Sol’un bazı kesimleri, bekledikleri sol darbenin gerçekleştirildiği yanılgısıyla başlangıçta 12 Mart’ı destekledi. Mesela bir sosyalist derginin müdahale sonrası çıkan sayısının kapağında “ordu kılıcını attı” manşeti yer alıyordu.
Dönemin Genel Kurmay Başkanı Mahmut Tağmaç ve üç kuvvet komutanının imzasını taşıyan; dönemin yine asker kökenli Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a hitap eden muhtırada şöyle deniyordu:
“Parlamento ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluk içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasasının öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür...
Mevcut anarşik durumu giderecek, anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir... Bu husus süratle tahakkuk ettirilmediği takdirde Türk silahlı kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır.”
Muhtırayı yiyen Başbakan Demirel o meşhur fötr şapkasını alıp gitti, hükümet düştü, bir teknokratlar hükümeti kuruldu, yumuşak görünen müdahale giderek sertleşti, 26 Nisan’da sıkıyönetim ilan edildi, sol cunta heveslilerinden ve devrimci gençlik liderlerinden başlayan tutuklamalar yaygınlaştı ve 17 Mayıs’ta İstanbul’da İsrail Başkonsolosu Elrom’un kaçarılmasının ve öldürülmesinin ardından 18 Mayıs’ta Balyoz Harekâtı başlatıldı. Ne kadar sol, sosyalist örgüt ve kişi varsa, en ağır, en acımasız biçimde tutuklandı, işkenceden geçirildi, vuruldu, asıldı. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan (ki çeşitli eylemlere karışmış olmakla birlikte hiçbir cinayetten, ölümden sorumlu değillerdi) parlamentodaki oylamada, 1960’da 27 Mayıs darbesinin ardından darağacında can veren Menderes, Polatkan, Zorlu’nun idamlarına göndermeyle, “üçe üç” intikamcı nidaları arasında idama mahkûm edildiler.

Hepsi Siyasî Davalardır


Benim de nasibimi aldığım o acı günleri Balyoz Davası vesilesiyle yeniden hatırladım. 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta, seçilmiş iktidarların ve bütün toplumun üstüne balyozla saldıran darbeci-vesayetçi geleneğin darbe gerekçelerinin hep aynı olduğunu göstermek için 12 Mart muhtıra metnini yazının başına aldım.
Darbeci zihniyetin sahiplerine göre sivil iktidar, hükümetler, partiler ve tabii ki onları seçen halk hep yanlış yola sapar, Atatürk ilkelerinden ayrılır, anarşi ve kardeş kavgasına neden olur, ülkenin geleceği tehlikededir ve memleketin gerçek sahibi Türk silahlı kuvvetleri koruma ve kollama görevini yerine getirerek balyozu indirir, iktidarı devralır. Bu onun görevidir. Sonrası mâlum...
Hiç kuşkunuz olmasın; Balyoz, Ergenekon ve benzeri davalarda yargılananlar (2000’lerin başından beri, AKP’yi engelleme misyonunu yüklenmiş komuta kademesindekileri kast ediyorum), kendi kendilerine verdikleri ve AKP iktidarının da kaldırmaya yanaşmadığı yetkiyle ( TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi), koruma kollama görevlerini yerine getirmek üzere harekete geçebilselerdi, 12 Eylülcülerin de neredeyse aynen tekrarladıkları 12 Mart metninin, yeni bir baskısını piyasaya süreceklerdi.
Şu günlerde mahkûmiyet kararlarını tartıştığımız Balyoz  Davası, özünde demokrasiye balyoz sallamayı hem hak hem de görev bellemiş kurtarıcı elitler zihniyetinin yargılandığı bir davadır. Ve bütün benzerleri gibi tartışma götürmez biçimde siyasidir. Tıpkı 27 Mayıs darbesinden sonra Demokrat Partililerin yargılandığı; Başbakan Adnan Menderes’in, Dışişleri Bakanı Zorlu’nun ve Maliye Bakanı Polatkan’ın idama mahkûm edildiği Yassıada davaları gibi. Tıpkı 12 Mart’ın sıkıyönetim mahkemelerinin bütün kesimleriyle sola, sosyalistlere yönelen davaları ve mahkûmiyetleri gibi. Tıpkı 12 Eylül yargılamaları gibi. Çok daha eskilere gidelim, İstiklâl mahkemeleri gibi. Ve halen sürmekte olan KCK tutuklamaları ve davaları gibi... Olağanüstü denilen dönemlerde, adları ne olursa olsun olağanüstü mahkemelerde görülen bu davalar, tek tek sanıkların şahsında ve onların suç teşkil eden fiilleri üzerinden belli bir zihniyeti, ideolojiyi ve siyaseti yargılar. Yargının araç olarak kullanıldığı, bir iktidar ve o iktidarın temelindeki ideolojik hat mücadelesidir söz konusu olan. Eğer Balyozcu generaller darbeyi gerçekleştirebilselerdi şu anda sanık sandalyesinde oturanlar bugünkü iktidar mensupları, İslami kesimler ve vesayetçilik-darbecilik karşıtı gerçek demokratlar, ben, sen, bizim gibiler olacaktık. Tabii hayatta kalabilmişsek.
Bugün, Balyoz Davası’nda olağanüstü yetkili mahkemenin verdiği mahkûmiyet kararlarını tartışıyoruz. Bu kararların bir sürü eksikle, hukukî boşlukla, toptancılıkla, vb. mâlul olduğunu, rövanşistler (intikamcılar) bile tümüyle reddedemiyorlar, ancak soru işaretleri karşısında davaların özüne vurgu yapıp, “Aldırma, cambaza bak” diyorlar. “Cambaz iyi de, orama burama parmak atılıyor” diye feryad edenleri de darbecilerin değirmenine su taşımakla itham ediyorlar. Hatırlayacak olursak 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül kararları da benzer, yer yer de beter hukuksuzluklarla mâluldü. Görülmekte olan KCK davaları kararlarının da, büsbütün beter hukuksuzluklarla dolu olacağını tutuklamalara bakarak şimdiden söylemek mümkün.

Adil Yargı Her Zaman Hepimize Lâzım


Demokratik bir düzende, hukuk devletinde, meşru iktidarı silah gücüne dayanarak devirmeye teşebbüs etmek, darbe yapmak, şiddet kullanmak kamu vicdanında, tarih önünde ve yasalar karşısında suçtur. Bu suçu işlemiş olanlar veya suça teşebbüs edenler mahkûm olduklarında, - hele de bizim gibi darbeciliğin doğal hatta gerekli sayıldığı, demokratik bilincin ve hukuk devleti anlayışının yeterince gelişmediği ülkelerde- darbeci zihniyet de geriletilmiş olur. Bu, toplumun demokrasiye doğru evriminde çok önemli ve gerekli bir adımdır. Ancak, darbecilerin mağdurlar olarak algılanmasına yol açacak, adil yargıdan şüpheye düşürecek, birbirlerini yiyorlar işte algısı yaratacak, “bir ders verelim de görün” izlenimi doğuran yargı kararları, umulanın ve hedeflenenin aksine mahkûm edilmeye çalışılan zihniyete kan verir. Darbeciliği ve altında yatan kökleşmiş zihniyeti adil yargı ve hukukla değil hukuk darbesiyle engellemeye kalkışırsanız, yarın yargılananlarla yargılayanların yer değiştirme olasılığı doğar.
Hukuk devletinde, demokrasinin kökleştiği toplumlarda, hiçbir kesim ötekine balyoz sallamaz. Balyoz harekâtları ve balyoz davaları olmaz. Ne asker, ne sivil, ne de yargıç kurtarıcılara ihtiyaç yoktur. Devleti, ya da laik veya dinî bir ideolojik iktidar odağını korumaya değil, birey yurttaşın haklarını korumaya odaklanmış eşitlikçi, özgürlükçü yasalar vardır ve bu yasalar herkese eşit uygulanır. Tarafsız ve bağımsız yargıdan ancak o zaman söz edilebilir. Türkiye’de, kendisi de aynı devlet geleneğinden çıkmış olan yargı erki dün de bağımsız ve tarafsız değildi bugün de değil. Taraflar ve bağımlılıklar değişiyor o kadar.
Kendi payıma, darbeciliğin suç sayılıp mahkûm edilmesi ve vesayetçi zihniyetin geriletilmesini demokratik hukuk devletine giden uzun ve meşakkatli yolda çok önemli bir adım sayıyorum. Baştan beri bu adımın destekçisi oldum. Ama Balyoz davası kararlarını ateşli şekilde tartıştığımız şu günlerde, iktidar ve iktidar ortağı Cemaat’e yakın kimi çevrelerde, balyozu bu darbecilerin ellerinden alalım kendi ordumuzu/ sivil güçlerimizi oluşturup kendi ideolojik konumumuzu ve zihniyetimizi korumak kollamak için bizimkilerin eline verelim özlemini de sezinliyorum.
Balyoz ve benzeri davaların, darbeciliği - vesayetçiliği mahkûm eden özünün hayatî önemi, yargı sürecindeki adaletsizlikleri ve hukuksuzlukları meşru kılmaz. Balyozun el değiştirmesi demokrasiyi ve hukuk devletini getirmez. Balyoz sallayanlar değişir, o kadar. Balyoz kimin elinde olursa olsun, biryerlerde birilerinin kafasına inmek için hazır tutuluyorsa, nerede, hangi saflarda yer alırsak alalım toplumcak hepimiz tehlike altındayız demektir
Hukuk devletinden, demokrasiden, özgürlüklerden, adaletten yana olanlar; özün, amacın doğruluğu adına yanlışları, hukuksuzlukları, haksızlıkları görmezden gelirlerse istemeden de olsa öze gölge düşer, amaç zedelenir. Bunca çabalayıp, bunca badire atlatıp, darbelerden, faşizan dönemlerden geçip de özlenen demokratik topluma bir türlü kavuşamamızın nedeni hak ve hukuğu sadece kendimiz ve “bizimkiler” için istememiz, ötekilerin tepelenmesine göz yummamız gibi geliyor bana. Özetle: balyozun kimin elinde olduğu ve kimin kafasına ineceği ile ilgilenirken, bütün kafaları bütün balyozlardan koruma bilincine ve vicdanına bir türlü varamıyoruz. Daha epeyce yol katetmemiz ve güç dönemler yaşamamız gerekecek sanırım.

"GENÇ SUBAYLAR TEDİRGİN" MANŞETİNİN SIRRI ÇÖZÜLDÜ

Hilmi Özkök'e gönderilen ve içeriği hakaret dolu 600 mektubun Şener Eruygur ve Çetin Doğan'ın emri ile 3 subay tarafından yazıldığı ortaya çıktı.

"Genç Subaylar Tedirgin" manşetinin delilleri Ankara'dan çıktı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'e gönderilen 600 mektupta, hakaret dolu ifadeler var.

Balyoz davasında 18 yıl hapse mahkum olan emekli orgeneral Ergin Saygun'un "Genç Subaylar Tedirgin" manşetinin ABD merkezli olduğuna ilişkin sözlerini tekzip eden önemli belgelere ulaşıldı. Dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur'un evindeki belgelere göre hedef dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'tü.
3 SUBAY 600 MEKTUP

Mektupların Eruygur ve Balyoz Davası'nda 20 yıla mahkum olan dönemin 1. Ordu Komutanı Org. Çetin Doğan'ın emri ile hazırlandığı belirlendi. 600 mektup sadece 3 subayın elinden çıktı. Ergenekon ek klasörleri arasına da giren belgelerde Hilmi Özkök ve kuvvet komutanlarına yazılan mektuplar, Eruygur'un kuvvet komutanları ve KKTC eski Cumhurbaşkanı Denktaş'a yazdığı mektuplar da var.
"ATA'NIN ASKERLERi"

600 adet yazıldığı belirlenen mektuplar, 'Bir Grup Genç Subay', 'Bir Grup Subay', 'Genç Subaylar Adına', '33 Subay ve Astsubay Adına', '1986 Mezunu Subaylar', 'Kuleli'li Subaylar', 'Harbiyeliler', 'Denizin Aslanları', 'Ata'nın Askerleri' imzalarını taşıyor.
İşte mektupların 3'ünden birer bölüm:
MEKTUP 1: Silahlı Kuvvetlerimizin ülkenin gidişatı hakkında takındığı tavrı anlamakta güçlük çekiyoruz. Irak ve tezkere krizinde topu MGK'ya atarak bunlara TSK'yı suç ortağı yaptınız. Böyle komutanlık olur mu? Mevki düşkünü olmak sizce normal mi? Arz ederiz.


MEKTUP 2: Bizler zat-ı alinizin yetiştirdiğiniz 1986 mezunu subaylarız. Lütfen istifa ediniz. İstifanız hem ordunun birliğini sağlayacak, hem ülkenin önünü açacak, hem de sizin onurunuzu kurtaracak. (1986 MEZUNU SUBAYLAR)



MEKTUP 3: Komutanım nasıl oluyor da TSK AKP'nin ve Tayyip'in safında yer alıyor, anlamıyorum. Biz neden hayır diyemiyoruz. Neden korkuyoruz. AKP'ye bunca desteği vereceksek, Erbakan'ın suçu neydi?


ÜRETİLMİŞ HABERLER
Genelkurmay eski Başkanı emekli Org. Yaşar Büyükanıt, 2009'da konuyla ilgili bir açıklama yapmıştı: Genç subaylar rahatsız haberi, üretilmiş bir haberdir. Genelkurmay üzerinde baskı oluşturur mu düşüncesiyle üretilmiştir... Bunu bu kadar açık söylediğime göre itimat buyurun böyledir."

TUNCELİ'DEKİ 6 ŞEHİDİMİZİN İSİMLERİ

Tunceli'de PKK'lı teröristlerce gerçekleştirilen saldırıda şehit olan askerlerin kimlikleri belli oldu. Şehitlerin her birinin yaşam öyküsü, yürek dağladı.

Tunceli'de PKK'lı teröristlerce gerçekleştirilen mayınlı saldırıda 6 asker şehit oldu, 1 kişi de hayatını kaybetti.
Cenazeler dün gece geç saatlerde Malatya'ya getirildi. Adli Tıp Kurumu'na alınan cenazeleri askerler içeri taşırken, askerlere ait eşyaların da getirildiği görüldü.
Otopsi işleminin ardından şehit cenazeleri Malatya Askeri Hastanesi'ne gönderilecek.
Şehit askerlerin, Malatya'da düzenlenecek askeri törenin ardından memleketlerine uğurlanması bekleniyor.

KAHRAMANMARAŞ/ UZMAN ÇAVUŞ AHMET OĞUL
Saldırıda şehit olan Uzman Çavuş Ahmet Oğul'un 20 gün önce evlendiği ve evlilik izninden döndüğü gün şehit olduğu öğrenildi.
Oğul'un şehit olduğu haberi Türkoğlu ilçesine bağlı Beyoğlu beldesinde yaşayan baba Ejder Oğul ve anne Selma Oğul'a, İl Jandarma Komutan Vekili Binbaşı Galip Erbil ve Kaymakam Tuncay Akkoyun tarafından verildi.
Haberi duyan baba Ejder Oğul, gözyaşlarına hakim olamadı. Bir süre sonra fenalaşan baba Oğul, 112 Acil Servis ekiplerince Türkoğlu Fizik Tedavi Hastanesi'ne kaldırıldı.
Şehit haberini alan mahalle sakinleri aileye taziye ziyaretinden bulundu, mahalleye Türk bayrakları asıldı.
TSK'da 6 yıldır görev yapan şehit uzmanın 20 gün önce hayatını Fatma Oğul'la birleştirdiği ve düğün izninin bitiminde görevine başladığı gün şehit düştüğü öğrenildi.
Şehidin eşi Fatma Oğul'un Beyoğlu'nda yaşayan ailesinin yanında bulunduğu belirtildi.

EVLİLİK HAZIRLIĞINDA, TEZKERESİNE 1 AY KALA TERÖRE YENİK DÜŞTÜ
AFYON/ JANDARMA KOMANDO ÇAVUŞ RAMİZ DEMİR
Tunceli'de PKK'lı teröristlerce düzenlenen saldırıda şehit olan 6 askerden birinin Afyonkarahisarlı Jandarma Komando Çavuş Ramiz Demir olduğu belirlendi.

Tunceli'de Pkk'lı teröristlerce düzenlenen saldırıda şehit olan 6 askerden birinin Afyonkarahisarlı Jandarma Komando Çavuş Ramiz Demir olduğu belirlendi. Şehidin Köprülü Köyü'ndeki ailesine acı haberi askeri personel sağlık ekipleri eşliğinde verdi.

3 GÜN ÖNCEKİ SALDIRIDAN YARALI KURTULMUŞTU

Şehit Demir'in 22 Eylül'de Tunceli Şehit Mehmet Jandarma Karakolu'na teröristlerce düzenlenen saldırıda hafif şekilde yaralandığı, tedavi için Elazığ Asker Hastanesi'ne götürülürken Tunceli'de teröristlerce düzenlenen mayınlı saldırıda şehit olduğu öğrenildi.

TEZKERE İÇİNDE, EVLİLİK İÇİN DE GÜN SAYIYORDU

Nişanlı olduğu belirtilen Şehit Ramiz Demir'in tezkeresine 1 ay kaldığı, askerden sonra evleneceği kaydedildi. Ramiz Demir'in 2009 yılında Amatör Lig'de mücadele eden Afyonkarahisarspor'da forma giydiği de belirtildi.

Şehit Ramiz Demir, 'Facebook' sayfasında ise 22 Eylül'de Tunceli'de Pkk'lı teröristlerce karakola düzenlenen saldırıda şehit düşen jandarma komando er 21 yaşındaki Mustafa Akar için başsağlığı mesajı yayınlamıştı. Demir geçen Pazar günü yazdığı mesajda, 'Hain saldırıda şehit düşen kardeşimiz Mustafa'ya Allah'tan rahmet diliyoruz. Hepimizin başı sağolsun' ifadelerine yer vermişti.

TEZKERESİNE 40 GÜN VARDI...
TEKİRDAĞ/ PİYADE ER KADİR DADAŞ

Tunceli'deki hain saldırıda şehit olan 6 askerden birinin Tekirdağlı Piyade Er 21 yaşındaki Kadir Dadaş olduğu belirlendi. Acı haberi alan şehidin ailesi sinir krizleri geçirirken, şehit erin terhisine 40 gün kaldığı öğrenildi.

Tunceli'de sivil plakalı askeri personel taşıyan minibüs ile güvenliğini sağlayan askeri cipin geçişi sırasında, teröristlerin bomba yüklü aracı patlatması sonucu şehit olan Kadir Dadaş'ın Tekirdağ'ın Çerkezköy İlçesi'ne bağlı Karaağaç Beldesi'nde yaşayan ailesine acı haberi Binbaşı Memduh Ceylan, Karaağaç Belediye Başkanı Özkan Yücel ve Karaağaç Belediye eski Başkanı İsmet Şimşek, beraberlerindeki sağlık ekipleriyle birlikte verdi.

ACILI BABA YIKILDI

Şehit haberini alan baba Cemal Dadaş ve anne Mihriban Dadaş sinir krizi geçirdi. 4 çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olduğu öğrenilen şehit erin terhisine 40 gün kaldığı belirtildi.

BDP BİNASI KORUMAYA ALINDI

Şehidin baba ocağı ve sokağı Türk bayrakları ile donatılırken, polis olası tepkilere karşı, Bdp Çerkezköy İlçe Teşkilatı önünde güvenlik önlemi aldı.

TERHİSİNE 57 GÜN KALA ŞEHİT OLDU
DENİZLİ / FATİH KÜÇÜKTERCİ

Terhisine 57 gün kala vatani görevini yaptığı Tunceli'de askeri personel taşıyan aracın uzaktan kumanda ile patlatılması sonucu şehit olan 6 asker 1 sivilden biri Fatih Küçükterci'nin evine kara haber ulaştı.

Şehit haberini, Tavas Kaymakamı Muhittin Gürel, Belediye Başkanı Mehmet Karabay ve İlçe Jandarma Komutanı, beraberlerindeki sağlık ekibiyle birlikte verdi.

Oğlunun şehit düştüğünü öğrenen anne Nermin Küçükterci, sinir krizi geçirdi. Hazır bulunan sağlık ekipleri, sinir krizi geçiren anneye müdahale etti.

Bekar olan Fatih Küçükterci'nin babası Tahir Küçükterci'nin 5 yıl önce vefat ettiği öğrenilirken, evin çevresinde toplanan kalabalıkta bulunan bazı kişiler terörü lanetleyip, hükümet aleyhine sloganlar attı.

Şehit Fatih Küçükterci'nin 5 kardeşi olduğu öğrenildi.

İKİ ÇOCUĞU YETİM KALDI...
YOZGAT / UZMAN ÇAVUŞ CUMA KARADVUT

Tunceli'de askeri aracın geçişi sırasında meydana gelen patlamada şehit olan 6 askerlerden biri olan Uzman Çavuş Cuma Karadvut'un Yozgat'taki baba ocağına ateş düştü.

Tunceli'de askeri aracın geçişi sırasında meydana gelen patlamada şehit olan 6 askerlerden biri olan Uzman Çavuş Cuma Karadvut'un Yozgat'taki baba ocağına ateş düştü.

Tunceli merkezine 2 kilometre uzaklıkta askeri aracın geçişi sırasında meydana gelen patlamada ağır yaralanan ve kaldırıldığı hastanede şehit olan Uzman Çavuş Cuma Karadavut'un şehit haberi memleketi Yozgat'ın Yenifakılı ilçesine ulaştı. Evli ve biri 9 diğeri 4 yaşında iki kız çocuğu bulunan Uzman Çavuş Karadavut'un şehit olduğunu ilk etapta resmi kaynaklar doğrulamazken, ailesine şehit haberini eşi Melek Karadavut'un bildirdiği ve ailenin Jandarma Karakoluna giderek olayı doğrulatmaya çalıştığı öğrenildi.

Uzman Çavuş Karadavut'un şehit olduğu haberinin doğrulatılması üzerine Şehidin baba evine bir ambulans gönderildi ve Jandarma personeli eve geldi.

Şehidin evi asker ve vatandaşlar tarafından Türk bayraklarıyla donatıldı.

ATEŞ MANİSA'YA DÜŞTÜ
MANİSA / JANDARMA ER MÜMİN KOCA

Tunceli'de askeri aracın geçişi sırasında meydana gelen patlamada şehit olan 6 askerden birinin Jandarma Er Mümin Koca olduğu belirlendi.

Şehit olan askerlerden 21 yaşındaki Jandarma Er Mümin Koca'nın Manisa'nın Akhisar ilçesine bağlı Akselendi beldesinde ikamet ettiği öğrendildi. Sağlık ekibiyle birlikte eve giden Akhisar Kaymakamı Kamil Köten, Akhisar Hava Meydan Hava Konrtol Albay Bülent Keleş, Garnizon Komutanı Vekili Binbaşı Abdulvahap Fırat, İlçe Emniyet Müdürü Mehmet Turhan, İlçe Jandarma Komutan Vekili Üstteğmen Seyfettin Güler, Akselendi Belediye Başkanı İrfan Karahan, Koca ailesine acı haberi verdi.

Haberi alan anne Hafize Koca sinir krizleri geçirirken, baba İsmail Koca, gözyaşlarına hakim olamadı. Şehit askerin dedesi Mümin Koca ise fenalaşarak Akhisar Devlet Hastanesine kaldırıldı. Şehit haberini alan mahalle sakinleri aileye taziye ziyaretinden bulundu, mahalleye Türk bayrakları asıldı. 11 aylık asker olduğu öğrenilen Koca'nın, Mürivet Koca adın da bir kız kardeşi olduğu öğrenildi.

Bekar olduğu öğrenilen Mümin Koca'nın bir seyahat firmasında muavinlik yaptığı belirtildi.

KIZI ÖLDÜ DAMADI YARALANDI
FADİME -ALİ ACAR/ TUNCELİ

Tunceli’deki patlamada hayatını kaybeden sivil ve yaralanan eşinin kimlikleri belirlendi.

Tunceli’de meydana gelen patlamada kızı Fadime Acar’ın hayatını kaybettiğini, damadı Ali Acar’ın ise yaralandığını söyleyen Ani Yüksel, yaralı damadının getirileceğini öğrendiği Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi’ne geldi.
Yüksel, kızı ve damadının patlama sırasında bölgede yürüyüş yaptıklarını öğrendiğini, kızının hayatını kaybettiğini, damadının ise yaralandığını ifade etti.

NECDET ÖZEL: "LİDER KADRONUN PEŞİNDEYİZ"

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel'den PKK'ya ve yapılan operasyonlara yönelik çok özel açıklamalar...

Org. Özel, çok tartışılan Bingöl'deki saldırıdan önce tedbir amaçlı olarak 'zaman aldatma' taktiğini uyguladıklarını kaydetti.
Org. Necdet Özel, PKK'nın yöneticilerine yönelik operasyonlarla ilgili olarak 'çok iyi korunuyorlar ve çok sık yer değiştiriyorlar. Etkisiz hale getirmek için çalışıyoruz' dedi.

Türkiye gazetesinden Nuh Albayrak'a açıklamalarda bulunan KCK operasyonlarının PKK ile mücadelede hayati öneme sahip olduğunu kaydeden Özel, ABD'den alınan istihbarat desteğinin de sınırlı olduğunu ifade etti. Kandil'e kalıcı bir operasyonun teknik anlamda mümkün olduğunu örgütün Irak ve Suriye'de de kampları bulunduğunu ifade eden Özel, üst düzey yöneticilerinin ise çok sık yer değiştirdiğini ve iyi korunduğunu belirtti.
Özel ayrıca, işbirlikçilerle mücadele, teröristlerle mücadele kadar önemlidir. Korku uygulayan örgüte, zorla eleman kazandıranların yakalanması için hayati önem haizdir, dedi.

Erdoğan’a mektup var / Ahmet Altan

Başbakan Erdoğan öyle entelektüel eleştiriye, mantıklı itiraza, doğru yolu birlikte bulma önerilerine hiç aldırmayan bir siyasetçi. Tam aksine entelektüel olan her şeyden nefret ediyor.

Çevresine, medyasına, yazarlarına baktığınızda onun hızlı bir lümpenleşme sürecine girdiğini, “aydın” dendiğinde aklına kitap, sanat, bilim değil “Boğaz’a bakarak alkollü içki içen insanlar” geldiğini, ancak onu “yüce lider” olarak görecek düzeydeki insanlara tahammül edebildiğini görüyorsunuz.

Fikirlerle ilişkisinin kesilmesinin ana nedeni de sanırım “sandıktaki oylara” tapınır hâle gelmesi; kendisinde en fazla ne varsa onu seviyor, şu anda da fikirden ziyade oy var elinde, o da her şeyi “oylarla” sayıyor.

Bilerek ya da bilmeyerek “halkı fevkalade küçümseyen” bir anlayışı sahiplendiğinden, halkın oylarının “fikirlerle” oluştuğu gerçeğini de tümüyle unutuyor.

Sanıyor ki fikirsiz bir “karizma” çekiciliğini sürdürebilir.

Fikir eksildikçe karizmanın da eriyeceğinin farkında değil.

Bir insandaki bu özellikleri öyle yazıyla falan değiştiremezsiniz.

Gazete yazılarının “Başbakan’a akıl öğretmek veya onu etkilemek için yazıldığını” sanacak kadar ahmaksanız bütün çabalarınız boşa gider ama yazıların “halk için yazıldığını”, doğru eleştirilerin, akılcı önerilerin sudaki halkalar gibi yayılarak insanlara ulaştığını düşünüyorsanız, her yazının, her dürüst eleştirinin önemini kavrarsınız.

Neredeyse bütün medyanın Erdoğan’a esir olduğu, gönüllü kölelik yaptığı bir dönemden geçiyoruz.

Birçok gazete Uludere’den söz bile etmiyor.

Böyle bir zamanda Metropoll Şirketi için çok güvenilir isimler bir kamuoyu araştırması yaptı.

Araştırmaya katılanların “BDP’nin kapatılması” konusundaki sorulara verdikleri cevaplardan “milliyetçi, sağ” bir damarın kuvvetli bir şekilde attığını görüyorsunuz, kesintisiz dalgalar hâlinde gelen ölümlerin yarattığı “öfkenin” inşa ettiği yüksek duvarlar bu konuda aklın içeri girmesine şimdilik izin vermiyor.

“Milliyetçi, sağ” seçmen özellikle Erdoğan’ın önem verdiği kesim, bundan sonraki seçimlerde sadece onlardan oy alacak çünkü.

İşte bu “milliyetçi” seçmen, “Uludere olayı, Suriye’de düşen uçak ve Afyon’da cephane patlaması gibi olayların ordu içerisinde gerektiği gibi soruşturulduğu kanaatinde misiniz” sorusuna yüzde 59 oranında “Hayır”, yüzde 25, 1 oranında

“Evet” cevabı veriyor.

Belli ki Başbakan’ın “benim Genelkurmay başkanım, benim ordum, benim askerim” tiratları insanları etkilememiş.

Toplumun üçte ikisi, “gerçekleri ortaya çıkarmadınız” diyor.

Başbakan’ın da, medyasının da oturup, “biz bu Uludere olayını sonuna kadar saklamak için çabaladık, Uludere meselesini sorgulamanın hainlik olduğunu söylemeye kadar vardırdık işi, peki halk nasıl oldu da bize hiç inanmadı” diye kendilerine bir sorması gerek herhalde.

Onca gazete, onca televizyon, onca dalkavuk, Başbakan’ın onca nutku halkı etkilemiyor bu konularda.

Gerçeği istiyorlar.

Düşünün ki “Uludere’de gerçek ortaya çıkmadı” diyen halkın yüzde 41’i hâlâ Erdoğan’ı “en güvenilir” lider olarak görüyor.

Kendisine böyle güvenen insanları bile inandıramamış Başbakan.

Halkın yüzde 56’sı “Suriye politikasının” da yanlış olduğuna karar vermiş.

Bu konuda da Başbakan’ın medyasının “propagandaları” işe yaramamış.

Ordunun medyayı kullanması nasıl sonuç vermediyse, Erdoğan’ın medyayı kullanması da bir sonuç vermiyor.

Medyada gerçekler az insan tarafından dile getirilse de kalabalığın yalanlarını yeniyor.

Tabii Erdoğan’ı asıl rahatsız edecek sonuçlar “cumhurbaşkanlığı” sorusunda ortaya çıkıyor.

Halka, “cumhurbaşkanlığı için Gül’le Erdoğan’dan hangisini tercih edersiniz” diye sorulduğunda yüzde 56’sı “Gül” diyor.

“Erdoğan” diyenler sadece yüzde 22, 7.

Son dönemlerde “cumhurbaşkanlığını” neredeyse bir takıntıya dönüştüren, bütün siyasetini “Çankaya’ya çıkmak” üstüne bina eden, sırf bu amaçla şiddeti, baskıyı arttıran Erdoğan bu konuda halktan destek görmüyor.

Erdoğan’ın Çankaya için beslediği gerginlik de tümüyle ters tepmiş gözüküyor.

“Hayatımdan memnunum” diyenler son beş ayda yüzde 13 azalarak yüzde 48’e inmiş.

Memnuniyetteki düşüş hızı dehşet verici.

Halkın yüzde 54, 9’u kendini geçen yıla kıyasla “daha az güvende”, yüzde 45, 5’i ise daha az özgür hissediyor.

Memnuniyet, güven, özgürlük hissi büyük bir erozyona uğramış gözüküyor.

Başbakan’ın medyasının “her şey mükemmel” propagandaları bu konularda da işe yaramamış.

Bütün bu verilere yan yana baktığınızda, Başbakan Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmak için çırpındıkça Çankaya’dan daha uzaklaştığını görüyorsunuz.

Eğer kendisini toparlamazsa, partisinin tüzüğü ve halkın cumhurbaşkanı tercihi nedeniyle iki yıla kadar koltuksuz kalacak bir çizgide ilerliyor.

Belki bu rakamlardan bir ders çıkartır da “tek adamcılık” oynamaktan vazgeçer.

İyi hal indirimi / Gülay Göktürk

 Elbette esasa ilişkin bir konu değil ama Balyoz kararı ardından gündeme gelen tartışmalardan biri de mahkeme heyetinin cezayı 1/6 oranında indiren "iyi hal" indirimini sanıkların büyük çoğunluğu için neden kullanmadığı konusu oldu.

Bilindiği gibi bu indirimi uygulayıp uygulamamak mahkemenin takdirine bağlı bir mesele. Ancak heyet gerekçeli kararında neden uyguladığını ya da uygulamadığını gerekçeleriyle açıklamak zorunda.

Henüz gerekçeli karar yazılmamış olsa da bu konuda çeşitli spekülasyonlar yapılıyor. En yaygın olanı da avukatların duruşmayı engelleyen tutumunun sanıkları "yaktığı" yönünde.

(Oysa iyi hal indiriminin uygulanıp uygulanmamasında avukatın değil, sanığın davranışı esas alınıyor.) Başka bir görüşe göre ise sanıkların birçok defa mahkeme düzenini bozan davranışlarda bulunması, bir ağızdan marş söylemesi, heyete yönelik ağır ithamlarda bulunması nedeniyle iyi hal indiriminin uygulanmaması normal.
Ben bu yazıda, iyi hal indirimini düzenleyen TCK'nın 62'nci maddesine Balyoz davası açısından değil, genel olarak bakmak istiyorum.

62. madde ne diyor?

TCK'nın takdiri indirim nedenlerini düzenleyen 62. maddesine göre hakim "failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri" gibi hususları göz önünde bulundurarak verdiği cezayı 1/6 oranında indirme yetkisine sahip. Sanığın duruşma düzenini bozmaması, suçunu itiraf etmesi, ifadeleriyle mahkemeye yardımcı olması, giyimi kuşamı gibi etkenler "iyi halli" sayılmasını sağlayabiliyor. Aslında bu indirim, istisnai bazı haller dışında genel olarak (neredeyse otomatik olarak) uygulandığı için indirimin uygulanmaması ekstra bir ceza gibi algılanıyor. O yüzden de genellikle mahkemelerden gerekçeli kararlarında iyi hal indirimini neden uyguladıklarını değil, neden uygulamadıklarını izah etmeleri bekleniyor.

Teoride tartışmalı bir konu

Ne var ki, iyi hal indirimi maddesinin kendisi hem teoride hem de pratikte oldukça tartışmalı bir konu. Ben kendi payıma, bu maddenin baştan sakat olduğunu düşünüyorum. Zira mahkeme, suç olan fiili yargılamalıdır; sanığın mahkemedeki hal ve tavrını değil...

Sanık mahkemede heyete hakaret ederse ya da duruşmanın sağlıklı bir biçimde yapılmasını engelleyen davranışlarda bulunursa, bu fiiller zaten TCK'da karşılığı bulunan fiillerdir, mahkeme heyeti bu fiiller için ayrı davalar açılmasını isteyebilir.

Ama sanıktan saygı beklemek de neyin nesi oluyor?
Neden sanık mahkemeye saygılı olmak zorunda olsun?
Diyelim, dünya görüşü nedeniyle devletin bütün kurumlarına karşı olan bir anarşist neden karşısına çıkarıldığı mahkeme heyetine saygı göstermeye mecbur olsun? Bu onu kendi dünya görüşüne aykırı davranmaya zorlamak değil midir? Ya da mahkemeyi "sınıf düşmanı" olarak telakki eden bir komünist neden karşısına çıkarıldığı heyete saygı duysun?

Mahkeme sanığa saygı gösteriyor mu?

Aynı suçu işleyen iki sanıktan mahkemeye saygısız olan saygılı olandan daha fazla ceza alıyorsa, apaçık ki, iki ceza arasındaki fark, düşünceye verilen cezadır. Çünkü mahkemenin saygıyı hak etmediğini düşünmek bir fikirdir, ideolojik ya da siyasi görüşlerden kaynaklanan bir tutumdur ve fikir cezalandırılamaz, daha doğrusu cezalandırılmaması gerekir. Devletin, vatandaştan yargıya karşı zoraki saygı bekleme hakkı yoktur.

Mahkeme yargıçları karşılarına gelen sanığa ya da tanığa "sen" diye hitap ederek, boyuna azarlayarak saygısızlık ederken, vatandaşı o heyete karşı "iyi hal" göstermeye zorlamak, devletle vatandaş arasındaki ast-üst ilişkisinin tipik bir tezahüründen başka bir şey değil. Bu ast-üst ilişkisini düzeltmek, devleti vatandaş için varolan bir hizmet örgütü haline getirmek için 62. madde benzeri bütün maddelerin tek tek ayıklanması ve hukuk sistemimizden temizlenmesi gerekiyor.

25 Eylül 2012 Salı

Yakup Cemil olabilmek / Mümtazer Türköne


Yakup Cemil, İttihat ve Terakki'nin silahşörlerinden. Yine İttihat Terakki hükümeti tarafından idama mahkûm ediliyor.
Suçu, darbe teşebbüsünde bulunmak. Anlatılan efsanelerden birine göre, idam cezası kurşuna dizilerek infaz edilecek iken, manga verilen "ateş" emrine itaat etmiyor. Bunun üzerine Yakup Cemil "ateş" komutunu bizzat kendisi veriyor.
Yakup Cemil'in hayatı tam bir efsanedir. Bir gayr-ı nizami harp subayı olarak çok önemli başarıları var. Balkan Savaşları'na hapishaneden çıkarttığı dört bin mahkûmla oluşturduğu askerî birliğin başında katılır. Şaşırtıcı işler becerir. O kadar ki Kurtlar Vadisi'nin Polat Alemdar karakteri, Yakup Cemil'in yanında karikatür gibi kalır. Liderlik karizması, bir film sahnesine benzeyen şu hikâye üzerinden anlatılır. Sinop Cezaevi'nde iki bin azılı mahkûmu karşısına dizerler. "Berberler öne çıksın" der. Öne çıkanlara "bir cinayeti olan geri çekilsin" komutunu verir. Cinayet sayısı artarak bu işlem devam eder. En son 14 cinayeti olan biri tek başına kalır. Yakup Cemil, bir tahta sandalyeye oturur. Elindeki usturayı 14 cinayetten yatan berberin eline tutuşturur ve iki bin kişinin gözü önünde susuz ve sabunsuz sakal tıraşı olur.
İkinci Meşrutiyet'in bu namlı subayı, birçok siyasi cinayetin failidir. Bab-ı âlî baskınında Harbiye Nazırı'nı vurup öldüren de odur. Siyaseti, ülke yönetimini ve diplomasiyi komitacı yöntemleri ile yürütebileceğini zannedecek kadar da at gözlükleriyle bakmaktadır dünyaya. Savaş devam ederken giriştiği darbe teşebbüsünün cezası, Talat Paşa'nın talimatı ile infaz edilir. Hataları, suçları bellidir; ama Yakup Cemil'in şerefli bir subay olduğu konusunda kimsenin tereddüdü yoktur.
Balyoz davası, bir darbe teşebbüsünü yargıladı ve mahkum etti. Mahkûm olanların çokluğu ve rütbeleri kimseyi yanıltmasın. Yargılanan ve mahkûm edilen suç, koskoca milletin hukukunu çiğnemeye niyetli bir silahlı iktidar gasbı teşebbüsü idi. Normal şartlarda bu suçun cezası idamdır. Bu suça teşebbüs edenler ise, yola çıkarken soluğu darağacında alma ihtimali olduğunu bilirler. Bu yüzden verilen cezaları en çok normal karşılayanlar da onlar olmalıdır. Biri general dokuz subayın, mahkumiyet kararından sonra gidip teslim olmaları, ancak bu kanlı iktidar oyununa bilerek veya bilmeden karışmış subayların şerefli ve hukuka saygılı davranışı olarak yorumlanabilir.
Yakup Cemil'in darbeyi gerçekleştirdikten sonra Harbiye Nazırlığı ve Başkomutan Vekilliği görevine getirmeyi düşündüğü isim, Mustafa Kemal'dir. İdam edildikten sonra durumdan haberi olan Atatürk, Ali Fuad Cebesoy'a "Dediğini yapmış bile olsaydı, ben İstanbul'a gittiğimde ilk iş olarak Yakup Cemil'i cezalandırırdım." demiştir.
Bu yüzden Hilmi Özkök'ün samimi üzüntüsünü, Balyoz davası için verilmiş vicdanî bir hüküm olarak tarihe kaydetmek gerekir. Hilmi Özkök, bu darbe teşebbüsünü önlemiş olan komutandır. Mahkeme kararına saygısını, silah arkadaşlarının onuruna sahip çıkması ile beraber değerlendirmek ve ölçüyü kaçırmamak gerekir.
Çıkartacağımız ders Hilmi Özkök modelini önermektir. Türk Silahlı Kuvvetleri, Balyoz davasından yara almadı. Tam tersine, darbe suçunu artık işlemeyeceğinden emin olduğumuz orduya güvenimiz arttı. Bu ordu, Hilmi Özkök gibi komutanları içinden çıkartmış bir ordu. Elindeki silahı ülkeyi korumak yerine iktidarı gasp etmek için kullanmaya bir asker niyet ederse, bu niyetine meşruiyet kazandıracak bahaneler uydurmaya başlar. Siyaset bu yüzden asker için zehir gibidir.
Şimdi bütün askerî sektörlerin tamamını tek tek elden geçirip, elindeki silahın ve emrindeki askerin büyüklüğüne aldanıp darbeye niyet edeni caydıracak mekanizmalar oluşturmamız gerekiyor. Unutmayalım, Balyoz Darbesi sivil siyasî iktidar veya devlet içindeki bir başka birim tarafından değil yine asker tarafından engellendi. Öyleyse bizim Yakup Cemil modelini reddedip, Hilmi Özkök modelini geçerli kılacak bir askerî reforma ihtiyacımız var.
Gözüpek, bileğine güçlü, yüreği sağlam subay sıkıntımız yok. İhtiyacımız bu niteliklerin hukukla kayıtlanması. Başka türlü bu tehlikeli coğrafyada kurda kuşa yem oluruz. Yakup Cemil'in farkında olmadan İtilaf Devletleri'nin oyuncağı haline gelmesi gibi.
Demek ki, Yakup Cemil efsanelerini tarihe havale edip, Hilmi Özkök Paşa'ya şükranlarımızı sunmalıyız.

Koramiral Veysel Kösele serbest bırakıldı

İzmir merkezli eskort kızların kullanılarak askeri bilgilerin ele geçirilmesi soruşturması kapsamında geçtiğimiz hafta nöbetçi mahkeme tarafından tutuklanan Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Koramiral Veysel Kösele, avukatının itirazı üzerine tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

BİR PAŞA ÇOCUĞUNDAN TSK MUHASEBESİ

Özden Örnek'in oğlu Tolga Örnek'in Balyoz kararı açıklamalarına, bir başka paşa çocuğu Ali İhsan Gürcihan'dan dikkat çeken yanıt...

'Bir paşa çocuğunun bir paşa çocuğuna 'enteresan' mektubu' yazısında Yeni Şafak'tan Salih Tuna, Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Oramiral Özden Örnek'in oğlu Tolga Örnek'in Balyoz davasında kararın açıklanmasının ardından yaptığı açıklamaya bir başka paşa çocuğu, Emekli Tümgeneral Ali İhsan Gürcihan'ın oğlu Behiç Gürcihan'ın cevabına yer verdi.
İşte Tolga Örnek'in açıklaması:
"Benim için bugün TSK'nın bitirildiği gündür. Bu davanın seyrini değiştirebilecek, bu davanın bu kadar uzamasını önleyebilecek bir eski Genelkurmay Başkanı ve bir eski Kara Kuvvetleri Komutanı vardı. İkisine de amca dediğim için utanıyorum ve ömür boyu da utanacağım. Onlar gelip kendileri tanıklık yapmayı isteyerek, mahkeme kabul etmese bile ki mahkeme onları reddetti ama onlar kendileri gelip tanıklık yaparak davanın bu aşamalara gelmesini çok önceden önleyebilirlerdi (...) Onları vicdanıyla baş başa bırakıyoruz biz."
Tolga Örnek'in bu açıklaması üzerine bir başka paşa çocuğu, Emekli Tümgeneral Ali İhsan Gürcihan'ın oğlu Behiç Gürcihan'ın, 'açık istihbarat' adlı sitede yayımladığı açık mektuptan dikkat çeken bölümler:
* Şapkayı öne koyup düşünme zamanı geldi Tolga. Ekranda diyorsun ki 'Bu benim için TSK'nın bittiği andır. Eski bir genelkurmay başkanı ve kara kuvvetleri komutanına amca dediğim için çok pişmanım'. Çok yanılıyorsun Tolga. TSK'nın bittiği an, babanın mahkum edildiği an değildir. Ben sana TSK'nın bittiği anları hatırlatayım: 'Sizlere desteğini hiç bir zaman esirgemeyen Çevik Bir, bu ordu ile milletin arasına 28 Şubat'la Cumhuriyet tarihinin en karanlık perdesini çektiği gün bir kez daha bitti TSK..
* Tarihe, Genelkurmay'ın dava ettiği ilk paşa çocuğu olarak geçtim. Genelkurmay'ın ihya ettiği paşa çocuğu olsaydım, sen de biliyorsun ki, bu tarihte bir ilk olmazdı. O davalardan birinden hemen sonra Fenerbahçe orduevinde karşılaştığım amcalarından birinin yüzüne söylediğimi aynen tekrarlayayım: 'Sizin en büyük müttefikiniz ne ABD, ne İsrail; Türk milletidir.' (...) Senin 'amcaların', 90'ların ortasından beri, müttefiklerine güvenmemeleri, altlarının boşaltıldığı yolundaki onlarca uyarıyı göz ardı etti. Uyarıları yapanları komploculukla suçladı. O müthiş kibirleri ve özgüvenleri arkasında kendilerine bir şey olmaz zannettiler.
* 'Sizler; bu süreçte birçok kez sahte yalanlarla kandırıldınız. Erken tahliye hayalleri bile kurdurdular sizlere. 'Ergenekoncularla' aranıza mesafe koymanızı tavsiye edenlere uyup, 'biz Ergenekon değiliz, biz Balyoz davasıyız' gibi duyanları gülümseten inciler bile döküldü Vardiya Bizde platformundan.
* Bizler içeri atıldığımızda; kocalarının terfilerine halel gelmesin diye aile dostlarını aramaya korkanlar, kendi kocaları içeri atıldığında feryat figan ettiler.
* Bildiğim tek bir şey var: Her sakallıyı hacı, her üniformalıyı amca zanneden bizler bu ülkenin en son şikayet etmesi gereken çocuklarıyız. Bu ülkenin ezilenleri arasında 'paşa çocuğu' sınıfının en başlarda yer aldığını düşünmüyorsundur herhalde. Biz üst düzeyde bir güç kavgası ve dönüşümünün yakın tanığıyız sadece. O kadar yakında durduğumuz için kavgada bir kaç yumruk da bize denk geldi; o kadar.

22 YIL BEKLENEN COBRALAR TSK ENVANTERİNDE

Cobra, helikopter, TSK, terörle mücadele

ABD’den talep edilen üç Super Cobra saldırı helikopteri önceki gün geldi. Helikopterler, PKK’yla mücadelede TSK’ya güç kazandıracak.

Türkiye’nin satın almak için uzun yıllardır ABD yönetimi üzerinde baskı kurduğu 3 AH-1W tipi Super Cobra saldırı helikopteri, önceki gün, Amerikan C-5 tipi dev nakliye uçağıyla Türkiye’ye getirildi. Türkiye’nin envanterine ilk kez giren Super Cobra saldırı helikopterlerinin PKK’yla savaşta Türkiye’nin caydırıcılığını arttırması bekleniyor.
Ankara yakınlarındaki Akıncılar Askerî Havaalanı’na inen C-5 nakliye uçağındaki Super Cobra’lar, TSK’ya teslim edildi.
ABD, 1990’lı yıllardan bu yana talep edilen helikopterleri, insan hakları ihlalleri konusundaki endişeleri nedeniyle Türkiye’ye satmayı reddediyordu. Bu helikopterlerin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK), askerî operasyonlarda önemli ölçüde caydırıcılık kazandırması bekleniyor.
Şu an altı Cobra var
1990’lı yıllarda Amerikan Bell firması yapımı 10 adet Cobra saldırı helikopteri satın alan Türkiye’nin, kazalar sonucu kayıplar vermesi nedeniyle şu anda envanterinde kullanımda olan altı Cobra saldırı helikopteri bulunuyor. Dolayısıyla, Super Cobralar, TSK’nın, PKK’ya karşı daha etkin mücadele etmesini sağlayacak.
Nitekim, izinden dönen askerleri, Elazığ’daki toplanma merkezinden alıp, Muş’taki birliklerine götüren konvoya, Bingöl-Muş karayolunda geçen hafta düzenlenen ve 10 askerin yaşamını yitirdiği PKK saldırısının ardından, askerî konvoyun güvenliği için bir helikopterin havalandırılmaması tepki çekmişti.
Füze kalkanı, satışı kolaylaştırdı
Amerikan Kongresi, uzun süren pazarlıklar sonrasında geçen kasım ayında Türkiye’ye, stoklarında bulunan üç Super Cobra helikopterinin 111 milyon dolara satılmasını onaylamıştı. ABD ordu stoklarından başka bir ülkeye silah verilmesi nadir görülen bir durum.
Ancak, Türkiye’nin, topraklarında NATO şemsiyesi altında ABD’nin öncülüğündeki füze kalkanı projesi çerçevesinde balistik füzelere karşı radar sistemini konuşlandırmayı kabul etmesi, Washington’ın, Super Cobra satışına onay vermesini kolaylaştırdı.
ABD, envanterinde yeterli sayıda üçüncü ülkelere satılacak helikopter bulunmadığı için Türkiye’nin 12 olan saldırı helikopteri talebinin ancak üçünü karşılayabildi. Çift pilotla uçan, çift motorlu Super Cobralarda, TOW ve AGM-114 Hellfire (Cehennem ateşi) füzeleri ile AIM-9 Sidewinder uçaksavar füzelerinin yanı sıra etki gücü yüksek mühimmat taşıyan toplar, roket fırlatıcıları gibi güçlü silah sistemleri bulunuyor.
Ek saldırı yeteneği kazandırdılar
ABD’nin, Türkiye’nin talebiyle bu helikopterlere ek saldırı yeteneği kazandırdığı bilinse de, teknik detaylar hakkında fazla bilgi yok. Helikopterlerin, planlanandan birkaç ay sonra gecikmeli olarak TSK’ya teslim edilmesinde Ankara’nın, ek talepleri etkili oldu.

TSK'nın Balyoz Açıklaması

TARIH   : 25 Eylül 2012
SAAT    : 11:30
NO        : BA - 15 / 12

1.   Kamuoyunda “Balyoz Davası” olarak isimlendirilen davada İstanbul 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesince 324 muvazzaf ve emekli TSK personeli hakkında mahkûmiyet kararı verilmiştir.  
2.   Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası, Hukuk Devleti olmanın erdemliliği ve Yüce Milletimize karşı olan sorumluluğumuz dikkate alınarak, TSK mensupları hakkında başlatılan soruşturma ve kovuşturmalar yakından takip edilmekle birlikte sabır, metanet, soğukkanlılık ve aklıselimle hareket edilerek yanlış anlaşılmalardan daima kaçınılmıştır.
3.   Yıllarca birlikte görev yaptığımız silah arkadaşlarımızın ve değerli ailelerinin yaşadıkları üzüntüyü derinden hissetmekte ve paylaşmaktayız.
4.   TSK olarak, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da, hukukun üstünlüğüne saygının gereği olarak, adil yargılanma ilkesi çerçevesinde, söz konusu yargılamanın hakkaniyete uygun, kesin bir hükümle neticeleneceğine inanmaktayız.
      Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

TSK: Yargılamanın hakkaniyete uygun neticeleneceğine inanmaktayız




  Genelkurmay Başkanlığı, İstanbul 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi'nde 324 muvazzaf ve emekli askerin mahkumiyetiyle sonuçlanan davayla ilgili, “Hukukun üstünlüğüne saygının gereği olarak, adil yargılanma ilkesi çerçevesinde, söz konusu yargılamanın hakkaniyete uygun, kesin bir hükümle neticeleneceğine inanmaktayız.” dedi.

Genelkurmay Başkanlığı, İstanbul’da sonuçlanan ''Balyoz Planı'' davası kararla ilgili yazılı bir açıklama yaptı. Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesindeki açıklamada, “Kamuoyunda 'Balyoz Davası” olarak isimlendirilen davada, İstanbul 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi'nce 324 muvazzaf ve emekli TSK personeli hakkında mahkûmiyet kararı verilmiştir.” denildi.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası, hukuk devleti olmanın erdemliliği ve yüce milletimize karşı olan sorumluluğumuz dikkate alınarak, TSK mensupları hakkında başlatılan soruşturma ve kovuşturmalar yakından takip edilmekle birlikte sabır, metanet, soğukkanlılık ve aklıselimle hareket edilerek yanlış anlaşılmalardan daima kaçınılmıştır. Yıllarca birlikte görev yaptığımız silah arkadaşlarımızın ve değerli ailelerinin yaşadıkları üzüntüyü derinden hissetmekte ve paylaşmaktayız. TSK olarak, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da, hukukun üstünlüğüne saygının gereği olarak, adil yargılanma ilkesi çerçevesinde, söz konusu yargılamanın hakkaniyete uygun, kesin bir hükümle neticeleneceğine inanmaktayız.”

Balyoz'da temyiz yolu uzun

Balyoz kararı veren mahkeme yasayla kapatılmasına rağmen hüküm kesinleşinceye kadar açık kalacak.

Balyoz davasının Yargıtay’daki temyiz incelenmesi sonrasında Türkiye’de bir ilk yaşanacak. İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, 3. yargı paketi kapsamında verdiği karar kesinleşinceye kadar “açık tutulacak” ancak yargılama yapmayacak. Temyizi görüşecek 9. Ceza Dairesi’nin üye sayı ve yapısı ise 7 ay önce değiştirildi ve Yargıtay’a yeni seçilen üyeler arasından yedi üye bu dairede görevlendirildi.

Balyoz davasında 325 muvazzaf ve emekli asker ile sivil memurlara hapis cezaları veren İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararını tamamlamasının ardından, temyiz başvuruları yapılacak. Balyoz davasının temyiz incelemesini terör ve örgütlü suçlara bakan Yargıtay 9. Ceza Dairesi yapacak. 24 Şubat 2011 tarihinde Yargıtay Yasası’nda yapılan değişiklikle 32 olan daire sayısı 38’e, üye sayısı ise 137 artırılarak 250’den 387’ye çıkarılmıştı. Yeni atanan 137 üye arasında Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Abdurrahman Kavun, Yargıtay Tetkik Hâkimi Ahmet Toker, Yargıtay Tetkik Hâkimi Fikriye Şentürk, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Hamza Yaman, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Cumhur Özer, Denizli Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Zekeriya Erdoğan ve Malatya Savcısı Hüseyin Sarıömeroğlu da yer almıştı. Mart ayında yapılan “yeni görevlendirmeler” kapsamında bu yedi üye, 9. Ceza Dairesi’nde görevlendirildi. Dairede “eskilerden” yalnızca daide başkanı Ekrem Ertuğrul ile Halim Aşaner kaldı.


Yalnızca avukatlar dinlenecek

Davanın dayanağını oluşturan 2 bin 400 sayfa “belgeyi” gazeteci Mehmet Baransu bavulla savcılığa teslim etmişti. Soruşturma ve dava aşamasında dosyadaki belge sayfa sayısı yeni “deliller”, savunmalar ve gelen evraklarla birlikte artık yüz binlerle ifade ediliyor. Ekrem Ertuğrul başkanlığında oluşturulacak olan beş kişilik heyetin, bu belgeleri de tek tek incelemesi ve ondan sonra karar vermesi gerekecek. 10 yıldan fazla ceza verilmesi nedeniyle sanıklar, temyizin duruşmalı yapılmasını isteyebilecekler. Heyet tetkik hâkim ve müzakere aşamasını tamamladıktan sonra yapacağı duruşmada, sanık avukatlarının savunmalarını yeniden dinleyecek. Sanıklar ise duruşmaya katılamayacaklar.

Dairenin, olası bir bozma kararı vermesi durumunda, dosya İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüşülecek. Bu noktada ilginç bir tablo gelişecek. 3. yargı paketi ile elindeki dosyaları bitirmesinin ardından kapanması karara bağlanan 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin hukuken varlığının sona ermesi için Yargıtay kararı beklenecek. Bu mahkeme temyiz sonuçlanıncaya kadar “açık tutulacak” ancak yargılama yapmayacak.


Kocasakal: Tuhaflık
İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, üyelerin oturup bekleyeceklerini söylerken şu yorumu yaptı: “Bir mahkemeyi kapattım diyorsanız, usul hukukunda bu derhal uygulama ilkesine tabidir. Bu mahkemeler kapatıldığı halde ellerindeki davaları görebileceğine ilişkin hüküm insanlarda ciddi bir soru işareti yaratıyor. Düzenlemeyle mutlaka bu üç hâkim bitirsin diyorsunuz. Türkiye’de bu davaları görebilecek bilgi donanımına sahip başka hâkim yok mu? Niye illa bu üç hâkim? Mahkeme başkanı da duruşmalar başlamadan 3 gün önce tayin edildi ve mutlaka da bitirilsin denilen bir ortamda AİHM’nin söylediği tarafsız ve bağımsız mahkeme düşüncesini insanlarda uyandırabilir misiniz, mümkün değil. Nereden baksanız tuhaflık.”

Askeri mevzide bomba şov

Güncel / Askeri mevzide bomba şov
Şırnak'ta vatani görevini yapan iki askerin amatör kamerayla çekerek, internette paylaştıkları video şaşkınlık yarattı.

Şırnak'ta vatani görevini yapan iki askerin amatör kamerayla çekerek, internette paylaştıkları video şaşkınlık yarattı.

Askeri mevzide kaydedildiği anlaşılan görüntülerde bir asker, batıda askerlik yapanları eleştirip, görev yaptığı bölgedeki fiziki koşullardan şikayet ediyor. Konuşan asker, -37 derece soğukta nasıl ısındıklarını anlattıktan sonra eline bir el bombası alıyor. El bombasını birkaç kez havaya atıp tutan asker, pimin nasıl çekildiğini anlatarak, bombanın fünyesini çıkarıyor.

Araziden görüntülerin de yer aldığı 11 dakikalık video, konuşan askerin "Şafak 2" sözleriyle son buluyor.

Çetin Doğan karara itiraz etti

Balyoz davasında ceza alan emekli Orgeneral Çetin Doğan, emekli Tuğgeneral Süha Tanyeri, emekli Kurmay Albay Dursun Çiçek, emekli Albay Hakan Büyük, askeri savcı Albay Ahmet Zeki Üçok, emekli Tümgeneral Ahmet Bertan Nogaylaroğlu ve Albay Nedim Ulusan’ın avukatı Celal Ülgen, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’ne dilekçe sundu.

Yargıtay’a gönderilmek üzere verilen dilekçede “Yerel mahkeme tarafından verilen kararı temyiz ediyoruz. Gerekçeli kararın ardından gerekçeli temyiz dilekçemizi sunacağız" ifadeleri yer aldı. Dilekçede, usul ve yasaya aykırı olan kararın bozulması talep edildi.

-DİJİTAL VERİLER MANİPÜLATİF-

Mahkeme tarafından verilen kararın hukuka aykırı olduğunun belirtildiği dilekçede, dava dosyasında yer alan dijital dökümanların manipülatif bir niteliğe sahip olduğunun bilimsel raporlarla ispatlandığı belirtildi. Dilekçede, öte yandan mahkemenin tüm taleplere karşın dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman'ı tanık olarak dinlemediği de hatırlatıldı.

-ÇETİN DOĞAN TUTUKLULUK HALİNİN KALDIRILMASINI TALEP ETTİ-

Öte yandan emekli Orgeneral Çetin Doğan. Emekli Tuğgeneral Süha Tanyeri ve emekli Albay Hakan Büyük, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nden tutukluluk halinin kaldırılmasını istedi. Balyoz davasının karara bağlanması ile birlikte tutukluluk halinin devamına karar verildiği hatırlatıldığı dilekçede, tutukluluk halinin devamı kararından dönülmesi talep edildi. Mahkemenin bu kararından dönmemesi halinde ise itirazın bir üst mahkemeye gönderilmesi istenildi.

Balyoz kararları ne ifade ediyor? / Şahin Alpay


Balyoz davası sonuçlandı. 5-7 Mart 2003 tarihinde İstanbul'daki Birinci Ordu karargahında düzenlenen bir "Plan Semineri"nde, seçimle gelen hükümete karşı nakıs (yani sonuçlandırılamayan) darbe girişiminde bulundukları iddiasıyla yargılanan, 250'si tutuklu 365 general, amiral ve öteki üst rütbeli subayın çoğu 16-20 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldılar.

Mahkeme tutuklulukların devamına, tutuksuz yargılananların bir kısmının da tutuklanmalarına karar verdi. Ne var ki yargılama sona ermiş değil. Dava, bundan sonra Yargıtay'a gidecek; daha sonra Anayasa Mahkemesi'ne ve sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne de gidebilir.

Bu karar bana ne ifade ediyor? Şöyle sıralayabilirim: Balyoz iddianamesinde ortaya konan darbe girişiminin gerçekliği konusunda hiç kuşkum olmadı. Türkiye'de nice başarılı ve başarısız darbe girişimlerine, darbe tehditlerine tanıklık eden bir kuşağın mensubuyum. Kimse ne beni, ne de Türkiye'nin ezici çoğunluğunu Balyoz iddianamesinin uydurma olduğuna inandıramaz. Davada ortaya konan delillerin yeterince güçlü olduğuna kuşkum yok. Kararın demokrasi üzerindeki askeri vesayetin geride kalmasına katkıda bulunacağına; bundan böyle darbe tezgahlamaya kalkışanlar için caydırıcı olacağına inanıyorum.

Davada ceza alan çok sayıda subayın ailelerinin ve girişimde sorumlulukları olmadığına inanan subayların duyduğu üzüntüye duyarsız kalmak mümkün değil. Ama girişim eğer başarılı olsaydı, muhakkak ki 12 Eylül askeri darbesinin milyonlarca insan için yol açtığı dramın bir benzeri yaşanacaktı. Madalyonun bir yüzünde bunlar var.

İkinci yüzünde ise şunlar: Savunma avukatları, lehteki delillerin iddianameye dahil edilmediğini, yargılamada delil değerlendirme aşamasının atlandığını, savunma hakkının engellendiğini ileri sürüyorlar. Haksızlıklar varsa, mutlaka düzeltilmeli; üst mahkemelerde düzeltilmesi imkanı da mevcut. "Plan Semineri"ne katılan 50 dolayında subay yanında, katılmayanların, yurtdışında bulunanların da ceza almaları; cezaların kanunda gösterilen üst sınır üzerinden verilmesi, temyiz sürecinde düzeltilebilecek yanlışlar olarak görünüyor.

"Plan Semineri" sırasında Genelkurmay Başkanı olan ve darbe girişimlerini önlediği bilinen Org. Hilmi Özkök'ün kararlarla ilgili olarak söyledikleri çok konuyu özetliyor: Öç alma söz konusu değildir... Caydırıcı özellikleri olacaktır... Gerek Türkiye ve dünyadaki değişimi anlamak açısından, gerekse adil yargılama açısından dersler çıkarılacaktır. (Milliyet, 23 Eylül 2012)

Mahkum olanların (en azından çoğunun) bir suç işlemediklerine; askeri okullarda kendilerine aşılanan Kemalist ideolojinin, anayasa ve yasalarla kendilerine verilen "Cumhuriyeti koruma ve kollama" görevinin gereğini yerine getirdiklerine inandıkları muhakkak. Bu açıdan haklı olmadıkları, ne yazık ki, söylenemez. Gerek askeri okullarda subaylara aşılanan, gerekse anayasa ve yasalara hakim olan ilke ve değerler, seçimle gelen hükümetlere mutlak saygıyı tesis etmedikçe, askeri vesayetin "altyapısı" ortadan kalkmaz.

Ne yazık ki 12 Eylül anayasası ve yasaları, bütünüyle değil ama büyük ölçüde yerinde duruyor. TSK tam bir kapalı kutu. Toplumun askeri okullarda verilen eğitimin demokratik bir toplumun gereklerine uyup uymadığı hakkında bir fikri yok. Evet, subayların çoğunun askere yüklenen siyasi rolün ordunun saygınlığını aşındırdığını ve profesyonel görevlerini yerine getirmesine engel olduğunu giderek daha iyi kavradığını tahmin ediyoruz. Darbe girişimlerinin başarılı olamamasında birinci amil de herhalde (ya da umarız) budur.

Öte yandan unutulmamalı ki, askeri vesayetin son bulmasının bir temel güvencesi askerlerin sivil otoriteye bağlılığını sağlayan ilke ve değerlerin yasalara ve zihinlere yerleşmesi ise, öteki temel güvencesi seçimle gelen hükümetin yurttaşların kişi olarak ya da etnik ve dinsel gruplar olarak temel hak ve özgürlüklerine tam olarak saygı göstermesi.

ŞEHİT PİLOT MEZARDA BABA OLDU

Doğu Akdeniz'de düşen Türk jetinin pilotu Yüzbaşı Gökhan Ertan'ın kendisiyle aynı ismi taşıyan oğlu, bir hafta önce dünyaya geldi.

Şehit pilot Ertan'ın annesi Zennure Ertan, torununu oğlundan bir parça olarak gördüğünü belirterek, 'Ona oğlumun ismini verdik. Çünkü, onun yerini alacak' dedi.
Torununu oğluna benzettiğini belirten Ertan, şunları söyledi: 'Bu da babası gibi inşallah göklerin hanı, göklerin hakanı olur. Gökhan'ın ismini biz kurayla bulmuştuk. Hep diyordum, 'Göklerin hanısın oğlum' diye. Çokseviyordu. Sevdiği şeyle de gitti. Uçmak başka bir şeydi onun için. Oğlum, çocuğunun adının Göktan koymak istemiş. Ben Gökhan Göktan Ertan olsun istedim ama eşi de 'ben onun ismi olsun istiyorum' dedi. Zaten dedesi de hep onu söyler, ister. Ama iki ismini de söyleyeceğiz. Hem Gökhan'ı hem Göktan'ı hem de canı isteyen Ertan desin. Ona hep Ertan derlerdi, hiç ismiyle hitap etmiyorlardı.'
İlk oyuncağı helikopterdi
Hava Harp Okulu'ndaki yemin töreninde oğlunun zayıfladığını görünce okuldan ayrılmasını istediğini belirten anne Ertan, o günü şöyle anlattı: Çok yalvarmıştım 'gel' diye. Gelmedi. 'Ben yine buraya döneceğim, onun için beni hiç boşuna götürme' dedi. İşte kısmetinde orası varmış, demek ki bunları yaşayacakmışız. Mesleğini severek yapıyordu. Onun hayatı uçmaktı, başka bir şey değil.'
Zennure Ertan, küçük oğlu Emrah Ertan'ın da abisi gibi pilot olmak istediğini sözlerine ekledi.
1-040.jpg

2-032.jpg

'Balyoz' Bir Öncü Depremdir / Aydın Engin

 
Balyoz davasının kararı açıklandığından beri TV ve gazetelerde bir “yorum ve değerlendirme” bombardımanı altındayız. Ben kendi adıma bunaldım ve konuyu ele alan TV programlarını izlememe, gazete yazılarını okumama kararı aldım ve uygulamaktayım.

İyi de ettim.

Herkes meşrebine, siyasal tercihlerine ve ideolojik konumlanışına göre kararı ele alıyor ve didikliyor.
Balyoz davası kararı böyle tartışılıyorsa Ergenekon, 28 Şubat, gömülmüş silahlara ilişkin davalar sonuçlanınca ne olacağını şimdiden kestirebiliriz. Başka bir deyişle, Balyoz bir öncü depremdi. Büyük deprem Ergenekon davası olacak gibi. Ötekiler de artçı depremler olarak sıraya girecek.

Sarsılacağız.

İyi olacak.

Türkiye’nin sarsılmaya, hem de çok ciddi bir sarsılmaya ihtiyacı var. Hemen herkes ''aşırı kamplaşma ve düşmanlaşma'' gerçeğine vurgu yapıyor ve kaygı belirtiyor. Ben de benzeri kaygılar içeren yazılar yazdım.
Ama bu gerginlik, kamplaşma, düşmanlaşma yazıyla çiziyle, öğütle, nasihatla, uyarıyla önlenecek bir siyasal ve ideolojik yarılma değil. Yaşadığımız ve bir süre daha yaşamaya devam edeceğimiz bir gerçek.
Balyoz davasını ele alalım.
Davada sanık iskemlesine oturanlar, özellikle birinci sanık konumundaki emekli general Çetin Doğan savunmasını, iddianamede yer alan belgelerin sahte olduğu üstüne kurdu.
Özden Örnek güncelerini dikkatle okudum; o dönemde özellikle Ankara gazetecisi arkadaşlarla uzun sohbetler yaptım; meslektaşlarımın dönemin Jandarma Genel Komutanı General Eruygur’la yaptıkları dolaysız görüşmelerdeki izlenimlerini kendi ağızlarından dinledim.
Yine de Çetin Doğan’ın ve kızıyla damadının belgelerin sahteliği üstüne yaptıkları güçlü vurgu ve savunma beni de ciddi kuşkulara düşürdü. Çünkü bu tür belgeleri elde edebilecek ''güç''ün sahici bir demokratlık gayretiyle değil, yaygınlaşmasının, etkisini artırmasının önünde yegâne engel olarak gördüğü ''askeri vesayeti'' kırmak için gerekirse sahte belge üretebilecek kadar gözü kara olduğunu tahmin edebiliyordum.

Gel gör ki dava sürerken Gölcük’te Deniz Kuvvetleri'nin sivil ulaşımı imkânsız karargâhının kalbindeki bir odanın döşemesinin altında çıkan Balyoz belgeleri kaygıları sildi attı. Nitekim o günden sonra belgelerin sahteliği üstüne vurgu yapılmaz ve en önemlisi Gölcük’teki döşeme altı belgelerin sahteliği üstüne konuşulmaz oldu.

Benim açımdan da Balyoz davasındaki savunma çöktü.

O günden sonra duruşma haberlerini bile üstünkörü okudum. Birkaç gün önce açıklanan karar da beni irkiltmedi.

Kuşkusuz ''Komutanım burada konuşulanlar suçtur. Ben bu seminerde daha fazla kalıp başımı belaya sokamam'' denemeyeceğini, askeri işleyişin buna asla fırsat vermeyeceğini biliriz. O yüzden o ''Plan seminerine'' katılan herkesi, hele hele seminere katılmasa bile ''plan''a göre belediye başkanlığını devralma, tutuklama kararlarını uygulama görevi verilmek üzere adları belirtilen ve büyük olasılıkla kendilerinin haberi bile olmayan kişilerin de aynı çuvala doldurulup cezalandırılmasına benim yarı buçuk hukuk bilgim bile ''Yok o kadar da değil'' diyor.

Ama bu ve benzeri hukuk ihlâlleri 2003 yılında Türkiye’de bazı generallerin darbe yapmak için kolları sıvadığı ve bu amaçla hazırlık yaptıkları gerçeğini değiştirmiyor. Ankara gazetecileri ''Çetin Doğan Paşa silahını  artık çapraz takıyormuş'' derken ne şaka yapıyorlardı, ne de çok bilmişlik taslıyorlardı.

Eğer bir darbe savuşturulduysa, bu, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın destek vermemeleri ile mümkün oldu.

''Darbe mi, AKP iktidarı mı'' diye sorup ''Gerekirse darbe'' cevabı veren ya da ''Laiklik mi, demokrasi mi, seçmek lazım'' gibi bir hukuk devletinde suç sayılmak gereken görüşleri pervasızca savunan kalemlerin ve kişilerin Hilmi Özkök’ü aşağılamak amacıyla  "Hilmi Bey“ diye söz etmeleri tam da bu nedenledir.

Balyoz kararında toptancı ve tek tek sanıkları gözetmeyen, onların varsa -ki var- özel durumlarını ciddiyetle ele almayan tutumu eleştirmek demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve evrensel hukuk ilkelerine inanan herkesin hakkıdır.

Ama darbe hazırlığı yaptıkları ayyuka çıkmış , "herkesin bildiği bir sır“a dönüşmüş generallerin suçlu bulunmasına itiraza da itirazım var.

Türkiye Balyoz kararı ile sarsıldı dedim. Sonra da ''İyi oldu'' diye ekledim.

Dört darbe görmüş, üçünü gazeteci olarak yaşamış bir kuşaktanım. Hiçbirinin ne arifesinde, ne sırasında, ne sonrasında tartışılabildiğine tanık olmadım. Tartışmaya, itiraza yeltenenlerin ise askeri hapishanelerde volta atmak zorunda kaldıklarını kendi öz yaşam deneyimlerimle biliyorum.

Türkiye sarsılıyor sahiden. İyi oluyor. ''Darbe yapmak, darbe konuşmak, darbeye hazırlanmak, darbe planlamak, darbe önermek suç mudur, değil midir''i tartışıyoruz ve bu ülkeyi sarsıyor.
İyi oluyor…