20 Nisan 2009 Pazartesi

Ata Evleri İkinci İddianamede

Ergenekon terör örgütü operasyonunun 12. dalgasında gündeme gelen Ata Evleri projesinin 2. iddianameye girdiği ortaya çıktı.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin (ÇYDD) Kadıköy Şubesi'nde bilgisayar hard diskinden ele geçirilen ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda kritik planlama görevinde bulunan bir amiral tarafından yazıldığı anlaşılan mektupla gündeme gelen Ata Evleri Projesi'nin Ergenekon'un 2. İddianamesinde yer aldığı belirlendi. Kız öğrencilerle takip 12. dalgada tutuklanan TSK Mensupları Çocuklarının Dayanışma Derneği Başkanı Hamdi Gökhan Ecevit ile Cumhuriyet İçin İletişim Moderatörü Ömer Sadun Okyaltırık'ın isimleri Ata Evleri bölümünde dikkat çekti.
Ecevit ve Okyaltırık'ın Ata Evleri yapılanmasıyla ilgili olarak detaylı bir şekilde sorgulandıkları öğrenildi. Ata Evleri Projesi'nin, ÇYDD içerisinde faaliyet gösteren bazı şahısların, özellikle lise ve üniversitelerde öğrenim gören öğrencilerin örgütlendirilip yönlendirilmeleri ve gerektiğinde belirli amaçlar doğrultusunda daha kolay kullanılmalarının sağlanılması için hazırlandığı öne sürüldü. Ayrıca Ata Evleri’ndeki öğrencilerin ÇYDD'den burslarla desteklendiği, evlerdeki seçilmiş kız öğrencilerle askeri okuldaki diğer öğrencilerin ilişki kurmalarının sağlandığı ve bunlar sayesinde kontrol altında tutuldukları iddia edildi. Bizkaçkişiyiz ekibinden çıktı Öğrencilerin özellikle “Kürt, Alevi, Ermeni ve Süryani" kökenlilerden seçildiği ve genellikle kız ve erkeklerin birlikte kalmalarının sağlanıldığı ortaya çıktı.
Ergenekon’un soruşturmasında ortaya çıkan bu dehşet verici yapılanmayla ilgili detayların benzeri, gazeteniz BUGÜN'ün dünkü manşetinde yer alan "Amiralden Gizli Mektup" haberindeki bilgilerle örtüştüğü dikkat çekti.
TSK içindeki yasadışı Ata Evleri yapılanmasının, Ergenekon’un 2. iddianamesinde "Bizkaçkişiyiz" üyelerinden ele geçirilen belgelerde de bulunduğu belirlendi. Kadıköy’de bir üyeden almış Bizkaçkişiyiz İstanbul sorumlusu Murat Ağırel'in, evinde ele geçen "Ata Evleri ve Cumhuriyetevleri Projesi" başlıklı dokümanlar nedeniyle sorgulandığı anlaşıldı. Ağırel'in belgeleri, Bizkaçkişiyiz Platformu'nun Kadıköy'deki toplantısında bir üyeden aldığını, bu şahsın dokümanı Tuncay Özkan'a iletmesini istediğini, rahatsızlığı sebebiyle Özkan'a iletemediği dokümanın içeriğinden haberinin olmadığını söylediği öğrenildi.

Cemaat ile TSK diyaloğa girmeli / Serdar Turgut

Son derece kritik bir konuda yazmaya başladığımın gayet tabii ki farkındayım. Hep çatışmalarla ve 'tehdit' algılamalarıyla yaşamaya alışık olanların bana nasıl saldırabileceğini de biliyorum. Ama 50 küsur yaşının hemen tamamını çatışmaların ve tehdit algılamalarının dünyasında geçirmiş, artık düzgün ve huzurlu bir şekilde yaşlanmayı arzulayan bir insan olarak bu toplumun huzuru özlediğini ve bunu çoktan hak ettiğini biliyorum. Ve benim gibi insanlar bazı entelektüel riskleri alıp, ortaya çıkıp, doğru olduğunu bildiklerini açıkça söylemezlerse bu ülkenin hiçbir aman uzlaşmayı ve huzuru bulamayacağını biliyorum.
Bir süredir bu konuyu yoğun olarak düşünüyordum ve karşımdakini gerçekten anlama gayretimin sonucu olarak hoşgörüm de artmış olmalı ki düşünme sürecim bir o kadar hem uzadı hem de yoğunlaştı. Oray'ın sadece yazısında benim yaşlanmama bağlayarak eleştirdiği süreç bu aslında ve evet bunda yaşlanmamın da mutlaka payı vardır ama Oraycığım unutma sakın yaşlanmak aynı zamanda biraz tecrübe kazanmaktır ve olgunlaşmaktır.Yaşadığım süreç sonucunda tarihin şu anında bu kritik yazıyı yazmak ihtiyacını hissettim. Geçtiğimiz cuma akşamı yazma zorunluluğumu dayanılmaz kılan başka bir gelişme de oldu. Bunu da bilin de hakkımda gereksiz komplo teorileri kurmakla, beni damgalamakla filan kimse vaktini harcamasın.
Cuma akşamı SKYTURK televizyonunda arkadaşım Serdar Akinan'ın yaptığı programa telefonla katıldım. Bir gece önce sabaha kadar hiç uyumamış olmaktan kaynaklanan korkunç yorgunluğum olmasaydı bizzat gidip de katılacaktım. Telefonda basit bir şey söyledim. Bu dediğim basit olmasına rağmen öyle inanılmaz destek aldım ki, destek için mesajlar gönderenlerin sayısı öyle fazlaydı ki ben bile inanmakta zorlandım.Yayında dediğim sadece şuydu: Herkes Genelkurmay Başkanı'nın konuşmasında cemaat tehlikesinden bahseden bölüme konsantre oluyor. Bu tehdit oluşturma kültürünün alışkanlığıdır. Bizler bir konuşmanın hangi bölümüne yoğunlaşıp neyi öne çıkaracağımız hakkında kararlar verirken aslında ülkenin hangi yöne gideceğine de karar veriyoruz ister istemez.
Evet Genelkurmay Başkanı cemaat tehlikesinden söz etmiştir konuşmasında, ama aynı konuşmada ayrıca TSK dine karşı değildir lafını da etmiştir. Yıllardır alıştırıldığımız 'tehlike algılamalarını' güçlendirecek bölüme değil de uzlaşmayı, hoşgörüyü destekleyecek bölüme yoğunlaşsak toplum için daha doğru olanı yapmış olmaz mıyız?İşte konuşmamın içeriği bundan ibaretti. Düşünün; insanlar o kadar uzlaşmaların olmasını ve toplumun biraz huzur bulmasını arzuluyorlar ki ve o kadar bıkmışlar ki birtakım korkularla yaşamaktan, bu benim temelde son derece basit olan düşüncem bile büyük heyecan yaratabildi.
Evet başlığımdaki lafımı bu noktada tekrarlıyorum; Gülen cemaati ile TSK arasında diyalog kanalları mutlaka açılmalıdır. İki tarafın da birbirlerini daha iyi anlamaya ihtiyaçları var.Bir düşünsenize, biraz hayal kuralım lütfen. Durmadan felaketler, tehditler düşünecek değiliz ya. Sizi bilmem ama ben korkmaktan fena halde yorulmuş durumdayım. Haydi Türkiye için hayal kuralım biraz.Bir yanda insanların her zaman güvendiği kurum olarak daima birinci sırada yer alan Türk Silahlı Kuvvetleri var.Diğer yanda da insanların özgür iradeleri ile güvenip katıldıkları ve ilişkilerini benimsedikleri, içinde huzur bulduklarını söyledikleri bir cemaat var ve bunların sayısı da artıyor daima.Bu ikisi çatışmacı kültürden çıkıp da sadece konuşmaktan oluşan bazı kanallar kurabilselerdi, Türkiye işte o zaman huzurlu ve gerçekten modern bir ülke haline dönüşebilirdi.Olması imkansız bir hayal mi bilmiyorum. Sadece ben neden olmasın ki diyorum kendi kendime.Bu düşünce çocukça mı? Büyük ihtimalle öyle. Ama bizim kavgalarımız da çocukça. Bu çocukluk hastalıklarından kurtulup bir çocuğa özgü masumiyet ile konuşmaya ve anlaşma huzuruna da ulaşmaya çalışabiliriz.
İNANÇLA HERKESİN YÜZLEŞMESİ MODERNLİĞİN GEREĞİDİR
Bu dediğim laflar sadece Türkiye'ye özgü bazı sorunlardan çıkış yolu arama arzusundan kaynaklanmıyor. İşin bir de daha genel ve büyük boyutu da var.21'inci yüzyılda dünyanın yeniden oluşturulması zorunluluğu ortaya çıkmışken, her ülkede konumu ne olursa olsun her insan 'İNANÇ' meselesiyle mutlaka yüzleşip kendi bireysel iç hesaplaşmasını yeniden yapacak.Bunu ister istemez yapacağız çünkü modern yaşam bize bunu dayatıyor.Dünyada arzulanan huzuru bulabilmenin başka bir yolu da yok.Ha tabii ki bu bireysel hesaplaşmaların sonucunda birey olarak inanmamayı seçenler de olacaktır, tüm hayatını inanışa göre düzenlemeyi seçenler de ve tabii ki kendisi gibi olmayanları bir türlü kabul edemeyenler de olacaktır. Bunlar olacak gayet tabii ki ama toplumun büyük çoğunluğu inancını da inançsızlığını da çok daha ılımlı bir şekilde yaşayacak.
Şunu artık umarım herkes biliyor. Türkiye'nin önümüzdeki yıllarda dinine çok daha önem veren, inancı ön plana çıkaracak bir toplum olacağı kesindir. Cemaat de bu gerçeğin bir parçasıdır. CHP de öyledir. Ben bu gerçeklerin Türkiye'nin avantajına olabileceğini ve bizi güçlü ve büyük devlet haline getirebileceğini düşünüyorum. Eğer Türkiye laik sistemi, cemaatleri yok etme gücü olarak algılamayı bırakırsa, her insan dünya görüşü ne olursa olsun, hangi hayat tarzını seçerse seçsin, birbirine fazla karışmadan huzurlu bir şekilde bir arada yaşamak fırsatını ele geçirecektir. Gerçekten laik demokratik düzen işte o zaman olacaktır.
Herkese açık yayınlarına baktığınız zaman Fethullah Gülen'in bu konular üzerinde hayli yoğun düşündüğü görülebiliyor.Askerlerin de yoğunlaşması gerekiyor bu konuya. Ve meseleyi sadece tehdit algılaması düzeyinde bırakmaktan çıkarıp bir şekilde anlamakla sonuçlanacak diyalog kanallarını açık tutması da gerekiyor. Ben ayrıca inanıyorum ki tam anlamaya başladıklarında hiç ummadıkları sonuçlarla da karşılaşacaklar.Bitirmeden şunu söylemeliyim; şimdi lütfen bana kandırılmış olduğumu, işlerin içyüzünü bilmediğimi, saf olduğumu, insanların yalan söylediğini filan yazmayın. Damgalamaya çalışmayın beni. Bütün bunlar umurumda değil. Konu hakkında çok düşündüm yazıya girişmeden önce. Türkiye'ye artık huzurun gelmesini, çatışmalardan artık tamamen çıkmasını istiyorum. İsteyenin istediğine inandığı, her insanın istediği gibi giyindiği, hayat stilini özgürce yaşadığı, isteyenin de cemaate korkmadan ait olabildiği isteyenin de yine korkmadan cemaatler dışında kalabildiği bir Türkiye istiyorum artık. Sadece kendim için değil özellikle çocuğum için istiyorum bunu. Onun ancak o tür bir ülkede mutlu olabileceğini düşündüğüm için bu yazıyı yazmak zorundaydım. Ayrıca ben, bana edilen her lafın mutlaka bir yalana dayandığını da düşünmeyeceğim artık. Edilen lafa inanmak sonucunda kandırılabilir miyim? Gayet tabii ki evet. Ama hep bu kuşkuyla yaşamayı sürdüreceksek, bizi kandırıyor olması riski hem askerde hem de cemaatte vardır. Bu risklerin bizi yönlendirmesine izin vermeyip ÜLKEMİZDE BÜYÜK BİR DİYALOG başlatmalıyız. Artık boşa harcayacak zamanımız kalmadı.

Genelkurmay'a Saylan Tepkisi

ÇYDD Başkanı Türkan Saylan'a desten için Tümgeneral Onbay'ı gönderen Genelkurmay'a hukukçulardan tepki..

Genelkurmay'ın, ETÖ davası kapsamında evi aranan ÇYDD Başkanı Türkan Saylan'a destek ziyaretinde bulunması, tepkilere neden oldu. 1. Ordu Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümgeneral İbrahim Onbay'ın Genelkurmay adına yaptığı ziyaret, “hukuk kararlarını takmamak” olarak değerlendirildi. Ergenekon sanığı Paşalara yapılan ziyareti “meslektaşlık” gerekçesiyle izah eden Genelkurmay'ın, başörtüsü düşmanlığıyla tanınan ve hakkında Misyonerlik faaliyetlerinde bulunduğuyla ilgili MİT raporu bulunan ve PKK'lılara burs vermekle suçlanan ÇYDD Başkanı Türkan Saylan'a yapılan ziyareti hangi gerekçeyle izah edeceği ise merak konusu.
GENELKURMAY'IN TAVRI AÇIKÇA HUKUKA BASKIDIR
Emekli Cumhuriyet Başsavcısı ve Hukukçular Derneği Başkan Yardımcısı Reşat Petek, Ergenekon sanıklarının arkalarında sanki ordu varmış gibi bir savunma içinde bulunduklarını hatırlatarak, “Yargının soruşturduğu şahısların suçlu ya da suçsuzlukları kesinleşmeden TSK'nın bu şahıslara ziyaretlerde bulunması, asla normal karşılanamaz. Bu dava, toplumun psikolojik desteğini de gerektiren bir davadır. Hukukçuların insafsız saldırılara maruz kaldığı bir dönemde, TSK'nın soruşturulan şahıslara destek olarak yorumlanacak ziyaretleri, hukukçuları daha da zor duruma düşürüyor. Bu yapılan ziyaret, açıkça hukuka baskı niteliğindedir” dedi. Petek sözlerini şöyle sürdürdü: “TSK, yargı aşamasında olan bir davada tarafgir davranamaz ve davranmamalıdır. Haklarında silahlı terör örgütü kurma ve bu örgüte üye olma suçlamasıyla soruşturma yürütülen şahıslara, TSK'nın destek olarak algılanacak ziyaretlerde bulunması kabul edilemez. TSK'nın, bu süreci sekteye uğratacak girişimlerden özenle kaçınması gerekiyor.”
HUKUKUN ÜZERİNE NAMLU GÖLGESİ DÜŞÜRÜLMEMELİ
Emekli Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu, Türkan Saylan'a yapılan asker ziyaretinin, Genelkurmay'ın Ergenekon davasında nerede durduğunu gösteren bir tavır olduğunu belirterek, “Bu dava artık şirazesinden çıkmak üzere. Soruşturmayı yürüten savcılara Allah yardım etsin. Soruşturma esnasında Genelkurmay tarafından yapılan bu ziyaret hiç hoş olmamıştır. Toplumda ‘TSK darbecilere kol kanat geriyor' gibi bir algı oluşmuştur. Asker, hukukun üzerine namlu gölgesi düşürmemelidir. Darbelerle ve çetelerle anılan bir ülke olmaktan çıkmamızın yolu; hukuku korumaktan ve üstün tutmaktan geçiyor” dedi.

Kızlar okusun ama hepsi değil! / Umur Talu

Vardır mutlaka bu konuda da tuttuğunuz bir taraf... Ama bir dinleyin. Şöyle bir durum var memlekette. Hesapta, herkes kızlar okusun istiyor. Fakat hakikatte durum bu kızlar okusun, ama o kızlar değil haline geliyor.

Çağdaş Yaşam, Kardelenler... kızları okutmak istiyor. Fakat karşı taraf tarafından neyle suçlanıyor: "Nedense hep Kürt kızların okutulması... okuttuğu kızlardan bazılarının PKK'ya katılmış olması... Yabancı fon ve vakıflarla temas"... Oysa okuyamamış, okutulmamış Kürt (ya da Türk) kızların köleleştirilebilmesini, 12 yaşında tarım işçileri olarak toplu halde otobüslerle ölüme gömülmesini, yoksulluğun tozu dumanına çok çok ölü veya diri bebeler doğurmasını, zoraki evlilikler, saklı tacizlerle intiharlara sürüklenmesini büyük dert etmek gerekmiyor!

Öte yanda, kimi "çağdaş" da kızların okumasını istiyor ama bütün kızların okumasını istemiyor. Kızın başının örtülü olmasını, bazen anasının örtülü olmasını dahi, kızın okumaması için laikliğin beş şartından biri görüyor. Ona burs haram, üniversite haram, kamusal alan haram! Oysa başı örtülü ya da açık, okuyan her kızın, siyasi düşüncesi ne olursa olsun, öncelikle "kişisel irade ve bağımsızlık, farklı düşüncelere de açık olabilmek" ihtimalini yüksek tuttuğunu kimse bilmek istemiyor.Esasında pek kimse, çok bağımsız düşünebilen, cemiyet ve cemaate eleştirel mesafeli durabilen pek kız da istemiyor; erkek de.

"Çağdaşlar" ın örtü ayrımının öteki yüzü, kendini kimi cemaatçiliğin "kız okutma" seferberliğinde buluyor.Çünkü o zihniyette de birçokları, bu kez, berikinin "okutmama şartı" gördüğünü, "okutma veya burs şartı" sayıyor.

Sonra her taraftan, özellikle kadınlar yakınıyor: Siyasette kadının yeri ne kadar küçük, Meclis'te ne kadar az kadın var, hükümette kaç kadın var, Genelkurmay brifingine çağrılı gazeteciler arasında kaç kadın var ki! Biliyorum, siz de bir tarafsınız ama kendinize bir sorun: Kızları okutmak için seferber olanların dahi bazı kızları okutmamak için de seferber olabildiği bir ülkede...Günahların sadece erkekler tarafından değil, kadınlarca bile, "öteki" kızların, kadınların üstüne yıkıldığı bir ülkede...Kafasının, yüreğinin içindekinden de özlemleri ve yeteneklerinden de ziyade, başının açık veya kapalı olmasının bir kızın hayatını belirlediği, bazen tehdit ettiği, bazen kararttığı, iradesini çiğnediği, laik veya dini yasaklarla kısıtlandığı bir ülkede...Çok sayıda okumuş kadının dahi evde veya işte erkek tahakkümünü kıramadığı; okumamış, az okul görmüş, yoksulluğa ve evin idamesine sıkışmış milyonlarca kadın ve genç kızın ise, gönüllü veya zorla bin bir tahakküm altında bir hayatı kabullendiği bir ülkede... Ne bekliyordunuz ki!

"Yan tahsilimiz" de önemli bir kavram vardı: Karşıtların birliği, diye.Türkiye'de genç kızların, kadınların başındaki en önemli felaket, karşıtların çatışmasından ziyade, bizzat birçok kadının da daha keskinleştirdiği biçimde, karşıtların birliğidir.Karşıtlar; özellikle kadınlar üstünden ayrımcılıkta, karşı taraf gibi dururken dahi, kızlara, kadınlara sahip çıkarken dahi; esasında aynı "dayatmacı, itip kakmacı, aşağılamacı" taraf haline gelirler.

Ah bir çözebilsek şu sırrı: Esasında; dayatma, ayrımcılık, küçük ve hakir görme, insandan saymama, iradesini çiğneme bakımından çok meselede bazı karşıtlar bir ve aynıdır! Çünkü çoğunun anladığı cumhuriyet esasta şefkatsizdir; çoğunun terennüm ettiği demokratlıkta ötekine pek yer yoktur!

Soytarı / Ahmet Kekeç

Rektör, yönettiği üniversiteyi kışlaya çevirmiştir. Terör estirir... Akademik özerkliği ve dokunulmazlığı değil, ‘güvenliği’ önceler. Soytarı bunu görmez... ‘Ama sen de yandaş medyasın’ şeklinde yazılar yazar. Rektör, bu ülkenin seçimle gelmiş meşru Başbakan’ını ‘edepsizlikle’ suçlar, onu ‘zurnacı’ya, ‘halayık’a benzetir. Soytarı bunu görmez...
Bir de edep ve haya dersi vermeye kalkışır. Rektör, ‘Bizim asıl amacımız eğitim değil, laikliği ve kamu düzenini korumaktır’ der. Soytarı bunu görmez... ‘Helal sana Genco Erkal’ şeklinde yazılar yazar.
Rektör, gaza gelip, kürsüden Yunanistan’a savaş ilan eder. Bir süre önce ‘Türk-Yunan Barış Ödülü’nü almıştır ama bunun bir ehemmiyeti yoktur...
Geceleri okulunda rap rap yürüyüşler, Cumhuriyet fenerleri filan düzenler, bu etkinliğe katılmayan öğretim üyelerini kara listeye yazar. Kimse ona, ‘Bu yaptığının eğitimle, akademik çalışmayla ne alakası var?’ diye sormaz. Soytarı susar... Rektör ‘bilimsel kurullara’ karşı bağımsız ve sorumsuz olduğu için, bir başkasının eserini alıp kendi eseriymiş gibi sunar. Yaptığı intihal belgelendiği halde bu suç müeyyidesiz bırakılır. Çünkü rektörün dokunulmazlığı vardır. Çünkü o sıradan bir kamu görevlisi değildir.
Çünkü o ‘Cumhuriyet’in muhafızlığını’ yapmaktadır. Bu nedenle, başkasında suç olan şey, özel konumu nedeniyle onda suç teşkil etmemektedir. Soytarı bunu görmez... Rektör, bu ülkenin seçimle gelmiş meşru Başbakanı’na, ‘Sonu, ‘kara cüppeliler’ diyen Menderes gibi olur’ diye gözdağı verir, parlamentoyu darbeyle korkutur. Soytarı bunu görmez... ‘Ama Türkan Saylan çocuklara burs veriyor...’ şeklinde yazılar yazar.
Rektör ‘Ordu göreve’ diye pankart açar. Darbecilerle alengirli işlere girer, aynı fotoğraf karesinde objektiflere sırıtır, canı sıkıldığında karargahın yolunu tutar ve ‘bağlılık’ arz eder... Soytarı bunu görmez... ‘
Rektör, kendisi gibi düşünmeyenleri ‘vatan haini’, ‘satılmış’, ‘alçak’ ilan eder. Siyaset kurumunu ihanetle suçlar, TBMM’yi takmadığını beyan eder, seçilmiş iktidara ‘asker sopası’nı gösterir. Soytarı bunu görmez... Rektör, okulundaki öğrencileri ‘indirimli otobüs seferleri’yle Doğu Perinçek’li, Sinan Aygün’lü Kıbrıs mitingine taşır. Soytarı bunu görmez... İndirimli seferlerin hangi parayla, hangi kaynakla sağlandığını sormaz. Rektör, bu ülkenin seçilmiş yöneticisini ‘başbayi’ diye sarakaya alır.
Televizyona çıkıp, ‘Yüzde 90’la da gelseler hiçbir şey fark etmez, ordumuzun bir fiskesiyle alaşağı olurlar’ diyerek ‘darbe kapısı’nı gösterir.
Soytarı bunu görmez...
Kenan Evren’i ve darbecileri yalayan yazılar yazar... Rektör, senatosuna karar aldırıp ‘Cumhuriyetimizin temel niteliklerini korumak ve kollamak sorumluluğunu taşıyan tüm kişi ve kuruluşları’, yani Silahlı Kuvvetler’i ‘sorumluluğunun gereğini yerine getirmeye’, yani hükümetin tasarruflarına karşı darbe yapmaya çağırır... Soytarı bunu görmez...
Rektörün lügatında hiçbir zaman hukuk, demokrasi, bilim, özgür düşünce, akademik özerklik yer almaz; ama ‘statüko’ adına ne varsa sahiplenir.
Soytarı bunu görmez...
Her sabah, maaş aldığı adama selam çakar ve Ergenekon sulandırıcılığına koyulur.
Onun lügatinde de ‘adamlık’ bulunmamaktadır.

ETÖ'nün Kaç Hücresi Çökertildi?

Orakoğlu’ndan Demirel’e ağır suçlama: Siyasi çıkarları için 28 Şubat sürecine bir kaç 28 Şubat süreci daha ekledi. Ergenekon'un henüz çökertilemeyen hücreleri?

Emniyet İstihbarat Dairesi Eski Başkanı Bülent Orakoğlu, Ergenekon operasyonları kapsamında tutuklanan Mehmet Haberal’a verdiği destek sebebiyle eleştirilen 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e ağır yüklendi.
DEMİREL 28 ŞUBAT SÜRECİNİ İSTESE BİTİREBİLİRDİ
”Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanlığı darbe belgesi olan Batı Çalışma Grubu Belgesini Demirel’e ulaştırdığında harekete geçseydi 28 Şubat sürecini bitirebilirdi. Ancak Demirel, siyasi menfaatler uğruna bu döneme birkaç 28 Şubat süreci daha ekledi.” 28 Şubat sürecinde Emniyet istihbaratın patronu olan Orakoğlu, Batı Çalışma Grubu belgesini deşifre ettiği için yargılanmış ve beraat etmişti.
ETÖ’DE ÇÖZÜLME VAR
Demirel’in Mehmet Haberal ile ilgili tavrını da eleştiren Orakoğlu; “Savcılar çok önemli bilgilere sahip. Örgütün içinden bir takım insanlar onlara önemli bilgiler veriyor. Ancak bu tutumlar bu çözülme sürecini önlemeye yöneliktir.”
50’DEN FAZLA HÜCREDEN 4’Ü DEŞİFRE EDİLDİ
Ergenekon hücrelerinden şu ana kadar sadece dördünün deşifre edildiğini belirten tecrübeli istihbaratçı Orakoğlu, 50’den fazla hücrenin bulunduğunun da iddianameye yansıdığını vurguladı. Orakoğlu Savcılara ve kamuoyuna da çarpıcı bir uyarıda bulundu.
ORAKOĞLU: ÖNEMLİ GÖREVLERDE HALA ERGENEKON MENSUPLARI VAR
Orakoğlu, "Henüz devletin içinde deşifre edilmemiş, çok önemli makamlarda ve kritik yetkileri elinde tutan Ergenekon mensupları var. Bunlar süreci sulandırmak için yanlış bilgiler verebilirler" şeklinde konuştu.

Menderes İdamındaki Rol İtirafı

Veli Küçük, 27 Mayıs 1960 darbesinde Menderes'in idamı sırısında Yassıada'da neden bulunduğunu itiraf etti.

Ergenekon davası tutuklu sanığı emekli Tuğgeneral Veli Küçük, 27 Mayıs 1960 darbesinde Yassıada"da rol icabı tutuklu sandalyesine oturduğunu açıkladı. Darbe sonrasında Başbakan Adnan Menderes ve iki arkadaşını idam eden mahkemenin hazırlık çalışmalarına bizzat katıldığını anlatan Küçük, bunu Ergenekon davasının dün görülen 77. duruşmasında itiraf etti. Darbe sırasında yargılamanın gerçekleştiği adada ne yaptıklarını Küçük şu sözlerle anlattı: "1960 yılında 27 Mayıs"ta ben Kuleli Askeri Lisesi"nde öğrenciydim. Yassıada"ya ilk kez Kuleli"de okuyan bizler gittik. Yassıada o zaman böyle kötü durumda değildi. Tertemizdi. Kuleli Askeri Lisesi öğrencisi olan bizlerle darbeyi yapanlar duruşma salonuna nasıl girilecek, nerelere ve nasıl oturulacağının provasını yaptı Yassıada"da provalarında kimi zaman sanık sandalyelerine, kimi zaman avukat sandalyelerine oturduk."

BAŞBUĞ'A HÜKÜMETİ GÖTÜRME TAKTİĞİ

Org. Başbuğ'a "hükümeti götürme" taktiğini Org. Yalman söylemiş.

Org. Aytaç Yalman, Org. Başbuğ'a Hükümetle ilişkileri konusunda verdiği ve Başbuğ'un da buna göre konumunu belirlediği taktiği itiraf etti.
Org. Aytaç Yalman'ın internete düşen ses kaydında Org. İlker Başbuğ'la yaptığı diyalogları anlatan bölüm oldukça ilginç. Org. Yalman bu bölümde, Org. Başbuğ'un Hükümetle kamuoyu önünde çatışmasız olarak yürüttüğü ilişkilere atıfta bulunuyor.
HÜKÜMETİ GÖTÜRECEK AMA NASIL?
Org. Yalman, Org. Başbuğ'a ya kanun çerçevesinde hareket etmesi gerektiğini ya da Cumhuriyet'in değerlerini korumak için mücadele eden bir bir tarzda hareket etmesi gerektiğini söylüyor. Kanun dairesi ya da klasik TSK çizgisi arasında seçim yapması gerektiğini, bir ondan bir bundan gibi gelgitler yaşamasının hata olacağını Org. Başbuğ'a söylediğini belirten Org. Yalman, bu hatayı Org. Yaşar Büyükanıt'ın yaptığını belirtiyor. Org. Yalman, bu nedenle "Yaşar'ın dönemi çok talihsiz bir dönem oldu" diyor.
Yalman, bu sözleri üzerine İlker Paşa'nın konumunu belirlediğini ve Hükümeti "ortaya çıkmadan sessiz sakin götüreceğini" söylüyor.Org. Yalman'ın sözkonusu sözleri şöyle: İlker Paşa'ya konumunuzu belirleyin dedim İlker Paşa şeyini belirledi. Bir dedim ki bak, bir dedim yapamayacağınız hiçbir şeyi söylemeyin. Yapamayacağınız hiçbir şeyi, arkasında duramayacağınız hiçbir şeyi söylemeyin bir. Bir de konumunuzu belirleyin dedim. Nedir silahlı kuvvetlerin konumu? Silahlı kuvvetlerin konumu, yani işte iç hizmet kanunundaki, 15. Madde mi, yoksa Cumhuriyetin değerlerini korumak için mücadele eden bir silahlı kuvvetler vardır, bir de demokratik bir ülkede demokratik bir hükümetin ordusu olarak konumlanır. Ya bu ya o olur. Bir gün burada bir gün orada, işte Yaşar'ın en büyük talihsizliği o oldu. Yani Yaşar'ın dönemi çok talihsiz bir dönem oldu çünkü işte komutan dedi birisi, komutanım dedi birisi eli, selam verdi birisi eli sıktı... yani bunlar konumunu belirleyememekten kaynaklanıyor. Konumunu belirle derim, ona göre hareketini yap. Şimdi bana göre konumunu belirledi o. İşte yani, ortaya çıkmadan hükümeti sakin sessiz götürecek.

17 Nisan 2009 Cuma

KOSOVA-TÜRKİYE GÜVENLİK İŞBİRLİĞİ

Genelkurmay Plan ve Prensipler Daire Başkanı Korgeneral Hüseyin Nusret Taşdelen başkanlığındaki Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) heyeti, Kosova'yı ziyaret etti. Edinilen bilgiye göre, heyetin Kosova Güvenlik Gücü (KGG) Başkanı Fehmi Mujota ile görüşmesinde, TSK ile KGG arasında güvenlik alanında işbirliği konusu ele alındı. Heyet, başkent Priştine'deki temasları kapsamında Kosova Barış Gücü (KFOR) Komutanı İtalyan Korgeneral Guiseppe Emilio Gay ile de bir araya geldi. Korgeneral Taşdelen ve beraberindekiler, Priştine'deki temaslarını tamamladıktan sonra Türk Taburu Görev Kuvvet Komutanlığını ziyaret için Prizren'e geçti. Heyet, Türk birliğinin konuşlandığı Sultan Birinci Murat Kışlasında Türk Temsil Heyet Başkanı Kurmay Albay Yahya Bacak ve Tabur Komutanı Yarbay Nail Yiğit ile görüştü.

Yol yerine anıt

Ardahan’ın Taşlıdere köyünün ne yolu, ne suyu ne elektriği var. Ama General Yavaş’ın önerisiyle 3.5 milyon liralık Ermeni mezalimi anıtı olacak

Türkiye-Ermenistan sınır kapılarının ne zaman açılacağına ilişkin tartışmalar sürerken, Ardahan’da “Ermeni mezalimini hatırlatma ve kınama” amacıyla yeni bir anıt yapılması girişiminde son aşamaya gelindi. Tuğgeneral Muharrem Yavaş’ın Ardahan 25’nci Mekanize Tugay Komutanı olarak görev yaparken bir yıl önce ziyaret ettiği Taşlıdere köyüne önerdiği anıtın yapımına bu yıl başlanacak.
Projesi 9. Kolordu Komutanlığı’nca hazırlatılan ve ihalesi tamamlanan anıt 3.5 milyon TL’ye mal olacak.
Paşa istedi, vali ‘olur’ verdi
Ardahan merkeze bağlı Taşlıdere köyünde yaşandığı ileri sürülen Ermeni katliamı dolayısıyla yapılması kararlaştırılan anıt köylülerin tepkilerine yol açtı.Anıtı ‘ölü yatırım’ olarak nitelendiren köy muhtarı Esbender Özer “Köyün yol, su, elektrik, okul sorunu var. Bu paranın onda biri ile sorunlarımız çözülür” dedi.
Geçen yıl Taşlıdere köyünü ziyaret eden dönemin 25’nci Mekanize Tugay Komutanı Tuğgeneral Muharrem Yavaş, köylülere anıt yapılacağı bilgisini verdi. Projesi 9. Kolordu Komutanlığı’nca hazırlanan proje, daha sonra Ardahan Valiliği’ne gönderildi. Kolları sıvayan Valilik bünyesindeki Kentsel İyileştirme Müdürlüğü de işlemleri hızla tamamladı. Yapılan başvuru üzerine İl Genel Meclisi’nde, anıt için Taşlıdere köyüne ait 170 ada, 10 parsel tahsis edilerek FC9C17/2C numaralı yapıya izin verildi.
CHP’li başkan: Sadece imza attık
Projenin kendi yönetimi öncesi hazırlanıp ihale edildiğini belirten Ardahan İl Genel Meclis Üyesi CHP’li İlimdar Senem, “İşi bitirmiş, gelip bizden izin istiyordular. Bize sadece imza atmak kaldı” dedi. Enaz 3.5 milyon liraya mal olacağı açıklanan anıt mezarın Taşlıdere köyünden Bedirhan Özer isimli vatandaşın anlatımları üzerine gündeme getirildiği öğrenildi.
Edinilen bilgiye göre Özer’in “Büyüklerimizden duyduğuma göre, bizim köyde Ermeniler katliam yapmışlar. Bu köyde sadece köy halkı değil Ermeniler tarafından katledilen 20 pare köyün insanı yatıyor” sözleri anıt için gerekçe yapıldı.Taşlıdereliler tepki gösteriyorArdahan merkeze 20 kilometre uzaklıkta bulunan köylerine yapılacak anıt için ayrılan paranın büyüklüğünü şaşkınlıkla karşılayan Taşlıdere köylüleri tepkilerini şöyle dile getirdi: “Barışın konuşulduğu, sınırların açılmasının tartışıldığı bir dönemde bu parayla anıt yapmaktansa 10 köyün sorunları çözülür, kaldı ki tarihi bir belge, bilgi olmaksızın böyle bir anıtın yapılması yanlıştır.”
Taşlıdere köyü muhtarı Esbender Özer, tepkisini şöyle dile getirdi: “Köy yolları yıllardır onarılmıyor. Su sorunumuz had safhada. Okul da yetersiz. Kanalizasyon yok. Enerji hatlarının yaylamızın içinden geçmesine karşın yaylamıza elektrik verilmiyor. Bu ve buna benzer birçok sorun ve sıkıntımız varken, 3.5 milyon liralık anıt gereksiz ve ölü yatırımdan öte bir şey değildir. Bu parayla 10 köyün sorunu çözülür.”

Orgeneral Başbuğ’un konuşmasında neye katılmadım? (3) / Hasan Cemal

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ iki saat süren bir konuşma yapıyor.Ülkenin neredeyse tüm televizyon kanalları canlı olarak bu konuşmaya kilitleniyor.Ertesi gün yazılı basında tüm manşet ve yorumlar bu konuşmaya ayrılıyor.
Normal mi, olağan mı?
Hayır değil.
Demokrasilerde görülür mü?
Sanmıyorum.
Bir de asker ve siyaset penceresinden bakalım konuşmaya.
Orgeneral Başbuğ’un ele aldığı konuların çoğunluğu siyasetin çerçevesine oturmuyor mu?Elbette oturuyor.Türkiye’nin siyasal nitelikteki bazı temel sorunlarına değindi Orgeneral Başbuğ.
Kısacası, ‘siyaset’ yaptı.Demokrasilerde bu yok.
Peki ama bu konularda düşünmeyecek mi, konuşmayacak mı, görüşlerini dile getirmeyecek mi?Hiç kuşkusuz hepsini yapacak. Ama devletin kapalı kapıları arkasında, siyasal otoriteyle birlikte, Milli Güvenlik Kurulu gibi anayasal kurumlarda yapacak.
Kısacası:Genelkurmay Başkanı’nın bazıları hayli tartışmalı olan siyasal konulara kamuoyu önünde böyle girmesi doğru olmadı. Konuşmasında demokrasiyi sık sık vurguladı ama demokrasinin en temel gereklerinden birine uymadı.Bu klâsik konuyu geçelim.Orgeneral Başbuğ’un konuşmasında kimlikler geniş yer tuttu. Etnik kimlik ve siyaset, dini kimlik ve siyaset konularını ele aldı.
İnsanların kimliklerine sahip çıkmaları, kimliklerini yaşamaları, geliştirmeleri en doğal haklarıdır. Demokrasilerde farklılıklara özgürlük ve saygı en temel konudur.
Kürt olur, Türk olur. Müslüman olur, Hıristiyan olur, Yahudi olur, ateist olur. Sünni olur, Alevi olur. Şu cemaate, bu cemaate ya da tarikata yakın durur. Bütün bunları nasıl yaşamak istiyorsa, öyle yaşar.Buradaki ölçü, ‘şiddet’tir.Şiddeti reddetmektir.
Etnik kimlik üzerinden siyaset yapılır mı? Yapılır. Yasak olan şiddettir, silaha başvurmaktır demokrasilerde...Etnik kimliği, dini kimliği bastırdığınız vakit, bu hem demokrasi ve insan haklarına aykırı olur, hem de geri teper.
Türkiye’de geri teptiği gibi...
Kimliklerin bu ülkede baskı altına alınmış olmasının acı, trajik sonuçları Orgeneral Başbuğ’un konuşmasında vardı:TSK’dan 4970 şehit.PKK’dan 40.000’e yakın ölü.Ve 1335 köy korucusu...Bu kan ve göz yaşına Susurluk’u, JİTEM’i, faili meçhul cinayetleri ekleyin. Demokrasi ve hukuk devletinin yediği darbelerle Ergenekon’a açılan yolu ekleyin. Silah ve çatışma yerine son çeyrek yüzyıl içinde kalkınmaya gidebilecek, bu ülkede aş ve iş sorununu çözebilecek olağanüstü kaynakları ekleyin.
Önümüze felaket bir tablo çıkıyor o zaman...Sayın Genelkurmay Başkanı;Sonra da lütfen düşünün!Cumhuriyetin kuruluşundan beri bu devletin ve gelmiş geçmiş hükümetlerin, askeri yönetimlerin ‘kimlik siyasetleri’ konusunda, “Kürt yok Türk var!” derken, ‘Kürtçe yasak!” derken, “Kürt var Kürt sorunu yok!” derken ya da dini cemaatlere ve tarikatlara baskı uygularken, hangi yanlışları yaptıklarını iyi düşünün.Ve bu yanlışlardaki ‘askerin payı’nı da mutlaka hesaba katın. Bu yanlışlar yok konuşmanızda.
İpuçları da yok.
Bu nedenle, özenle hazırlandığı belli olan iki saatlik bir konuşmaya rağmen inandırıcılık meselesi varlığını korudu.Ve aklıma takıldı:Yanlışları şöyle ya da böyle kabullenmeye başlamak için ille de emekli mi olmak lazım?..Biliyorum, söz uzadı.Genelkurmay Başkanı Başbuğ’u iki saat boyunca konuşturan öncelikli iki temel konu, iki temel sorun vardı:Kürt kimliği...Müslüman kimliği...Kürt sorunu...
Din sorunu...
Eğer bu sorunlardan içtenlikle kurtulmak istiyorsak, Atatürk dönemi dahil Cumhuriyet tarihimize eleştirel gözle bakmak alışkanlığını edinmek, devletin baskı ve sopa politikasından vazgeçmek ve kusurlu demokrasimizi düzeltmek şarttır.
Yoksa barış, demokrasi ve hukukun üstünlüğü bu ülkede yerli yerine oturmaz; aş ve iş sorunu çözülmez; refah kapımızı çalmaz.Keşke Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un konuşması, Türkiye’de barış, demokrasi ve hukukun üstünlüğü açısından askeri de, sivili de içine alacak özgür bir tartışmanın başlangıcı olabilse...Ve son söz:Türkiye’de Genelkurmay Başkanları yerine, böyle hazırlanmış, üstünde düşünülüp taşınılmış, kurmay ürünü konuşmaları Başbakanlar yapsa ne iyi olur.

ORGENERAL BAŞBUĞ'A ZİYARETLER

Çin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Xu Qiliang ile Mısır Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Mohab Mameesh, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'u ayrı ayrı ziyaret etti. Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yer alan açıklamaya göre, Orgeneral Qiliang dün saat 17.00'de, Koramiral Mameesh de dün saat 11.30'da Orgeneral Başbuğ'a ziyarette bulundu.

Encümen-i Daniş toplandı

Gündemde Org. İlker Başbuğ'un konuşması varEmekli asker ve sivil üst düzey yöneticilerin oluşturduğu "Encümen-i Daniş"in toplantısı İstanbul'da yapıldı. Moda Deniz Kulübü'nde Nisan ayının ikinci toplantısını gerçekleştiren Encümen-i Daniş üyelerinin, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un konuşmasını görüşecekleri öğrenildi.Moda'daki Deniz Kulübü'nde 15 günde bir araya gelen "Encümen-i Daniş" üyeleri, saat 13.00 itibarıyla toplanmaya başladı. Emekli Genelkurmay Başkanları İsmail Hakkı Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu, Necdet Üruğ, eski Bakanlardan Sefa Reisoğlu, TBMM eski Başkanı ve Encümen-i Danış Başkanı Necmettin Karaduman, MİT eski Müsteşarı Sönmez Köksal'ın da aralarında bulunduğu grup üyelerinin katıldığı toplantı saat 14.00'de başladı.Soruları yanıtsız bırakan Encümen-i Danış Başkanı Necmettin Karaduman, toplantı çıkışında bir açıklama yapabileceğini belirtti. Basın mensuplarının bugünkü toplantının konusuna ilişkin sorularını, sadece eski Bakanlardan Sefa Reisoğlu yanıtladı. Reisoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un açıklamalarını gazete ve televizyonlardan izlediğini, bu nedenle ayaküstü açıklama yapmasının doğru olmayacağını söyledi.Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınanlara ilişkin soruları ise Reisoğlu, "Bunlar Türkiye'nin çok önemli konuları, münferit konuları değil. Ayaküstü yapılacak her değerlendirme -gazetelerde yazanlar dışında bilgimiz olmadığına göre- kendi bünyesinde yanlışını taşır. Diliyorum ki, Türkiye bu tür değerlendirmelere ihtiyaç duyulmayacak bir çizgiye ulaşsın" dedi. Toplantının 17.00 sıralarında bitmesi bekleniyor.

Dilipak'ın serveti '28 Şubat Amirali'ne gitti

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Erkaya hakkında yazdığı yazı Dilipak'ı eviden etti. Tazminat için ev bugün satılacak. Vakit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak, Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı E. Ormairal Güven Erkaya hakkında yazdığı "Hakkımı helal etmiyorum" yazısı nedeniyle tazminat ödeyecek. 25 Haziran 2000 tarihli Vakit Gazetesi'nde yayınlanan köşe yazısı nedeniyle açılan davayı Erkaya'nın varisleri sürdürüyordu.
Ankara 29. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde üç yıl sonra sonuçlanan davanın ardından Erkaya'nın varisleri adres tespiti için Kadıköy 4. İcra Dairesi'ne başvurdu. Adres tespitinin ardından faiziyle 100 milyarı aşan 30 milyarlık tazminatın ödenmesi için Dilipak'ın evi satışa çıkarıldı. Ev bugün 230 milyar üzerinden satışa sunulacak.

‘Keşke uğurlamaya gideceğine muhtıra verilince kaçmasaydı’

Bakan Çelik, Süleyman Demirel'i topa tuttu!
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Ergenekon soruşturması ile ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı. Ömer Şahin’in Kanal A’daki “Görüş Farkı” programına katılan Bakan Çelik, Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alınan Prof. Dr. Mehmet Haberal’ı uğurlamak için havalimanının apronuna kadar giden Demirel’i ağır bir dille eleştirdi. Demirel’in Ergenekon’un arkasında durduğunu iddia eden Çelik, “Bunu siyasi hayatında kara bir leke olarak görüyorum” dedi. Bakan Çelik şunları söyledi: “Defalarca darbelere maruz kalmış bir siyasetçi olarak, darbe kelimesinin bile kendisini rahatsız etmesi lazım. Keşke Sayın Demirel bu yaşına başına rağmen havaalanına kadar giderek gösterdiği enerjiyi kendisine muhtıra verildiği zaman kaçarak yapmasaydı. Demirel, demokrasi mücadelesi verseydi Türkiye bu noktada olmazdı.”
Cindoruk, yıllarca göz boyadı
AKP’ye geçmeden önce DYP milletvekilliği yapan Çelik, meclis eski başkanı Hüsamettin Cindoruk’un da yıllarca insanları kandırdığını ima etti. Çelik, “Sayın Cindoruk’u dinlediğim zaman “Aman Allah’ım” diyorum. Bu bizim tanıdığımız Cindoruk mu, yoksa zaten bu muydu diyorum. Demek ki insanların gözlerini iyi boyadılar. Hayretler içerisindeyim. Bir de Menderes’in avukatı falan dediler, öyle bir şey de yokmuş.”

Bana ne bu konuşmadan? / İhsan Dağı

Genelkurmay Başkanı konuştu geçenlerde. O günden bugüne, ne dediğini analiz ediyor, anlamaya çalışıyoruz. Şunu demiş, bu analizi yapmış, şu düşünüre atıfta bulunmuş... İyi de, bana ne?
Orgeneral Başbuğ'un konuşması, büyük ölçüde askerin görev alanının dışında. Kimlik, modernite, din nasıl olur da Genelkurmay Başkanı'nın konuşmasının ana gövdesini oluşturabilir? Yurt savunması için eline silah verilmiş bir kurumun başkanının yurttaşlara anlatacağı başka şeyler olmalı. Örneğin, önceki gün bir F-16'nın neden düştüğü... Veya Abdülhamit Bilici'nin açıkladığı, 'akredite' olmayan bir haber ajansı muhabirini 'kurtarma(ma)' olayına ilişkin neler yapıldığı veya yapılacağı... Bunları açıklamaya ne derler acaba?
İçeriğinden bağımsız olarak, komutanların siyasal analizler yapmaları demokratik ülkelerde normal karşılanmaz. Asker, sivil otoritenin altında savunma organizasyonundan sorumludur, ülkenin nasıl ve kimler tarafından yönetileceğinden değil. Türkiye'nin 'özel koşulları'na sığınılıp siyasete, topluma, ekonomiye ve hatta kavramsal dünyamıza müdahale etmenin ne demokrasiyle ne de askerlik işiyle bir alakası vardır. Üstelik Huntington'ın 1957 yılında yayınlanan 'the Soldier and the State' kitabından çağdaş demokratik bir sivil-asker ilişkisi modeli çıkmaz. Zaten amaç da çağdaş bir modeli örnek almak değil herhalde.
Ayrıca 'sivil refleks'in asker-dışı çevrelerde de pek noksan olduğu görülüyor. Öyle olmasa ülkenin neredeyse bütün ulusal televizyon kanalları Genelkurmay Başkanı'nın verdiği bu sunuşu canlı yayınlamazlardı. Kaç gündür Genelkurmay Başkanı'nın dediklerinin şifrelerini çözmeye çalışıyoruz. Birçok demokrat aydın, yazar bile söz konusu konuşmadan 'açılım' çıkardı.
Bu 'dil'i ve 'sunum'u veri alarak tartışmaya başladığımız anda o dilin ve eylemin meşruiyetini de kabul ediyoruz demektir. Komutanlar da tabii ki sosyal ve siyasal olaylara ilişkin fikir ve kanaat taşırlar, ama bunları üniformalarıyla açıkladıklarında 'tartışma kapanır'. Emir-komuta ilişkisi 'tek yorum'a, 'tek hakikat'e izin verir çünkü. Üstelik Orgeneral Başbuğ'un ulus devlet, millet, kimlik, cemaat yorumlarından belli politik sonuçlar ve öneriler çıkar, başka analiz ve öneriler de dışlanır.
Komutanlar düşünce tartışmalarına hazırlarsa, önce üniformalarını çıkarmaları, ellerindeki silahları bırakmaları gerek. Aksi halde 'özgür bir tartışma' olmaz. Ama ille de bunu yapmaları gerekmez. Memleketin askere de ihtiyacı var yurt savunması için. Yalnız bu silahlı güç, din toplum ilişkisinin, modernleşmenin, kimliğin, tarihin, demokrasinin 'doğrusu'nu 'öğretmeye' yeltenirse hem toplumun öz ve özgür tartışmasını bozar hem de kendi işlerinin kapsamı dışına çıkar.
Tamam, asker güvenlik meselelerini anlatsın, dinleyelim; ama güvenlik deyince de içine ne olursa koyuyorlar. Güvenlik şemsiyesinin altına alınmayan hiçbir konu kalmıyor. Bunun adı, 'güvenlikleştirme'; yani, bir iktidar kurma ve meşrulaştırma aracı. Her konu güvenlik kavramının içinde ele alındığından bütün kararların nihai mercii olarak ordu çıkıyor karşımıza. Böylece siyasal ve toplumsal alan 'askerileştiriliyor', neredeyse bütün ülke, bütün alanlar ve bütün karar mekanizmaları 'askerî bölgedir, girilmez' levhalarıyla sivillere kapatılmaya çalışılıyor. O yüzden bu 'güvenlik dil'i çok işlevseldir; iktidar kurar, sivil ve siyasal alanları denetler. Yapılması gereken, bu 'askerîleştirilmiş dil'den uzak durmaktır. Orgeneral Başbuğ'un konuşması bu noktada bir 'masterpiece'dir; bazı liberal demokrat yazarları bile bu 'dil' içine 'angaje' etmiştir. Bu konuşma ve konuşmaya yüklenen anlam ve önem, Türkiye'nin hâlâ askerî vesayet rejimi altında olduğunun bir göstergesi.
Akademik analiz (bazılarının sevdiği bir kelimeyi kullanırsak) 'kisvesi' altında askerin örtülü 'vesayet siyaseti' izlemeyi sürdürdüğünü görmek gerek. Aksi halde, 'sözde sofistike' bir dil çerçevesinde 'vesayet' kendine yeni kanallar açarak yoluna devam eder.

Jandarmaya sivil model!

AB'ye söz verildi, Jandarma Genel Komutanlığı sivilleşiyor
En geç beş yıl içinde Jandarma İçişleri Bakanlığı'na bağlanacak, kurumda asker yerine profesyonel siviller görev alacak, başına Kara Kuvvetleri'nden orgeneral değil Emniyet'ten polis atanacakHükümetin Jandarma Genel Komutanlığı'nı, İçişleri Bakanlığı'na tamamen bağlayacak çok önemli bir adım attığı ortaya çıktı. Bunun ardında hükümetin, 31 Aralık 2008 tarihli Resmi Gazete'nin mükerrer sayısında yayınlanan Ulusal Program ile Avrupa Birliği'ne (AB) verdiği taahhüt yatıyor. Yılbaşına saatler kala yayınlanan mükerrer Resmi Gazete'deki Ulusal Program'ın, 'Siyasi Kriterler' alt başlında, bu taahhüdün kapsamına ilişkin şu önemli ifadeler yer alıyor: 'İç güvenlik hizmetinin, hükümetin belirleyeceği politikalar doğrultusunda ve yine hükümetin denetim ve gözetiminde; 'hukukun üstünlüğü' ve 'insan hak ve hürriyetleri çerçevesinde, kolluk kuvvetlerinin profesyonel ve uzmanlaşmış birimleri tarafından yerine getirilmesi esastır. Bu kapsamda, iç güvenlik yönetiminin koordinasyonunu ve sivil idarenin iç güvenlikle ilgili görev, yetki ve sorumluluklarını etkin olarak yerine getirmesini güçleştiren mevzuat hükümleri ve uygulamaları değiştirilecektir.' Bu ifadelerle Türk Silahlı Kuvvetler (TSK) ile ilgili görevleri ve terfi, personel, eğitim - öğretim gibi konularda Genelkurmay Başkanlığı'na bağlı Jandarma Genel Komutanlığı'nın, İçişleri Bakanlığı'na bağlanacağına vurgu yapılıyor.
DEĞİŞİKLİK EN GEÇ 5 YILA
Hükümet, Ulusal Program'da yer alan hedeflerin kısa ve orta vadede yerine getirileceği konusunda AB'ye garanti verdi. Türkiye'nin yönetim dilinde 'kısa vade' 1 yıl, 'orta vade' ise 3 ila 5 yıl anlamına geliyor. Bu da en geç 5 sene içinde Jandarma Genel Komutanlığı'nın tamamen İçişleri Bakanlığı'na bağlanabileceği anlamına geliyor.
KOMUTANLIK İTİRAZ ETTİ
Hükümet, daha önce polis ve jandarmanın görev ve sorumluluk bölgelerinin belirlenmesiyle ilgili yönetmelik değişikliği yaparak Jandarma Genel Komutanı'nın yetkisini valilere vermişti. Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Metin Gürak, konuyla ilgili soru üzerine, 'Görüşümüzün dikkate alınmadığını söyleyebilirim' demişti. Jandarma Genel Komutanlığı, Ulusal Program'ın taslak aşamasında da yer alan ifadelere itiraz etmişti. 26 Eylül 2008'de İçişleri Bakanlığı'na gönderilen itiraz yazısında şöyle denilmişti:
'Ülkenin önemli bir kesiminde, 169 yıldan bu yana iç güvenlik hizmeti veren Jandarma Genel Komutanlığı'nın görüşü alınmadan ve koordine edilmeden Taslak Ulusal Programa dahil edilen söz konusu ifade oldukça muğlak ve ucu açıktır. Ayrıca Ulusal Programların, AB tarafından hazırlanan Katılım Ortaklığı Belgeleri'nde yer alan talepleri karşılamak maksadıyla hazırlandığı bilinmektedir. 2008 yılı Katılım Ortaklığı Belgesi'nde iç güvenlik hizmetine ilişkin herhangi bir husus bulunmamasına rağmen, Taslak Ulusal Programa dahil edilen söz konusu ifade dikkat çekici bulunmaktadır. İç güvenlik hizmetinin yürütülmesi için, 2803 sayılı 'Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu'nun mevcut hükümlerinin yeterli olduğu kıymetlendirilmektedir. Bu kapsamda Türkiye'nin AB'ye uyum sürecindeki öncelikleri dikkate alındığında, söz konusu ifadenin Taslak Ulusal Program'dan çıkarılmasının uygun olacağının değerlendirildiğini arz ederim.'
280 BİN PERSONELİ VAR
Jandarma Genel Komutanlığı'nın, 280 bin personeli bulunuyor. Bunların 4 bin 500'ü subay, 18 bini astsubay, 25 bini uzman çavuş geriye kalan yüzde 80'i ise er ve erbaşlardan oluşuyor. AB'ye verilen taahhütte, 'Kolluk kuvvetlerinin profesyonel ve uzmanlaşmış birimleri' olacağı vurgulanıyor. Halen Jandarma personel ihtiyacını Milli Savunma Bakanlığı'nın yaptığı asker alımlarıyla karşılıyor. Düzenlemenin hayata geçmesi durumunda Jandarma, artık asayiş hizmetlerini er ve erbaş yerine profesyonel kadrolarla verecek.
YÜZDE 92'DEN SORUMLU
Sİlahlı Kuvvetler'le ilgili görevleri eğitim ve öğrenim bakımından Genelkurmay Başkanlığı'na, emniyet ve asayiş işleriyle diğer görev ve hizmetlerin yerine getirmesi konusunda İçişleri Bakanlığı'na bağlı olan Jandarma Genel Komutanlığı'nın sorumluluk alanı Türkiye yüzölçümünün yüzde 92'sini kapsıyor. Barış zamanında İçişleri Bakanlığı'na bağlı olan Jandarma Genel Komutanlığı, savaş zamanında ise Türk Silahlı Kuvvetler Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın emrinde oluyor.
VALİ YA DA POLİS YÖNETECEK
Teamüller gereği Jandarma Genel Komutanlığı'nın başına Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nda kadrosu bulunan bir orgeneral atanıyor. Hükümetin Jandarma'yı tamamen İçişleri Bakanlığı'na bağlaması durumunda, başına Emniyet Genel Müdürlüğü'nde olduğu gibi bir vali ya da üst düzey bürokrat atanabileceği belirtiliyor.

Genelkurmay'ın Kürt açılımı / Mümtazer Türköne

Genelkurmay, bu toprakların geçmişine has askerî yeteneği temsil ediyorsa, İlker Başbuğ'un konuşmasının bir stratejik arkaplanı olduğunu varsaymamız gerekir. Asker, mesleği gereği savaşır.
Savaşmak için düşman lâzımdır. Düşmanla savaşırken ileri ve geri taktik hamleler yapılır. Serdedilen mülahâzalar ülkenin siyasî dokusuna ve geleceğine dair; demek ki siyasî alanda savaş yürüten ordunun –çok fazla değişim sinyali verildiğine göre- gözden geçirilmiş ve zamana uyarlanmış yeni bir stratejisi söz konusu.
Askerin siyasî tasarruflarının gerekçesi olan iki temel sorun var. Bunlardan biri hepimizin canını yakan ve uğrunda ülke olarak ağır bedeller ödediğimiz Kürt sorunu. İkincisi ise bütünüyle siyaset üzerinde vesayet aracı olarak yapay biçimde üretilmiş irtica sorunu. Asker, kendisini bu iki soruna göre konuşlandırıyor. Düşmanları ise bu iki sorunun içinden çıkartıyor. Genelkurmay Başkanı, askerin profesyonel ilgi alanı olan bu iki soruna ve karşısında yer aldığı düşmanlara dair revize edilmiş bir stratejiyi dile getirdi.
Kürt sorunu bir etnik sorun. Üniter-ulus devlet ile Kürtler arasında. Asker, bu sorun üzerinde öteden beri tekel oluşturmuş durumda. Sivil siyasî aklın bu sorunu çözmek için attığı adımları, ağırlığını koyarak engelledi. Siyasetçilerin, Kürt sorununu çözmek için ileri attıkları bir adım kendi akıllarının, geri attıkları iki adım ise askerlerin eseriydi. Kürt sorununun bugünkü hali, doğrudan askerin belirlediği politikaların eseri. 1983 yılında askerler tarafından getirilen "Kürtçe yasağı"nın, sorunun büyümesindeki etkisi, askerin oluşturduğu tekel hakkında bir fikir vermek için yeterli.
Başbuğ'un "Türkiye halkı" açılımı, bu fiilî durum yüzünden çok önemli. Demirel'in "Kürt realitesi"ni tanıması ve Başbakan Erdoğan'ın "Kürt sorunu"nu kabul etmesi ile karşılaştırıldığında bu açılım sonuç getirme şansına sahip. Çünkü sahibi asker olduğu için, askerden muhalefet gelmesi ihtimali yok. Başbuğ'un konuşması ile asker, Kürt sorununa yönelik stratejisini köklü bir şekilde değiştirdiğini anlatıyor. Bu köklü değişim, sorunun askerî tedbirlerle çözümü yerine, siyasî araçların egemen olması anlamına geliyor. Başbuğ, "üniter-ulus devlet"in ulusunu yeniden tanımlamaya girişti. Değişim "ulus" tanımında. Şimdilik "ulus", "Türkiye halkı" olarak tanımlanabilecek. Bu tanım bizi, toprak esasına dayalı bir milliyetçilik anlayışına götürür. Aynı zamanda, hukukun koruduğu vatandaşlık esasına dayalı bir millet tanımı ortaya çıkartır. Mantık olarak Kürtlerin de kendilerini eşit ve onurlu vatandaşlar olarak içinde bulabilecekleri başka bir tanım yapılamaz.
"Bu ulus-devlet yapısının ortak değeri ne olacaktır?" sorusunu, Başbuğ kendisi soruyor. Başbuğ'un "Türk" sıfatı üzerindeki vurgusunun pratik bir değeri yok. "Bu ulus devlet yapısının ortak değeri" artık ortak çıkarlar ve hukuk olacaktır. "Vatandaşlığa dayalı milliyetçilik" yerine doğrudan "vatanseverlik" tabirinin kullanılması gerekir. Vatanseverlik, ulus devletin dayandığı referansı o toplumun içinden alıp üzerinde yaşanılan toprağa aktarır.
Başbuğ'un "Kürt kimliği" üzerine giriştiği spekülasyonların tamamı, "Kürt sorunu"nun vatandaşlık esasında çözülmesine yönelik. Üst-kimlik alt-kimlik ayırımı, "kültürel kimlik" vurgusu sınırları kolay çizilecek ayırımlar değil.
Önemli olan sonuç ise şu: Asker, siyasî çözüm alanı üzerindeki ipoteğini kaldırmış görünüyor. Bu sonuç, tam anlamıyla Kürt sorunu konusunda askerin stratejik geri çekilmesini ifade ediyor.
"Sanal düşman" yani "irtica tehdidi" konusunda ise geri çekilme değil, strateji değişikliği söz konusu. Asker, siyasî alandaki pozisyonunu muhafaza etmek için "cemaatleri" düşman ilan ediyor. Bu yeni düşman tanımının, bir "sanal düşman" tanımı olduğuna dikkat etmeliyiz. Siyasal alandaki vesayet, bu düşman tanımı ile sürdürülecek. Bakalım bu sanal kavga için ülke olarak hangi bedelleri ödeyeceğiz?

TSK'dan açıklama!

Org. Başbuğ gazetecilerle bir araya gelecek...Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ 29 Nisan'da gazetecilerle bir araya gelecekGenelkurmay Başkanlığı'nın haftalık bilgilendirme toplantısından notlur ulaşmaya başladı. Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak'ın verdiği bilgiye göre, daha önce Nisan ayında Genelkurmaş Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un iki önemli etkinliğe katılacağı bildirilmişti. İlki Başbuğ'un Harp Okulları'nda yaptığı konuşmaydı. İkincisi etkinlikte ise Başbuğ, 29 Nisan'da gazete ve TV'lerin genel yayın yönetmenleri, Ankara temsilcileri ile bir araya gelecek. Başbuğ güncel konulara yönelik açıkmalarda bulunacak.

Ergenekon: Halat geriliyor... / Hüseyin Gülerce

Ergenekon Terör Örgütü davasının 12. dalga olarak adlandırılan gözaltı operasyonu, soruyu daha da güçlendirdi: Bu dava nereye gidiyor? Aynı minvalde başka sorular da var: Nereye kadar gider?
Asker nereye kadar izin verir? Darbeciler gerçekten yargılanır ve ceza alabilirler mi? Kaç yıl sürer? Davanın sonucunda ne olur? Neticede bu dava neye yarayacak? Dava sonuçlandığında, "ne faydası oldu?" sorusu cevap bulabilecek mi?
Bütün bu soruların iç içe geçmiş üç özü var. Birincisi, bu örgütün gücünü, derinliğini tam bilemiyoruz. Bir aysberge benziyor. Bugüne kadar ortaya çıkarılanlar, bu hukuk dışı yapılanmanın onda biri gibi. Onda dokuzu hâlâ görünmüyor. Davayı sulandırmak, saptırmak, birkaç taşeron örgütün ve birkaç tetikçinin üzerine yıkıp işin içinden sıyrılma hesabının, çok kuvvetli kanıtları, tepkileri, dirençleri var.
Yine Silahlı Kuvvetler'in bu davadaki net tavrı nedir, tam belli olmuyor. Emekli orgenerallerin, muvazzaf bazı subayların adalete teslim edilmesi, yargıya saygılı olunacağının ifade edilmesi gibi cesaretlendirici tavırlar evet var. Ancak, özellikle GATA'ya sevklerde, sevk edilenlerin geri dönmeyişlerinde ortaya çıkan derin kuşkuları da kimse görmezden gelemez. Meselenin birinci özü; Silahlı Kuvvetler'in bu dava ile ilgili son kararıyla ilgilidir. Eğer Silahlı Kuvvetler, "Bünyemizdeki bu yapıya artık tahammül edemeyiz. Bu tür hukuk dışı yapılanmalar bizim için büyük zaaf teşkil ediyor. Bu durumdan tamamen kurtulacağız." diyerek kesin bir karar alır ve bu doğrultuda kesin bir tavır konulursa, Ergenekon davası adil bir sonuca ulaşır. Buradaki temel sıkıntı; bu sonucun, kurum olarak Silahlı Kuvvetler'i ağır yaralamadan, tedavisi hızla yapılabilecek bir seyir takip edebilmesidir. Değilse, en güvenilen kurumumuz, daha doğrusu devlet bu işin altında kalır...
İkinci öz, Ergenekon davasının, AB üyelik sürecinin de desteklediği demokratikleşme sürecine yapacağı etkidir. Bu dava, ya toplumsal mutabakatı zorlaştıracak ve siyasetteki gerilimi tırmandırarak demokratik reformların önünü tıkayacaktır. Ya da, devam eden tartışmalara rağmen, "kimse peşinen suçlu ilan edilemez ama kimse de peşinen suçsuz ilan edilemez" denilerek, yargının sağlıklı işleyişine fırsat verilecektir.
Dava ile ilgili üçüncü öz, dış konjonktürdür. Burada da temel mesele, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik sürecidir. Obama'nın Türkiye ziyaretinde ve öncesinde NATO zirvesi vesilesiyle Avrupa'da söyledikleri, acaba ne kadar belirleyici olacaktır? Obama, ABD'nin Türkiye'nin AB üyeliğine tam desteğini ısrarla vurgulamaktadır. Ama Merkel ve Sarkozy, Almanya'nın ve Fransa'nın karşı duruşlarını hemen hatırlatmaktadır. Avrupa'da Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkanlar olduğu gibi destekleyenler de var. Tıpkı bizde olduğu gibi... Bu konuda netliği, AB yöneticilerinin, yani karar mekanizmalarının mutabakatı belirleyecektir. Eğer bu karar, Obama'nın vurgu yaptığı "Türkiye; hem Müslüman, hem laik, hem de demokrasi var" tespitini esas alırsa, konuya stratejik açıdan bakılırsa Türkiye'nin AB üyeliği kaçınılmaz olur. Çünkü medeniyetler ittifakı ve dolayısıyla dünya barışı adına, İslam coğrafyasına verilecek en güçlü mesaj; Türkiye'nin AB üyeliğidir.
O halde Ergenekon davasının mahkeme süreci ile ABD ve AB'nin Türkiye'nin üyeliği konusundaki mutabakat süreci paralel gidecektir. Eğer bu süreç, Türkiye'nin AB üyeliği ile sonuçlanırsa, Ergenekon davasının Türkiye'de darbeler dönemini bitireceğinden ve demokrasinin önündeki engellerin tamamen kaldırılacağından emin olabilirsiniz...
Bu analizin anlattığı özetle şudur: Durum henüz belirsizdir. Halat çekme oyunu devam ediyor. "Yeter artık, hakikat ortaya çıksın ve Türkiye demokratikleşsin" diyenler bir tarafta, "statüko bize yarıyor, konumlarımızdan kolay kolay vazgeçmeyeceğiz" diyenler bir tarafta. "Bu gözaltılar Türkiye'ye yakışmıyor" diyenler bir tarafta, "asıl, sivillerin darbecilerle iş tutması Türkiye'ye yakışmıyor" diyenler bir tarafta...
Halat geriliyor... Kolay değil, asrın davasından bahsediyoruz. Önümüzdeki beş yıl çok önemli.