7 Kasım 2012 Çarşamba

PKK’yı kurtarma operasyonu / Mehmet Kamış

PKK’nın açlık grevinin dramasını yazanlar, hangi belge olursa olsun ezberden ‘Özal vallahi billahi zehirlenmemiştir’ diyenler, Ergenekon davasını sulandırmaya çalışanlar, muhakkak ki bu iddiayı da ezberden yalanlamaya gideceklerdir. Şemdin Sakık’ın bir terörist olduğundan, dolayısıyla ona güvenilemeyeceğinden falan bahsedeceklerdir. Ve konuyla ilgili her söze bu cümlelerle başlayacaklardır. Hep birlikte göreceğiz, Şemdin Sakık’ın güvenilmezliğiyle ilgili haberleri...
 Ama ne kadar inkâr ederlerse etsinler, Ergenekon davasında önce gizli sonra da açıktan tanıklık yapan PKK’nın çok önemli isimlerinden Şemdin Sakık’ın ortaya attığı iddia, öyle yenilir yutulur cinsten değil. Bu iddia PKK’nın kimliğini, kişiliğini ve kimlerin oyuncağı olduğunu ayan beyan ortaya koyuyor. Sakık, 1998 yılında Bahtiyar Aydın komutasındaki askerlerin PKK’nın üst düzey yöneticilerini bir yerde kıstırdığını, tam sonuca gitmek üzereyken şehit edildiğini söylüyor. Ve diyor ki: “Bunu biz yapmadık.”

Bahtiyar Aydın, tuğgeneral rütbesindeyken 1993 yılında Diyarbakır Jandarma Bölge komutanı oldu. Bölgede halka yakın ve yasa dışı şiddet yöntemlerini benimsemeyen bir asker olarak biliniyordu. Ancak aynı yılın 22 Ekim tarihinde Lice Asayiş Bölük Komutanlığı binası önünde vurularak şehit edildi. Olay, kamuoyuna PKK’nın saldırısı olarak duyurulmuştu. O dönemdeki Genelkurmay Başkanlığı da bu şekilde muamele etti Bahtiyar Aydın cinayetine.

Ancak olayın söylendiği gibi olmadığı, Yüksekova çetesine yönelik soruşturmada gündeme geldi. Sorgulanan bir çete üyesi, verdiği ifadede Aydın’ın JİTEM tarafından öldürüldüğünü söyledi. Bu itirafa karartma yapıldı ve bir sonuç çıkmadı.

Bugün Şemdin Sakık da Ergenekon davasının görüldüğü mahkemede neredeyse aynısını söylüyor: “Tuğgeneral Bahtiyar Aydın öldürüldüğünde ben de Lice kırsalındaydım. Elimizde telsiz vardı. Askerin elinde de vardı. Onlar bizi, biz onları dinler ve ona göre hareket ederdik. Lice’de dağlık bölgede de bir grubumuz vardı. Bahtiyar Aydın’ın vurulduğunu asker telsizinden duydum, hemen dağlık bölgedekilere sordum, onlar yapmadıklarını söyledi. Zaten örgüt, birini öldürdüğünde kabul eder. Hele tuğgeneral olsa, hemen duyurur. Ama biz yapmadık. Hâlâ bu olay aydınlanmış değil. O zaman paşayı devlet içinde bir grup vurdu. Hatta onu vuran asker de vuruldu. Bunu devlet yapmadığına göre devlet içinde bir devlet yaptı.”

PKK’nın üst düzey yöneticileri köşeye sıkıştırılmışken, tam haklarından gelinecekken, o operasyonu yapan general şehit edilerek PKK’nın hayatının devam etmesi sağlanıyor. Tıpkı yakın zamanda Uludere’de olduğu gibi!

Uludere faciası da askerin son dönemdeki operasyonlarıyla perişan olan PKK’nın imdadına can suyu gibi yetişmişti. Bu faciadan sonra askerî operasyonlar aylarca durdu. Böylece PKK hem fizikî olarak toparlandı hem de bölge halkı nezdinde perişan olmuş itibarını yeniden kazanmak için fırsat yakaladı. 1993 yılında yapılan PKK’yı kurtarma operasyonu, tarihin değişik zamanlarında olduğu gibi günümüzde de yapılmaya devam ediyor.

Hasılı Şemdin Sakık’ın Ergenekon davasında mahkemeye anlattıkları çok önemli. Bütün karartmalara, bütün sulandırma gayretlerine aldırmadan söylediklerini iyi okumak gerekir. PKK ile derin devletin ilişkisi sadece Şemdin Sakık’ın anlattıklarıyla sınırlı değil tabii ki. Sakık’ın bütün ilişkileri bilmesi mümkün değil. Sadece kendisine yansıyan, kendisinin şahit olduğu olaylarla ilgili konuşuyor.
PKK’nın ‘derin devlet’le ilişkileri çok daha derin, çok daha komplike... 

Darbe Komisyonu, Çiller’i dinliyor

TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu üyeleri, Tansu Çiller'i dinlemek üzere, Çiller'in Yeniköy'deki yalısına geldi.
Nimet Baş ve Sırrı Süreyya Önder'in de aralarında bulunduğu komisyon üyeleri, saat 11.00 de Çiller'in yalısına geldi. Komisyon üyelerini yalıda Çiller karşıladı. Çiller'den 28 Şubat dönemine ilişkin bilgi alınıyor.
Bu arada, çok sayıda basın mensubu da Çiller'in yalısının çevresinde görev aldı.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü 28 Şubat davasında da Çiller'in bilgisine başvurulmuştu.

Kadın üsteğmen intihar etti

KAYSERİ’de 12’nci Hava Ana Ulaştırma Üs Komutanlığı’nda görevli kadın üsteğmen 29 yaşındaki N.D., bir parkta beylik tabancasıyla başına ateş ederek, canına kıydı.

Melikgazi ilçesi, Beştepeler parkına bu sabah kendisine ait otomobiliyle gelen ve bir süre önce astsubay olan eşinden boşandığı bildirilen üsteğmen N.D., aracını park ettikten sonra beylik tabancasını çıkarıp, başına 1 el ateş ederek yaşamına son verdi.

Olayla ilgili olarak polis ve askeri yetkililer soruşturma başlattı.   

Bakanlık'tan askerlik açıklaması

Milli Savunma Bakanlığı, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın bedelli askerlik hakkından faydalandığını açıkladı.



Aziz Yıldırım hakkındaki “cezaevinde bedelli askerlik yaptı” haberleri konusunda Milli Savunma Bakanlığı’ndan bir açıklama yapıldı. Milli Savunma Bakanlığı, Yıldırım’ın bedelli askerlik hakkından faydalandığını, askerlik işlemlerinin Askerlik Kanunu’nun ilgili hükümleri çerçevesinde yürütüldüğünü bildirdi. Açıklamada, Yıldırım’ın askerlik durumuna ilişkin haberlerle ilgili açıklama yapılmasına ihtiyaç duyulduğu bildirildi.

Açıklamada, şunlar kaydedildi:

“Bedelli askerlik uygulaması hem yurt içi hem de yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızı kapsayacak şekilde uygulanmış ve 15 Haziran 2012’de itibarıyla başvurular sona ermiştir. Bu kapsamda, kanunun yürürlüğe girdiği tarihte her ne sebeple olursa olsun henüz fiili askerlik hizmetine başlamamış, 31 Aralık 2011 itibarıyla (bu tarih dahil) 30 yaşından gün almış olanlar ile haklarında ‘askerliğe elverişli değildir’ kararlı rapor tanzim edilen yükümlülerden istekli olanların kanunda yer alan bedeli ödemek suretiyle bedelli askerlik hizmetinden faydalanmalarına imkan tanınmıştır.

Adı geçen şahsın yoklaması esnasında yapılan muayenesi neticesinde, hakkında İzmir Asker Hastanesi Baştabipliğinin 4 Kasım 1983 tarihli raporuyla ‘askerliğe elverişli değildir’ kararı verilmiştir. Anılan şahıs, bedelli askerlik hakkından faydalanmış ve askerlik işlemleri Askerlik Kanunu’nun geçici 46. Maddesi hükümleri çerçevesinde yürütülmüştür. ‘Askerliğe elverişli değildir’ kararlı sağlık raporuna ilişkin cumhuriyet başsavcılıklarınca yürütülen soruşturma kapsamında Bakanlığımızdan talep edilen mevcut bilgi ve belgeler, ilgili Cumhuriyet Başsavcılıklarına gönderilmiştir.”

Tanıkları yıpratma operasyonu mahkemeden dönüyor

Ergenekon ve darbe teşebbüsü gibi davalara yönelik büyük bir yıpratma politikası yürütülüyor. Medya eliyle yapılan bu faaliyete en çok maruz kalanlar arasında Ergenekon davasının gizli tanıkları yer alıyor.
 
Gizli tanıkların anlatımlarına yönelik sürekli itibarsızlaştırma çalışmaları var. Son olarak 2.455 sayfalık Ergenekon ana iddianamesindeki 17 gizli tanıktan biri olan ‘Deniz' için yapılıyor. Deniz'in eski PKK yöneticilerinden Şemdin Sakık çıkması, davayı sulandırma amaçlı kullanılıyor. İlker Başbuğ, “Ben Genelkurmay başkanı olarak teröristim, terörist ise burada tanık.” diye basın açıklaması yaptı. Halbuki Sakık, zaten terör örgütü yöneticisi olarak Diyarbakır Cezaevi'nde. Sadece bu dava açısından ‘tanık' durumunda. O da, sanıklardan Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük'ün Öcalan'la görüşmelerine birebir şahit olduğu için bu davada tanık.

Tanık (şahit), dava konusu olay hakkında bilgi sahibi olduğu bilinen; ancak davaya taraf olmayan kişilerdir. Ergenekon gibi geniş bir davada, tanık sayısının fazla olması normal. Hele derin devlet yapısının, terör örgütlerini, çeteleri tetikçi gibi kullandığı iddiaları düşünülürse her tipten insanın tanık olması kaçınılmaz. Bu kişilerin üst örgüt yöneticilerinden korktuğu için gizli tanık olması da yasaya uygun. Ama bu gerçekler bilinmesine rağmen, “Ergenekon davasındaki gizli tanıklar suçlu çıktı, güvenilmez.” diye manipülasyon yapılıyor. Halbuki, Ergenekon yöneticisi olduğu iddiasıyla yargılanan kişi, örgüt lideriyle ilişkiye geçmiş ise ya da PKK'lı itirafçıyı suç faaliyetlerinde kullanmaya kalkmışsa bu konuda tanıklık yapmaları gerekir.

Daha önce çok önemli bilgiler veren gizli tanık ‘Anadolu' da bu operasyona maruz kaldı. Anadolu, 2005-2007 yıllarında emekli paşalarla yaptığı darbe görüşmelerini tek tek anlattı. Ancak daha sonra sanıklar tarafından kendisinin akıl sağlığı yerinde olmadığı iftiraları atıldı. Bunun üzerine aynı zamanda Ergenekon sanığı olan ‘Anadolu' asıl kimliğini ifşa ederek ‘Ümit Sayın' olduğunu açıkladı. Yine 1. Ergenekon davasında Danıştay saldırısını aydınlatan ifadeler veren 9 No'lu gizli tanığın sanıklardan Osman Yıldırım olduğu iddia edildi. Levent Ersöz'ün avukatı da, Yüksel Dilsiz isimli başka bir sanığın gizli tanık olduğunu iddia etmiş, savcı da avukatın gizli tanığı deşifre ettiğini aktarmıştı. Ergenekon davasında itibarsızlaştırma konusunda Sakık ne ilk ne de son. Ama bütün bunlara rağmen tanıklar, deşifre olsalar da açıklamalara devam ediyor.

6 Kasım 2012 Salı

Başbuğ: TSK ve PKK karşı karşıya

İlker Bağbuğ Ergenekon duruşmasında isyan etti: Bugün Silivri'de TSK ve PKK karşı karşıya bırakılmıştır.

Ergenekon davasının gizli tanıklarından Deniz'in PKK'nın bir zamanlar iki numarası olan Şemdin Sakık çıkması gündeme bomba gibi düştü. Eski Genelkurmay Başkanı emekli Org. İlker Başbuğ duruma isyan etti. "TSK ve PKK bugün burada karşı karşıya" dedi. Emekli Org. Tuncer Kılınç ise Sakık hakkında "Uzaktan tanıdığım kadarıyla dürüst bir adam" şeklinde konuştu.

"GÖREVİNİ YAPIP DÖNECEK"

Ergenekon davasının tutuklu sanığı emekli Orgeneral Hasan Iğsız 87 yaşında vefat eden annesi Münevver Iğsız 'ın cenazesine katıldı. Fatih Camiinde ikindi namazına müteakip kılınan cenaze namazına Deniz Kuvvetleri eski komutanı Emekli Oramiral Eşref Uğur Yiğit ile emekli Org. Tuncer Kılınç da katıldı. Cenaze namazı sonrası gazetecilerin sorularını yanıtlayan Kılınç, Iğsız için "Davet edildiği zaman gitmiştir. İzin verildiği zamanda görevini yapıp dönecektir " dedi.

"ŞEMDİN SAKIK DÜRÜST BİR ADAM"

Kılınç, Ergenekon Davası'nda gizli tanık olduğu ortaya çıkan Şemdin Sakık ile ilgili bir soruya ise, "Tabi onu bilemiyorum. Uzaktan tanıdığım kadarıyla dürüst bir adam. Ne biliyorsan onu zannediyorum ki tüm çıplaklığıyla söyleyecektir. Nitekim bugünkü gizli tanıklıktan sahaya çıkmış olması bunu göstermiştir. Eğrisi büğrüsü olmayan bir insandır" diye yanıt verdi.

İLKER BAŞBUĞ İSYAN ETTİ

Genelkurmay eski Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ yaptığı yazılı açıklamayla 'sitem' etti.
İlker Başbuğ, "Bugün Silivri'de Türk Silahlı Kuvvetleri ile PKK terör örgütü karşı karşıya bırakılmıştır. Bugün Silivri'de Türk Ordusu'nun PKK'ya karşı yürüttüğü mücadele yargılanmaktadır" dedi.

BAŞBUĞ YAZILI AÇIKLAMA YAPTI

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ avukatı aracılığıyla yaptığı bir sayfalık açıklamada şu ifadelere yer verdi: "Bugün Silivri'de Türk Silahlı Kuvvetleri ile PKK terör örgütü karşı karşıya bırakılmıştır. Bugün Silivri'de Türk Ordusu'nun PKK'ya karşı yürüttüğü mücadele yargılanmaktadır."

"TAKDİR YÜCE TÜRK MİLLETİNİNDİR"

"Bir tarafta ömürlerini PKK terör örgütüne karşı mücadele ile geçiren ancak bugün haksız ve mesnetsiz suçlamalarla Ergenekon Davası'nda sanık sandalyelerine oturtulan Türk Ordusunun komutanı ve karargahı. Diğer tarafta bir dönem PKK terör örgütünün ikinci adamı durumunda olan Bingöl'de 1993 yılında 33 erimizin şehit edilmesi için emir veren ancak bugün tanık sandalyesinde oturtulan bir terörist. Bir tarafta Türk Silahlı Kuvvetlerine komutanlık yapmış 26. Genelkurmay Başkanının ' Terör örgütü Kurmak ve Yönetmekten' suçlanması ve yargılanması, diğer tarafta Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile sanıklar hasım durumunda olan eli kanlı bir teröristin Türkiye Cumhuriyeti Mahkemesi'nde dinlenen bir tanık olması. Takdir Yüce Türk Milleti'nindir."

Tutuklu paşayı öfkelendiren uyarı

Güncel / Tutuklu paşayı öfkelendiren uyarı
Annesinin cenaze törenine katılan Ergenekon Davası'nın tutuklu sanığı emekli Orgeneral Hasan Iğsız, "Mahkemeye bu kararından ötürü müteşekkirim. Ancak sabahtan beri bir uygulamayla karşı karşıyayım. Beni taziye için arayan dostlarımla konuşma imkanım engelleniyor " dedi.
Hasan Iğsız, "Avukatımla görüşmek istedim onunla da görüşemedim. Avukatımla oğlum vasıtasıyla görüştüm. Avukatım bu uygulamanın yasalara aykırı bir sınırlama olduğunu ifade ediyor ve gereken suç duyurusunda da bulanacak" diye konuştu.

"IĞSIZ'DAN GÖREVLİYE AZAR"
87 yaşında vefat eden annesi Münevver Iğsız 'ın cenazesine katılmak üzere Fatih Camiine gelen Ergenekon davasının tutuklu sanığı emekli Orgeneral Hasan Iğsız önemli açıklamalar yaptı. Iğsız ikindi namazına müteakip kılınacak cenaze namazı öncesi gazetecilere açıklamalar yaptı. Iğsız, "Son vazifemi icra etmek üzere buradayım. Mahkemeye müteşekkirim bana bu imkanı verdikleri için. Ancak bu fırsatı bana olması gereken şekilde kullanmamızı engelleyecek mahiyette bir husus ortaya çıktı. Sizinle bunu paylaşmak istiyorum" dedi. Bu sırada yanındaki görevlinin "Komutanım şöyle geçelim" uyarısına sinirlenen Iğsız 'Ya bir dakika ' diyerek bağırdı.

"DOSTLARIMLA KONUŞAMADIM, AVUKATIMLA GÖRÜŞEMEDİM"

Iğsız bu gerginliğin ardından konuşmasına şöyle devam etti:

"Mahkeme anneme son vazifemi yapma için bana iki gün izin verdi. Birinci gün defin işlerini karşılayabilmek için. Bugün bu amaçla buradayım. Aynı zamanda taziyeler için de bir gün daha fazladan izin vermiştir. Mahkemeye bu kararından ötürü müteşekkirim. Ancak sabahtan beri bir uygulamayla karşı karşıyayım. Beni taziye için arayan dostlarımla konuşma imkanım engelleniyor. Burada ben görevlendirilmiş kişileri suçlamıyorum. Bu Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı'nın aldığı karar gereğidir. Avukatımla görüşmek istedim onunla da görüşemedim. Avukatımla oğlum vasıtasıyla görüştüm. Avukatım, bu uygulamanın yasalara aykırı bir sınırlama olduğunu ifade ediyor ve gereken suç duyurusunda da bulanacaktır. Değerli arkadaşlarım bunu sizinle paylaşmamın seebi bugün yakınını tek kişi ben olmayacağım. Bunu yaşayacak çok insanlar olacak. Aynı mağduriyeti yaşamasınlar. Bu amaçla bunu sizlerle paylaşma ihtiyacı hissetttim. "

"Genel süreç açısından sizlere söyleyecek fazla birley yok" diyen Iğsız, "Söyleneceklerin çok büyük bir bölümü söylendi. Eğer baktığını gören bir insansa işittiğini duyan bir insansa, önyargısızsa, herşey nettir" dedi. Bu sırada görevlilerin 'Komutanım şöyle geçelim ' sözlerine Iğsız'ın eşi de tepki göstererek, "Müsaade edin bir dakika' diye konuştu. Iğsız, "Herşey nettir. Biz hukukun gerektirdiği her türlü mücadeleyi de sonuna kadar yapacağız" şeklinde konuştu.

Paşa eşlerine beraat

Güncel / Paşa eşlerine beraat
Balyoz Davasında 20 yıl hapse çarptırılan emekli Orgeneral Çetin Doğan'ın eşi Nilgül Doğan ve 18 yıla çarptırılan emekli Tümamiral Ali Deniz Kutluk’un eşi İrem Kutluk’un “izinsiz gösteri yürüyüşü yapmak" suçlamasıyla yargılandıkları davadan beraat etti.

Balyoz Davası sanıklarından emekli Orgeneral Çetin Doğan'ın eşi Nilgül Doğan ve emekli Tümamiral Ali Deniz Kutluk'un eşi İrem Kutluk, "Toplantı ve gösteri yürüyüşlerini düzenleyen kanuna muhalefet" etmek suçlamasıyla ikinci kez hakim karşısına çıktı.

Nilgül Doğan ve İrem Kutluk üzerlerine atılı suçu işlediklerininin sabit olmaması nedeniyle CMK 223/2-e maddesi uyarınca ayrı ayrı beraatlerine karar verildi.

Balyoz davasının bir numaralı sanığı emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın eşi Nilgün Doğan ve diğer sanıklarından emekli Tümamiral Ali Deniz Kutluk’un eşi İrem Kutluk ‘Toplantı ve gösteri yürüyüşlerini düzenleyen kanuna muhalefet’ suçlamasıyla ikinci kez hakim karşısına çıktı.

Silivri 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya tutuksuz sanıklar İrem Kutluk ve Nilgül Doğan katıldı.

"KAMERA KAYDI YOK"


Silivri Açık Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğünden gelen yazıyı okuyan Hakim Zühal İşgören, suç tarihi itibariyle kamera kayıtlarının bulunmadığının bildirildiğini açıkladı.

Son sözü sorulan İrem Kutluk, "Beraatime karar verilsin" dedi. Nilgül Doğan da "Önceki savunmalarımı tekrar ediyorum. Suçsuz olduğumu düşünüyorum. Beraatime karar verilsin" dedi.

"MÜVEKKİLLERİMİN BERAATLERİNE KARAR VERİLSİN"


Kutluk ve Doğan'ın avukatı Hüseyin Ersöz, "Daha evvel sunmuş olduğumuz savunma dilekçemizi tekrar ediyoruz. Atılı suçun maddi ve manevi unsurları oluşmamıştır. Eylem Anayasanın 26. maddesinde belirtilen düşünceyi yayma kapsamında olup barışcıl mahiyette olup eylemin gerçekleştiği yer de kör bir çıkmaz yoldur. Kamu zararı yoktur. Kamu düzeni ve güveni herhangi bir şekilde bozulmamıştır. Müvekkillerimin beraatine karar verilsin" dedi.

Hakim Zühal İşgören, Sanıklar Kutluk ve Doğan'ın üzerlerine atılı suçu işlediklerininin sabit olmaması nedeniyle CMK 223/2-e maddesi uyarınca ayrı ayrı beraatlerine karar verdi.

3 YILA KADAR HAPİSLERİ İSTENİYORDU


Nilgül Doğan ve İrem Kutluk, 5 Mayıs 2011 tarihinde Hıdırellez’e denk gelen duruşmada Vardiya Bizde Platformu üyeleriyle birlikte Silivri’ye getirdikleri gül fidanına dileklerini asmış, Silivri Cezaevi önündeki yolu trafiğe kapatmışlardı. Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı ’nca soruşturma yürütülmüş ve ikili hakkında dava açılmıştı.

İki şüpheli hakkında hazırlanan iddianamede, Silivri Cezaevi yanındaki duruşma salonundaki gösteriye katılanların, şüphelilerin sevk ve yönlendirmeleriyle protesto amaçlı olarak yolu trafiğe kapattıkları Nilgül Doğan’ın jandarma aracının önüne geçerek ilerlemesini engellediği belirtildi.

Doğan ve Kutluk'un 1.5 yıl ile 3 yıl arası hapis cezası istemiyle dava açılmıştı.

MİT’in ‘Eşref Bitlis Raporu’ bir varmış bir yokmuş!


5 Kasım 2012 / ERKAN ACAR
Cumhuriyet Başsavcılığı, Org. Bitlis’in ölümüyle ilgili ellerinde bilgi ve belge olup olmadığını sorduğunda MİT’ten negatif cevap aldı. Oysa Sönmez Köksal, 1997’de Susurluk Komisyonu’na verdiği ifadede bir rapor hazırladıklarını ve bunu Başbakanlık makamına verdikleri anlatıyordu.
Eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993’te içinde bulunduğu Beechcraft B2000 King Air tipi uçağın şüpheli bir şekilde düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Bitlis’i Diyarbakır’a götüren uçak, kalkışından dört beş dakika sonra radar ekranından kayboldu. İki dakika sonra da Ankara Yenimahalle’deki postane bahçesine düştü. Kazada Orgeneral Eşref Bitlis, emir subayı Albay Fahri Işık, birinci pilot Binbaşı Yaşar Erian, ikinci pilot Yüzbaşı Tuğrul Sezginler ve uçuş teknisyeni Astsubay Başçavuş Emin Öner hayatlarını kaybetti. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Eşref Bitlis’in ölüm haberini resmî ziyaret için bulunduğu Makedonya’da aldı. O gün kendisiyle birlikte Makedonya’da bulunan gazetecilere şunu söyledi: “Memleketimiz değerli bir evladını kaybetmiştir.”
Orgeneral Bitlis’in 1990 yılında Jandarma Genel Komutanı olmasını sağlayan kararnamenin altında Cumhurbaşkanı Özal’ın imzası vardı. Bitlis ve Özal defalarca baş başa kalarak Kürt meselesi hakkında görüşmeler yaptı. Özal, “Kürt meselesini çözmek, benim bu ülkeye yapacağım son hizmet olacaktır.” derken Orgeneral Eşref Bitlis, Kürt liderler Mesut Barzani ve Celal Talabani’yi Türkiye’nin yanında tutmak ve onlarla görüşmek amacıyla Kuzey Irak’a giden ilk Türk komutandı.
Org. Bitlis’in probleme ilişkin çözüm planı devlet içinde bazı kesimlerde rahatsızlığa sebep oluyordu. TSK içinde de bazı komutanlar Orgeneral Bitlis’e yönelik sert eleştiriler dile getiriyor, rahatsızlığın bir başka boyutunu ise Org. Bitlis’in planın uygulanması konusunda doğrudan Cumhurbaşkanı Özal ile temasa geçmesi oluşturuyordu.
Bitlis, ölümünden 7 ay önce Cumhurbaşkanı Özal’a bir mektup yazdı. “Sayın Cumhurbaşkanım, Zat-ı Âliniz bu olaya müdahil olmalı, aksi takdirde bölgede sonu alınamayacak ciddi risk ve tehditlerle karşı karşıya kalabiliriz.” denilen üç sayfalık mektupta Kürt meselesine ilişkin önemli uyarılar yapılıyor ve çözüm önerileri sunuluyordu.
Bitlis, mektubunda devlet içindeki bazı unsurların terörden rant sağladığını vurguluyor ve isimler veriyor. Güneydoğu’daki bazı iş adamlarının, güvenlik güçlerinin desteğini de alarak bölgede terör örgütü PKK adına kaçakçılık yaptığını belirtiyor. Mektubun ikinci bölümünde ise ‘Kürt Sorunu Çözüm Önerileri’ni içeren bir rapordan bahsediliyor. “Kod Adı: Kale” olarak tanımlanan planda öncelikli olarak terör belasının defedilmesi gerektiği belirtiliyor. İkinci aşamada ise Kürt halkına yönelik ılımlı adımların atılması için devlet politikası oluşturulması gerektiği vurgulanıyor ve “Bölge halkının kazanılması zaruridir. Halk yanlış yönetim ile terör örgütü arasında sıkışmış durumdadır. Bunu suiistimal eden unsurların bertaraf edilmesinin zorunluluğu ortadadır.” tespitinde bulunuluyor.
Birisi Cumhurbaşkanı diğeri Jandarma Genel Komutanı olan iki isim, 1993 yılında iki ay arayla şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti.
19 yıl sonra Eşref Bitlis’in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma açıldı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 13 Eylül’de TBMM’ye bir yazı gönderdi. TBMM bünyesinde kurulan Faili Meçhul Olayları Araştırma Komisyonu ile Susurluk Olayını Araştırma Komisyonu kapsamında Eşref Bitlis’in uçağının düşmesi ile ilgili bilgi, belge, tanık anlatımı ile komisyon değerlendirme kısmının savcılığa gönderilmesi talep edildi.
Soruşturma kapsamında MİT Kontr-Terör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür, dönemin Susurluk Araştırma Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış, kaza sırasında Kara Havacılık Komutanı olan emekli Tümgeneral Armağan Kuloğlu,  Ergenekon davası sanıkları İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile emekli Tuğgeneral Veli Küçük, emekli Albay Arif Doğan, Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’na geldi.
Ergenekon’un tutuksuz sanığı emekli Albay Arif Doğan, 18 Eylül tarihinde eski Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in öldüğü uçak kazasıyla ilgili ifade verdi. İnternete düşen bir ses kaydında Doğan’ın suikasta destek verdiğini söylediği öne sürülüyordu. İddiaya göre, ses kaydında Doğan, Orgeneral Eşref Bitlis’i JİTEM’in öldürdüğünü, kendisinin de buna destek verdiğini söylüyor.
İfadeler Terörle Mücadele Kanunu (TMK) 10. madde ile yetkili Savcı Ümit Zafer Çolak tarafından alındı. Savcı Çolak, önce Doğu Perinçek’in ifadesini aldı. Yaklaşık 1 saat ifade veren Perinçek’e, “Eşref Bitlis olayı ile ilgili neler biliyorsunuz?” diye soruldu. Bitlis’in öldüğü tarihte Aydınlık Gazetesi başyazarı olan ve bu konuda yazılar yazan Perinçek’in Bitlis’in ölümüne ilişkin Adnan Akfırat’ın ‘Eşref Bitlis Suikastı’ ve Nusret Senem’in ‘Genelkurmay’a Eşref Bitlis Dosyası’ adlı kitaplarından başka bir şey bilmediğini söyledi. ODTÜ’nün kaza kırım raporuna da değinen Perinçek, “Nusret Senem, soruşturmaya müdahil olan kişidir. Düşen uçağın pilotunun ailesinin avukatlığını yapmaktadır. Nusret Senem’in kitabında ODTÜ’nün hazırladığı raporlar var. Raporlar olayın sabotaj olduğunu iddia ediyor. Ben de bu kadarını biliyorum.” dedi.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Orgeneral Bitlis’in soruşturma kapsamında MİT’e bilgi ve belge olup olmadığını sordu. MİT ise yok cevabını verdi. Ancak eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu’na 9 Ocak 1997 tarihinde verdiği ifadede teşkilatın konuyla ilgili bir rapor hazırladığını ve Başbakanlık makamına sunduğunu anlatmıştı. Köksal, kendisini sorgulayan Susurluk Komisyonu üyelerinin Başbakanlık’tan bilgi ve belgeleri isteyebileceğini söylemişti. Şimdi MİT’in yok, Köksal’ın var dediği Eşref Bitlis Raporu’nun nerede olduğu araştırılıyor.
Komisyon Başkanı Mehmet Elkatmış ve komisyon üyeleri Mehmet Bedri İncetahtacı, Fikri Sağlar, Yaşar Topçu, Hayrettin Dilekcan, Mahmut Yılbaş, Sema Pişkinsüt, Nihan İlgün tarafından dinlenen eski MİT Müsteşarı Köksal ile komisyon arasında şöyle bir konuşma geçti:
“Raporu takdim ettiğim makamın onu aslında size de iletmesi lazım. Başta da birtakım hususları dahi açıklarken, yani, doğrudan doğruya, sunduğumuz rapora atıfta bulunmaksızın, benim şahsî fikrimmiş gibi söyleme yoluna gittik; yani, öyle ortak bir mutabakata vardık. Tabiî, bu bütün tutanak olduğu gibi çıkınca, bunun böyle olmadığı da ortaya çıkacak. Yani, Başbakana sunduğum belgeden size bilgi sunduğum da ortaya çıkıyor. O açıdan da, ben doğrusu... Onu şeyden almanız çok daha...”
Köksal’ın konuya net cevap vermemesi üzerine komisyon üyesi Yaşar Topçu, itiraz ederek, “Sayın Müsteşarım, ben o fikrinize katılmıyorum. Başbakana verdiğiniz bilgi, sizin değerlendirmeniz. Sizin üstünüzden, bize bilgi vermek için izin almanız için, bu bilginin gizli bilgi olması lazım. Ben bu bilginin gizli bilgi olduğu kanaatinde değilim... Şimdi, sizin üstünüzden izin alarak bizimle konuşmanız, yani, Başbakana aktardığınız bilgileri vermeniz için, bunun devlet sırrı niteliğinde olması lazım. Devlet sırrı niteliğinde şeyler değil bunlar, netice itibariyle bir değerlendirme. Değerlendirme olduğuna göre, oradan izin almaksızın da bize bu bilgileri vermeniz gerekirdi. Aksi halde, bu ziyaretinizi ben, sadece yasama organının yaptığı bir davete nezaket ziyareti olarak nitelendireceğim. İsterseniz, bu konuyu bir daha düşünmenizi istirham ediyorum.” dedi.
Araya giren Fikri Sağlar ise Köksal’a “Siz buraya Sayın Başbakanın izniyle geldiniz, yani, bilgisi dâhilinde geldiniz.” dedi. Komisyon Başkanı Mehmet Elkatmış ise Köksal’a Komisyon’un Başbakanlığın da üzerinde bir komisyon olduğunu hatırlattı.
Köksal ise görüşünde ısrar ederek “Hayır efendim. Sayın Başbakandan bunu isteyebilirsiniz. Komisyon olarak, daha önce başka bilgiler de isteyeceğinizi ifade ettiniz. Bu çerçevede, bu rapor Sayın Başbakandan istenir.” şeklinde konuştu.

ŞOK İDDİA: Paşa'yı vurdular

"Ergenekon" davasında tanık olarak dinlenilen PKK itirafçısı Şemdin Sakık, Bahtiyar Aydın'ı öldürenleri açıkladı.

ŞOK İDDİA: Paşa'yı vurdular
YALÇIN KÜÇÜK SİLAHLI EĞİTİM VERİYORDU

Ergenekon davasında tanık olarak ifade veren Şemdin Sakık, Ergenekon sanığı Yalçın Küçük’ün kendilerine silahlı eğitim verdiğini söyledi. Sakık, “Doğu Perinçek'in Abdullah Öcalan ile ilişkisi ne ise Yalçın Küçük'ün ilişkisi daha fazlaydı. Bize silahlı eğitim veriyordu. İkinci başkanımız mı diye düşünüyorduk.” dedi. Sakık, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ı devletin içerisindeki bir ekibin vurduğunu ileri sürdü.

PKK terör örgütünün üst düzey sorumluluğunu yürüten ve 1998 yılında örgütten kaçarak Barzani'nin Kürdistan Demokrat Partisi'ne (KDP) teslim olan, oradan da Türkiye'ye teslim edilerek tutuklanan 'Parmaksız Zeki' kod adlı Şemdin Sakık, Ergenekon davasında tanık olarak dinleniyor. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen Ergenekon davasının 255. duruşmasında ifadesine başvurulması için gizli tanık odasına alınan gizli tanık Deniz, açık kimliği ile ifade vermek istediğini söyleyince duruşmaya kısa bir ara verildi. Daha sonra da mahkeme heyeti, bu talebi yerinde bularak gizli tanığın mozaiklenerek duruşmaya yansıtılan yüzünü açtı. Açık kimliği sorulan tanık, isminin Şemdin Sakık olduğunu söyledi.

ÖRGÜTTTEN İKİ TÜR AYRILIŞ VARDIR

PKK terör örgütünden 1998 yılında kaçtığını anlatan Sakık, "Örgütten iki türlü ayrılış vardır. Ya ölerek ya da kaçarak. Beni öldürmek için çok uğraştılar ama ben kaçtım." diye konuştu. Kaçtıktan sonra Barzani'nin Kürdistan Demokrat Partisi'ne (KDP) teslim olduğu bilinen Sakık, oradan da Susurluk olayıyla adından sıkça söz edilen Mahmut Yıldırım ve ekibi tarafından Türkiye'ye getirildiğini söyledi.

1979'da PKK'ya sempati duyduğunu ve 12 Eylül darbesi sonrasında kendi bayına dağa çıkmak zorunda kaldığını belirten Sakık, bu aşamada PKK'ya katılmak zorunda kaldığını söyledi. Daha sonradan aldığı eğitim sonrasında da örgütün 1978 yılında kurulduğunu öğrendiğini anlattı. Sakık, “O sürece ilişkin bildiklerim, PKK'nın bize öğrettikleri ile sınırlıdır. Doğruluğu konusunda kuşkularım vardır. Hem Abdulah Öcalan kendisi ifade etmiştir. Ancak yapılanları, gelişmeleri değerlendirdiğimde, Öcalan'ın kullandığı ifadeler, sarf ettiği sözler değerlendirildiğinde özgücüne dayanmadığını, gerçek bir Kürt hareketi olarak ortaya çıkmadığını örgütten ayrıldıktan yıllar sonra daha iyi anladım." diye konuştu.

‘PERİNÇEK’LE GÖRÜŞMESİNİN ARDINDAN ÖCALAN’A LİDER İMAJI KAZANDIRILDI’

Sakık, Ergenekon davasının tutuklu sanıkları arasında yer alan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in Bekaa'yı ziyaretinde ortaya çıkanların dikkat çekici olduğunu söyledi. Şemdin Sakık, "İnsanlarla tokalaşmayı bile otoritesine bir leke olarak gören Öcalan'ın Doğu Perinçek ile öpüşmesi, günlerce baş başa bir odada görüşmesi, sonra onu kitaplaştırıp, yayınlaması gibi bir çalışma oldu. Barış elçisi olarak, kardeşlik elçisi olarak geldiğini söyledi." bilgisini verdi.

Örgütte bulunduğu dönemde İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile Abdullah Öcalan'ın ilişkilerine değinen Sakık, "Abdullah Öcalan o zamana kadar pos bıyığı, kalın kaşı, sert ve köylü mizacı ile tanınırken Doğu Perinçek'in, yaptığı röportaj sonrası elinde çiçek ve yüzünde gülücüklerle yayınladığı fotoğrafları sayesinde hoş ve sempatik birisi olarak lanse edildi." dedi. Bu durumun bir propaganda olduğuna inandığını belirten Sakık, o günden sonra Abdullah Öcalan'a bir lider imajı kazandırıldığını söyledi.

Hareketlerine 1984 yılında başladıklarını belirten Sakık, "O günlere kadar 30-40 kişi, en fazla 2-300 kişiye kadar çıkan örgüt militan sayısında patlama oldu. Bir dönem örgüt sorumlusu ve mağduru olarak düşünüyorum da; Perinçek'in görüşmesi barış ve kardeşlik için yapıldı da neden şiddetin alevlenmesine neden oldu. Perinçek malum, bir parti lideri. Neden yanında yardımcıları yok? Biz de örgüt yöneticisiyiz ve buna rağmen neden bizden gizlendi? Bunun teorik alt yapısı var. Türk solu, Kemalist Türk solu, Ulusalcı Türk solu, her zaman sorunların çözümünü devrimde görmüştür. İnsan haklarının ve demokrasinin çözümüne inanmaktan çok devrim yanlısı olmuştur. Deniz Gezmiş ve ekibinde olduğu gibi insanları dağa çıkardılar. Ancak Bu adımları o zaman tutmadı." ifadesini kullandı.

‘1993 YILINDA EN BÜYÜK DARBE OLDU’

Herkesin söylemekten kaçındığını belirterek, "Aslında 1993 yılında en büyük darbe oldu. Bu ülke bir değişime uğradı." dedi. PKK'nın bir silah olarak kullanıldığını belirten Sakık, gerektiğinde Türklere, gerektiğinde ise devlet içindeki dinamiklere yöneltildiğini anlattı.

Doğu Perinçek'in çekilmesinden sonra yerine Ergenekon davası sanıklarından Yalçın Küçük'ün doldurduğunu ifade eden Sakık, "Doğu Perinçek'in Abdullah Öcalan ile ilişkisi ne ise Yalçın Küçük'ün ilişkisi daha fazlaydı. Bize silahlı eğitim veriyordu. İkinci başkanımız mı diye düşünüyorduk. 'Rüzgara tutunmuş adam' başlıklı bir makale yazmıştı. Bu yazı, örgütün güçlendirilmesini ve savşın kızışmasını isteyen bir yapıdaydı. Abdullah Öcalan bize Yalçın Küçük'ün Türkler için bir şans, örgüt için Allah'ın lütfu olduğunu söylerdi." ifadelerini kullandı.

O dönemlerde Abdullah Öcalan ile konuşmalarında silahlı mücadelenin bir çıkmaza girdiğini söylediğini aktaran Sakık, bu nedenle ayrı düştüklerini ve örgütten kaçtığını anlattı. Yalçın Küçük’ün kendisi için daha önce ‘kahraman’ dediğini, kaçmasından sonra kitabında ‘hain’ olarak ilan ettiğini belirten Sakık, "Bir insan önce kahraman, iki gün sonra nasıl hain olur. Bu insanın yaptığı bir şey olmalı. O zaman, silahlı mücadeleyi üst noktaya götürmekti. Silahlı mücadelenin devam etmesini istediği için Abdullah Öcalan'a her zaman kardeşim dedi. Bu yaklaşım hala da devam ediyor." şeklinde konuştu.

Taraf Gazetesi'nin bu boşluğu doldurduğunu iddia eden Sakık, örgüt bülteni mi yoksa ulusal bir gazete mi olduğunun sorgulanması gerektiğini söyledi. Öcalan'ın her sözünün bu gazetede manşet haber olarak yayınlandığını belirten Sakık, "2007'den günümüze kadar süren şiddette her kişinin isminin altında Taraf gazetesi vardır" iddiasında bulundu.

Cezaevlerindeki açlık grevlerini de tahlil ettiğini belirten Sakık, "Açlık grevlerinin ölüm grevlerine dönüşebileceğini söyledim. PKK şiddetinin bir boyutunu da böyle algılamamız gerekiyor. Elbette inkar edilen hakların bunda rolü var. Ben çıkışıyla ilgili değil, gelişimiyle ilgiliyim. Bu günlere getirilmesinde dış güçlerin, Amerika, komşu ülkeler hep vardı. Bunların rolü kadar solcu geçinen, liberal solcu etiketi takanlar, Altanlar buna girer. Bunların hepsinin bir biçimde bu şiddetin sürmesinde katkısı vardır. Bunlar benim yorumun değildir." diye konuştu.

‘BAHTİYAR AYDIN’IN DEVLETİN İÇERİSİNDEKİ BİR EKİP VURDU’

Tuğgeneral Bahtiyar Aydın suikastıyla ilgili açıklamalarda bulunan Sakık, "1993 yılında Mumcu cinayetiyle başlayan Bahtiyar Aydın cinayetiyle son bulan, 1994'e de yansıyan cinayetleri ve Türkiye'de yönetim değiştiğini dile getirmiştim. Bu cinayetlerin bir sahibi olması gerekir." açıklamasını yaptı.

Bahtiyar Aydın cinayetinin örgütün üzerine atıldığını söyleyen Sakık, "Bahtiyar paşa Lice'de helikopterden iner inmez vuruldu. O zaman ben de Kulp kırsalındaydım. Etrafımız kuşatılmıştı. Adeta bitme noktasındaydık. Biz askerlerin, askerler de bizim telsizlerimizi dinleyerek planlarımıza ve hareketlerimize yön veriyorduk. Bir anda telsizden 'paşa vuruldu' diye bir anons geçti. Lice kırsalında küçük bir grubumuz vardı. Telsizle onları arayarak 'siz mi yaptınız?' diye sordum. Yapmadıklarını söylediler. Askerin telsizine girerek bizim ilgimizin olmadığını söyledim. Bir Tuğgenerali vursak bunu dünyaya yayınlarız. 'Örgütün burada herhangi bir rolü yoktur' dedim. Bu olay üzerine operasyonu sona erdirdiler. Ben de zaten bu sayede kurtuldum. Olay üzerime yıkıldı. Direkt olarak ben sorumlu tutuldum. Bu olay aydınlatılmadı. Birileri cinayet işliyor, birileri de azabını yaşıyor. Paşayı devletin içinde bir ekip vurdu. Şüphem yok. Paşayı devlet vurdu. Hatta duyduğuma göre vuran asker de öldürüldü. Lice'de çatışma süsü verdiler. Paşa da helikopterine binip gitmek zorunda kaldı." dedi.

Bu suikasti resmi devletin yapmadığını belirten Sakık, "O zaman devletin içindeki devlet, yaptı. Kimileri buna derin devlet dedi. kimileri ise Ergenekon dedi. Bence ayrımı yok. Öteden beri sol çevreler bütün hayallerini ordu üzerinde kuruyorlar.'' şeklinde konuştu.

5 Kasım 2012 Pazartesi

AK Partili vekil tanık olarak dinlendi!

Ergenekon Davası'ın 254. duruşmasında AK Parti İstanbul Milletvekili emekli Tümgeneral Şirin Ünal tanık olarak dinlendi.


* "Ergenekon terör örgütü ile ilgili basın dışında herhangi bir tanıklığınız var mı?" şeklindeki soruya Tanık Ünal, "Yasadışı faaliyetler herkese ilan edilerek yapılmaz" diyerek cevap verdi.

* Ayışığı, Yakamoz ve Sarıkız isimli darbe planlarından haberi olup olmadığı sorusu üzerine Tanık Ünal, "Ben bu konuları basından çıktıktan sonra duydum. O tür faaliyetlerin içinde de olmadım. Kişilik olarak benim tarzımı herkes bilir. Milletin seçtiği iktidara, sandıktan çıkan sonuca saygı göstermişimdir. Emrimde çalışan kişileri politikadan uzak tutmaya çalıştım. Askerlik yeminine bağlı görev yapmaları konusunda telkinlerde bulundum" dedi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'de görülen Ergenekon Davası'nda aralarından Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ'unda bulunduğu "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" ve "İnternet Andıcı" dosyasındaki bazı sanıkların talebi üzerine Şirin Ünal tanık olarak dinlendi. Tanık kürsüsüne alınan ve tanıklık yemini yaptırılan Şirin Ünal, AK Parti İstanbul Milletvekili olduğunu ve 2010 yılının ağustos ayında Tümgeneral rütbesinde emekli olduğunu söyledi. Ünal, "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" belgesinin 12 Haziran 2009 tarihinde gazetede yayınlandığı dönemde, Genelkurmay Harekat Başkanı emekli Korgeneral Mehmet Eröz'ün yerine, Genelkurmay Komuta Kontrol Daire Başkanı olarak vekalaten baktığını belirtti.

"VEKALET ETTİĞİM KOMUTANIN HAKLARINI KULLANMADIM"

Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese, "12 Haziran 2009 tarihinde neler yaşandı, verdiğiniz emirler nelerdir?" diye sorması üzerine tanık Ünal şunları anlattı: O dönemde Genelkurmay Harekat Başkanı Mehmet Eröz'ün yerine vekalaten baktım. Albaylar Sedat Özüer ve Ziya İlker Göktaş yanıma gelerek, "Gazetede böyle bir şey var, ancak doğru değil" dediler. 'Ben de durumu ikinci başkana gidelim, ona da anlatın' dedim. Genelkurmay İkinci Başkanı olan Hasan Iğsız da 'Ben size böyle bir emir vermedim' dedi. Ben bu iki arkadaşı Genelkurmay İkinci Başkana götürdüm geri getirdim. Onun dışında bir görevim olmadı. Ben vekalet ettiğim komutanın haklarını kullanmadım, kullanmamda. Ben bunlara askerlik hayatım boyunca dikkat ettim.

"ASKERİ SAVCILIĞA TANIK OLARAK İFADE VERDİM"

Daha sonra dava sanıklarından o dönem Genelkurmay Adli Müşavir olan Tümgeneral Hıfzı Çubuklu'nun kendisini arayarak, "Bu konuyla ilgili askeri savcılık olarak soruşturma açtık, tanık olarak ifadenizi alacağız" dediğini belirten Tanık Ünal, "İfademde, ilgim olmadığını, Genelkurmay Harekat Başkanı ve 2. Başkanın daha bilgili olacağını söyledim" diye konuştu.

"ASTLARIMI POLİTİKADAN UZAK TUTMAYA ÇALIŞTIM"

Mahkeme Başkanı Özese, daha sonra sanık ve avukatların mahkemeye sunduğu dilekçeleri okudu. Dava sanıklarından Sadat Özüer'in avukatı Mahit Işıkay'ın dilekçesini okuyan Özese, "Dilekçede, 'İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'na gönderilen bir ihbar mektubunda Sedat Özüer'in hükümeti devirmek için çalışma yaptığı iddiaları var. Bu konuda bilginiz nedir?" diye sordu. Tanık Ünal, "Bu tür konulardan bilgim yok. Ben her zaman astlarımı politikadan uzak tutumaya çalıştım. Askerlik yeminime sadık kalmaya çalıştım" diye cevap verdi. Özese, daha sonra tanık Ünal'ın Genelkurmay Askeri Savcılığı'na verdiği ifadeyi okudu.

"BANA SÖYLENMİŞ BİR ŞEY YOK"

Duruşma savcısı Mehmet Ali Pekgüzel, "TSK'da hiyerarşiye uymayan 'Ergenekon' ya da farklı bir yapı olup olmadığı konusunda bilgiye sahip misiniz?" diye sordu. Tanık Şirin Ünal, "Doğrudan bana söylenen bir bilgi yok. Ben de basından duydum. Bana söylenmiş bir şey yok" diye cevap verdi. Pekgüzel'in, bu tür belgelerin askeri yazışma usulüne uygun olup olmadığı şeklindeki sorusu üzerine ise Ünal, "TSK çalışma gelenekleri içinde her konu genelgeye uygun olmak zorunda değil. Özel kanallarda yürütülen, kişiye özel çalışma olabilir. Komutan belli subayları yetkilendirebilir. Emri veren komutan bunu şu daireye koordine edin diyebilir" dedi.

"İRTİCA İLE MÜCADELE EYLEM PLANI'NI OKUMADIM"

Savcı Pekgüzel'in soruları üzerine Tanık Ünal, "İrtica İle Mücadele Eylem Planı'nı okumadım. Basından duydum ama bakmadım" diye cevap verdi. Sorular üzerine tanık Ünal şunları söyledi: Genelkurmay Harekat Başkanı Mehmet Eröz'e tuttuğum notları arz ederdim. Eröz'ün yerine kaç defa vekalet ettiğimi bilmiyorum. Gizli konuları telefondan konuşmazdım. Eröz'e genelde yazılı olarak arz ederdim. Savcı Pekgüzel, "Bilgi Destek Dairesi'nde 19 Haziran 2009 Cumartesi gecesi evrak kırpma işlemi yapılıyor. Siz de yıllarca TSK'da görev yaptınız. Hafta sonu ya da gece böyle bir uygulama yapılabilir mi?" diye sordu. Kendisinin Genelkurmay Harekat Başkanlığı Komuta Kontrol Dairesi Başkanlığı görevinde bulunduğunu ve 7 gün 24 saat şeklinde görev yaptıklarını belirten Ünal, diğer dairelerde bu durumun nasıl olduğunu bilemediğini söyledi. Ünal, bilgisayarlarda geri getirilemeyecek şekilde 35 kez silinmesi konusundan da bilgisi olmadığını söyledi.

"SANDIKTAN ÇIKAN SONUCA SAYGI GÖSTERMİŞİMDİR"

Savcı Pekgüzel, 'Ayışığı', 'Yakamoz' ve 'Sarıkız' isimli darbe planlarından haberi olup olmadığı sorması üzerine tanık Ünal şunları söyledi: "Ben bu konuları basından çıktıktan sonra duydum. O tür faaliyetlerin içinde de olmadım. Kişilik olarak benim tarzımı herkes bilir. Milletin seçtiği iktidara, sandıktan çıkan sonuca saygı göstermişimdir. Emrimde çalışan kişileri politikadan uzak tutmaya çalıştım. Askerlik yeminine bağlı görev yapmaları konusunda telkinlerde bulundum" dedi. "Duyum aldını mı?" sorusuna Tanık Ünal, "Kişisel olarak tavrımı bildikleri için ben bu konunun dışında kaldım" diye cevap verdi. Sorular üzerine Ünal, dava konusu andıçtan da haberi olmadığını söyledi.

"YASADIŞI FAALİYETLER HERKESE İLAN EDİLEREK YAPILMAZ"

Söz alan tutuklu sanık emekli Albay Dursun Çiçek, İrtica ile Mücadele Eylem Planı'ndaki askeri yazım hatalarının bulunduğunu belirterek, bu şekilde bir belgenin kurmay albay rütbesindeki asker tarafından hazırlanıp hazırlanmayacağı sordu. Ünal, iddianameye konu belge ile kendisinin komutanlığını yürüttüğü Komuta Kontrol Daire Başkanlığı'nın bir ilgisinin olmadığını belirterek, "Bizim ilgimizin bulunmaması bu çalışmanın olduğu anlamına da gelmez, olmadığı anlamına da gelmez" diye cevap verdi. Tutuklu sanık emekli Albay Sedat Özüer'in, "Ergenekon terör örgütü ile ilgili basın dışında herhangi bir tanıklığınız var mı?" şeklindeki sorusu üzerine Tanık Ünal, "Yasadışı faaliyetler herkese ilan edilerek yapılmaz" dedi. Duruşmaya öğle arası verildi.

BALYOZ SANIKLARINDAN 14'Ü FİRARİ

'Çağrılsalar gelirlerdi', 'Tutuklu yargılamaya ne gerek var' denilen Balyoz davası sanıklarından, aralarında muvazzaf askerlerinde bulunduğu, tam 14'ü firari.

Balyoz davasında haklarında yakalama kararı çıkarılan sanıklardan 14'ü, teslim olmadı.
Yakalama kararı çıkarılan 71 sanıktan nerede oldukları bilinmeyen 14'ünün arasında muvazzaf askerler de var.
Haklarında Yakalama Kararı Bulunan Muvazzaf Askerler
Binbaşı Doğan Uysal
Deniz Hakim Yarbay Tülay Delibaş
Deniz Kurmay Albay Aşkın Öztürk
Deniz Kurmay Albay Enver Aksoy
Binbaşı Cem Çağlar
Deniz Albay Mehmet Cem Dalkanat
Zaman'da dün yer alan bir habere göre; 14 sanık halen firari. İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin yürüttüğü Balyoz davasında, kararın açıklanması ardından 71 tutuksuz sanık hakkında yakalama emri çıkarılmıştı. Söz konusu isimlerden 57'si bir buçuk aylık süre zarfında teslim oldu.
SOLUĞU YURT DIŞINDA ALIYORLAR
30 Eylül'de Deniz Hakim Yarbay Tülay Delibaş ile emekli albaylar Ramazan Kamuran Göksel ve Turgay Bülent Göktürk'ün karar açıklandığı gün yurtdışına kaçtığı ortaya çıkmıştı. Albay Enver Aksoy'un da karardan önce yurtdışına çıktığı belirlenmişti. Ayrıca kararın açıklandığı ertesi gün sabah 6 sularında 16 yıl hapis cezasına çarptırılan Kurmay Albay Mehmet Aygün, yurtdışına kaçarken Atatürk Havalimanı'nda yakalanmıştı.

Akıllı bomba üreten 4 ülkeden biri olduk

Türkiye, "akıllı bomba" üretebilen 4 ülkeden biri oldu. TÜBİTAK’ın geliştirdiği "Hassas Güdüm Kiti" 2013 yılında savaş uçaklarına entegre edilecek.




Savaş uçaklarında kullanılan bombaları "akıllı" hale getiren Hassas Güdüm Kiti'ni üreten 4. ülke Türkiye oldu.
TÜBİTAK Savunma Sanayi Araştırma ve Geliştirme Enstitüsü mühendisleri, 5 yıllık çalışma sonunda savaş uçaklarının hedefi 25 km uzaklıktan noktasal olarak vurabildiği hassas güdüm kitini geliştirdi.
Güdümsüz bombaların üstene giydirilecek şekilde tasarlanan kit, koordinatları belirlenen hedefi uydu ve özel algılayıcıları yardımıyla 6 metre gibi düşük bir sapma değeri ile yok ediyor.

Böylece, hedef dışındaki yerlere zarar vermeden harekat yapılabiliyor.
Savaş uçakları normal bombaları 5-6 kilometre uzaktan atarken, hassas güdüm kiti ile bu uzaklık 25 kilometreye çıkıyor.
Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, hassas güdüm kitinin seri üretimi için altyapının tamamlandığını, seri üretiminin 2013'de başlayacağını söyledi.
Savaş uçaklarında kullanılan bombaları "akıllı" hale getiren Hassas Güdüm Kiti'ni dünyada şu ana kadar sadece Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve Rusya üretiyordu.

Her Türk asker doğmaz! / Mehmet Baransu

Geçen hafta bu köşede terör ve Kürt sorunu hakkında AK Parti’nin girdiği çıkmazı futbol üzerinden değerlendirmiştim. Son 10 yılın durum tesbitini yapmış, AK Parti’nin ipleri eline alması için artık bir karar vermesi gerektiğini söylemiştim. Kararın ardından sorunun çözümü için yapılması gerekenlere bu hafta dikkat çekeceğimi belirtmiştim.

Ancak dün önemli bir gelişme oldu. Şike Davası’ndan toplam altı yıl üç ay hapis cezası alan Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın cezaevinde yatarken bedelli askerlikten faydalandığı ortaya çıktı. Bu gelişmeden dolayı sizlerden özür dileyerek bu yazımı bir hafta sonraya erteliyorum.

Yıldırım’ın bedelli askerliğe müracaat ettiği haber önceki gün Habertürk gazetesinde Yasemin Güneri imzasıyla kamuoyuna duyuruldu. Belge de gazetede yayımlandı. Önce Yasemin’in haberinden ayrıntıları okuyalım. Ardından değerlendirmemize geçelim.

Yıldırım, cezaevinde yatarken, Bedelli Askerlik Yasası’ndan faydalanmak için Milli Savunma Bakanlığı Askerlik Şubesi Başkanlığı’na müracaat ediyor. Avukatı Abdullah Kaya aracılığıyla bankaya bedelli askerlik ücreti olarak 30 bin TL yatırıyor. 21 Mart 2012’de de askerlikten muafiyet alıyor.

Hatırlarsanız, yaklaşık bir buçuk ay önce Yıldırım’ın 1983 yılında “ayağım 6 cm. kısa diyerek” çürük raporu almak için İzmir’de askerlik şubesine müracaat ettiğini yazmıştım. Gerçekte Yıldırım’ın ayağı kısa değildi. Ayağı 6 cm. kısa olan kuzeni Osman Yalçın’ı kendi yerine askerî heyetin karşısına çıkartmış ve sahte belgeyle çürük raporu almıştı. Askerlikten kaçmıştı.

Bu yazım üzerine Yıldırım alelacele bir açıklama yapmış, belgelerin orijinallerini 24 saat içinde açıklamamamı aksi hâlde beni mahkemeye vereceğini söylemişti. Yıldırım’a şu cevabı vermiştim: “Belgelerin orijinalleri devlette. Mahkemeye beni vermeni çok istiyorum. Sahte evrakla çürük raporu aldığın kanıtlanacak. Ama çok iyi biliyorum ki beni mahkemeye veremeyeceksin.”

Aynen dediğim gibi oldu ve Yıldırım 24 saatin üzerinden aylar geçmesine rağmen, beni mahkemeye veremedi. Bunun üzerine evrakta sahtecilik yaptığı, sahte belgelerle çürük raporu aldığı iddiasıyla kendisini hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundum. Başsavcılık önceki gün konuyu değerlendirip, iddia olunan suçun işlendiği yerin İzmir olduğunu belirtip, dosyayı “yetkisizlik” kararıyla İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Dosya artık İzmir’de.

Sanırım şu soru herkesin aklını kurcalıyordur. Sahte çürük raporuyla askerlikten 1983 yılında muaf olmasına rağmen, Yıldırım Mart 2012’de neden bedelliye müracaat etti?

Bu sorunun iki cevabı var.

Birincisi; çürük raporu belgesini yayımlamadan aylar önce Yıldırım’ın sahte belgelerle çürük raporu aldığını kamuoyuna duyurdum. Bu belgenin peşinde olduğumu, aldığım an da yayımlayacağımı deklare ettim.

Bu açıklamamdan rahatsız olan Aziz Yıldırım, belgeyi ortaya çıkaracağımı ve tekrar askere gönderileceğini çok iyi bildiği için bedelliye müracaat etti.

İkinci neden ise hükümetin Aziz Yıldırım benzeri sahte belgelerle çürük raporu alanları kurtarmak için çıkan yasadaki maddeye bir ilave yapması.

İlave edilen madde şöyle: “Bu yasadan önce, haklarında askerliğe elverişli olmadıkları yönünde verilen kararlardan dolayı askerlik hizmetinden muaf tutulanlar da altı ay içinde başvurmaları halinde yaş sınırı aranmaksızın bu düzenlemeden yararlanacak. Yasadan yararlanacaklar hakkında saklı, yoklama kaçağı ve bakayadan dolayı idari ve adli soruşturma ve kovuşturma yapılmayacak, başlatılmış olanlar da sona erdirilecek.”

Meclis’ten çıkan yasa aynen böyleydi. Türkçesi ise aslında şuydu: “Sahte belgelerle, sahte çürük raporu alanlar, 30 bin lira yatırırlarsa, askere kendilerini göndermeyeceğiz. Sahteciliklerinin üstünü örtüp, kendilerini yargılamayacağız.”

Yasaya eklenen bu maddeden dolayı Yıldırım, bedelliye müracaat etti ve askere gitmekten kurtuldu. Meclis’te şikecilerin aklanmasının ardından, bu kez de bedelli yasasıyla sahte belgelerle sahte çürük raporu alanlar kurtarıldı.

Hatırlarsanız, Aziz Yıldırım’ın sahte çürük raporunu yazmamın ardından Milli Savunma Bakanlığı’na da konuyla ilgili suç duyurusunda bulunmuştum ve bakanlığın konuyu sumen altı edeceği yönünde kuşkularımın olduğunu bu köşeden yine sizlere aktarmıştım. Bakan İsmet Yılmaz bu sahtecilik karşısında başını kuma gömmüş ve susmayı tercih etmişti. Kamuoyuna gerçekleri açıklayamamıştı.

Bugün bunun nedenini çok daha iyi anlıyoruz.

Sayın Başbakan’a da bu gerçeklerin ardından şu soruları sormak istiyorum. Şike sürecinde “kişilerle kurumları ayıralım” demiştiniz. Şimdi sahte belgeyle çürük raporu alanları, kimlerle ayırmamız gerekiyor? El birliğiyle sahteciliğin üstünün örtülmesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu ülkede gariban Mehmetler şehit olurken, sahtecilik yapanlar hükümet, bakanlar, siyasiler, milletvekilleri eliyle korunuyor. Artık buna şahit oluyoruz.

Aynı isimler, Genelkurmay başkanları tarafından karargâhta kabul edilip bir de yan yana, omuz omuza maç izliyor. Vatan şehit olan Mehmetçiklerle değil, onlarla gurur duyuyor.

Son sözüm şudur: “Zalimlerin değil, mazlumların yanında yer alan, sözde değil, özde adamlara ihtiyacımız var.”

Yaşar Büyükanıt’ın kulakları çınlasın!

Nöbetteki asker arkadaşını vurdu

Güncel / Nöbetteki asker arkadaşını vurdu
Kütahya'nın Simav İlçesi'nde, nöbet tutukları kulübede şakalaştıkları ileri sürülen iki askerden Ali Özdemir, arkadaşının silahının kazayla ateş alması sonucu yaralandı.

Simav Jandarma Komutanlığı'nda vatani görevini yapan 21 yaşındaki Er Ali Özdemir ile ismi öğrenilemeyen arkadaşı, nöbet tutukları sırada, iddiaya göre, şakalaşmaya başladı.

Şakalaştıkları sırada arkadaşının ateş alan silahı, Özdemir'i karnından yaraladı.

Ağrı Doğubeyazıtlı olan Er Özdemir, çağrılan 112 Acil Servis ekiplerince Doç. Dr. İsmail Karakuyu Simav Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı. Burada yapılan ilk müdahalenin ardından Özdemir, ambulans helikopterle Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi'ne (GATA) sevk edildi.

Özdemir'in hayati tehlikesinin olduğu bildirildi. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

SAVUNMA VE GÜVENLİK TEKNOLOJİLERİ ARAŞTIRMA DESTEK GRUBU - SAVTAG

Savunma ve Güvenlik Teknolojileri Araştırma Destek Grubu (SAVTAG), kamu kurum/kuruluşlarıyla özel sektör ve üniversiteler arasında işbirliklerini destekleyerek ülkemizin küresel rekabet gücünü arttırmak, ülkemizi ekonomik gelişme ve toplumsal refah için gereken teknolojileri üretme gücüne sahip kılmak, ve savunma gücümüzün etkinliği, caydırıcılığı ve sürekliliği için gereken milli olması zorunlu kritik teknolojilere dayalı bileşen, alt sistem ve sistemleri geliştirmek amacıyla Ar-Ge faaliyetlerini sürdüren bilim insanlarımızı ve araştırmacılarımızı desteklemekte ve sayılarının artmasını amaçlamaktadır.

Çağrılar
Nasıl Başvurulur?
Kimler Müşteri Kurum Olabilir?
Kimler Proje Yürütücüsü Kuruluş (PYK) Olabilir?
Kimler Projede Görev Alabilir?
Değerlendirme
1007 Programı Formları
1007 Programı Mevzuatı


AKTİF ÇAĞRILAR



  Müşteri Kurum
Çağrı No
                                                                                               Çağrı Başlığı
 Çağrı Açılış Tarihi

 1. Aşama Başvuru Son Tarihi

MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI Ar-Ge ve Teknj. D. Bşk.lığı

1007– SAVTAG - MSB – 2012 – 02
Pasif Bileşik Algılama Sistemi Projesi
 14.09.2012
14.12.2012
SAVUNMA SANAYİİ MÜSTEŞARLIĞI  1007– SAVTAG - SSM – 2012 – 01
Donanım Sistemlerinde Zararlı Bileşenlerin Tespit Edilmesi
 19.10.2012
 19.11.2012

 "Uzaktan Kumandalı Ateşleme Cihazı" başlıklı çağrı için 1. Aşama başvuru süresi sona ermiştir.


NASIL BAŞVURULUR?
Proje 1. aşama başvuru dokümanlarının belirtilen son tarihe kadar eksiksiz ve ıslak imzalı olarak TÜBİTAK’a iletilmesi gerekmektedir.
İstenen tüm bilgi ve belgeler tek dosya içerisinde;
ile birlikte ARDEB’e elden, kargo veya posta yolu ile iletilir. Kargo ve posta yoluyla başvurularda posta tarihinin son başvuru tarihi olması durumunda başvurular kabul edilir, başvuru tarihinden sonra hiç bir şekilde proje kabul edilmez. Belirtilen başvuru son tarihine kadar sunulmayan projeler, değerlendirmeye alınmadan iade edilir.
TÜBİTAK, 1. Aşama Proje Önerisi Değerlendirme Ölçütlerine uymayan başvuruları, bilimsel değerlendirmeye almaksızın iade eder. Belgelerin incelenmesi ve değerlendirilmesi esnasında, gerek duyulması durumunda, TÜBİTAK gerekli durumlarda bilgilerin düzeltilmesini, değiştirilmesini ve ek bilgiler verilmesini talep edebilir. Proje önerileri değerlendirilirken proje öneri formu ile birlikte iletilen CD/taşınabilir belleklerde yer alan bilgiler kullanılmaktadır. Bundan dolayı CD/taşınabilir bellek içeriğinin, basılı proje önerisi ve bütün ekleri ile aynı olması gerekmektedir. CD/taşınabilir bellekte proje önerisi Word ve PDF hali olarak ayrı bir klasörde, ekler ise ayrı bir klasörde kaydedilmelidir.


KİMLER MÜŞTERİ KURUM OLABİLİR?
Program kapsamında Bakanlıklar veya bağlı/ilgili/ilişkili kuruluşları müşteri kurum olabilir. TÜBİTAK bu kurumlarla odak grup çalışmaları yaparak ihtiyaç başlıklarını belirler ve çağrı dokümanlarını hazırlar.

KİMLER PROJE YÜRÜTÜCÜSÜ KURULUŞ (PYK) OLABİLİR?

Üniversiteler, kamu Ar-Ge birimleri, özel kuruluşlar veya bunların oluşturduğu konsorsiyumlar tarafından proje başvuruları yapılabilir. Projede proje yöneticisi kuruluş (PYÖK) veya PYK olarak yer alacak bir kuruluşun Ar-Ge nitelikli en az bir iş paketinden sorumlu olması gerekir.
Müşteri kurumun bağlı/ilgili kamu Ar-Ge birimleri diğer kamu kuruluşlarının Ar-Ge birimleri, üniversiteler ya da özel kuruluşlarla işbirliği yapması şartıyla PYK’ler arasında yer alabilirler.
Projelerde PYK’ler dahil en fazla 4 farklı kuruluştan proje personeli yer alabilir. Projelerde hangi nitelikteki kuruluşların PYÖK/PYK olacağı hususunda, TÜBİTAK’ın 1007 Programı için belirlediği kuruluş sınıflandırması esas alınır. Bu durum, çağrı dokümanında belirtilir.
PYK’nin proje kapsamında önerdiği personel sayısının (bursiyer hariç) en az % 30’u kendi tam zamanlı personeli olmalıdır.
Sunulan projelerin süresi (proje sonuçları uygulama süreci hariç) en fazla 48 ay olmalıdır. Model/Yöntem/Süreç projeleri için, proje süresi en fazla 30 ay olabilir. Bu tür projelerin aynı zamanda Prototip/sistem/pilot tesis niteliğinde olması durumunda süre üst sınırı 48 aydır.
Prototip/sistem/pilot tesisi niteliğini taşıyan projelerde elde edilmesi hedeflenen çıktıya yönelik olarak ilgili PYK’lerden ticarileştirme ve/veya yatırım/üretim planı sunulması istenir. Özel kuruluşun PYK olarak yer aldığı projelerde bu planın, bu kuruluş tarafından sunulması esastır.

KİMLER PROJEDE GÖREV ALABİLİR?

Proje Yürütücüsü, Araştırmacı ve Danışmanlar
Proje ekibinde yer alacak yürütücü, araştırmacı veya danışmanların;
Üniversite personeli olmaları durumunda; doktora/tıpta uzmanlık derecesine sahip olmaları ve proje konusunda yeterli bilgi birikimine sahip olduklarını gösteren çalışmalarının (yayın, proje, rapor, vb.) olması gerekmektedir.
Kamu kurumları veya özel kuruluşlarda çalışmaları durumunda; uzmanlığı konusunda en az dört yıllık üniversite lisans eğitimi almış olmaları ve proje konusunda yeterli bilgi birikimine sahip olduklarını gösteren çalışmalarının (yayın, proje, rapor, vb.) olması gerekmektedir.
Kamu kurumları için müsteşar, müsteşar yardımcısı, genel müdür, genel müdür yardımcısı, daire başkanı, daire başkan yardımcısı ve bu kadrolara eşdeğer görevdeki kişiler (Kamu Ar-Ge birimleri yöneticileri hariç) ile üniversiteler için rektör, rektör yardımcısı, dekan, dekan yardımcısı, yüksek okul müdürü, meslek yüksek okulu müdürü, başhekim ve genel sekreter 1007 Programı projelerinde proje ekibinde yer alamaz.

Bursiyerler

Türkiye’de Kurulu yüksek öğretim kurumlarında Lisansüstü (Yüksek Lisans ve Doktora) eğitimlerine devam etmekte olan “öğrenciler” veya öğrenci statüsündeki “Araştırma Görevlileri” ile doktoralı olup herhangi bir kurum/işyerinde çalışmayan, 40 yaşını doldurmamış olan ve doktora/tıpta uzmanlık derecesinin alındığı tarih ile ilgili programın son başvuru tarihi arasında kalan sürenin 5 yıldan fazla olmaması koşulunu sağlayan kişiler ise doktora sonrası bursiyer olarak proje ekibinde yer alabilirler.
TÜBİTAK Bilim İnsanı Destekleme Programları kapsamında burs alanlar; projeden burs almamak koşuluyla proje ekibinde bursiyer statüsünde yer alabilirler. TÜBİTAK’ın desteklediği herhangi bir projeden burs alanlar ise, ikinci bir projede bursiyer olarak görev alamazlar. Burs alan kişiler, TÜBİTAK’ın herhangi bir mali desteğinden yararlanamaz.

Yardımcı personel
Proje yürütücüsünün veya araştırmacıların gözetimi altında, projenin yürütülmesinde tam veya kısmi zamanlı olarak çalışan uzman, teknik eleman, teknisyen, idari personel, laborant, işçi ve benzeri destek personelini ifade eder.

DEĞERLENDİRME
Proje başvuruları 2 aşamalı olarak yapılır. 1. Aşama başvurularında;
  • Projelerin 1007 Programı çağrı takvimine uygun sunulması
  • Proje yöneticisi ya da yürütücüsü kuruluşların (PYÖK/PYK) 1007 Programı esaslarına uygun belirlenmiş olması
  • Proje önerilerinin belirlenen yetkili kişilerce imzalanmış olması
  • Proje önerisinin tüm bölümlerinin komisyon değerlendirmesi için yeterli bilgileri içerecek şekilde hazırlanmış olması
2. aşama başvurularında;
  • 1. Aşama komisyon değerlendirmesine uygunluk
  • 1007 Programı mevzuatına uygunluk
ölçütlerine uygun olarak sunulmayan projeler iade edilir.

I. 1. Aşama proje başvurularının değerlendirme süreci:

1. Aşama Proje Öneri Formu kullanılarak hazırlanan başvuruların değerlendirme süreci şu adımlardan oluşur:

Komisyon Değerlendirmesi

Komisyon değerlendirmesinde 1. Aşama Proje Önerisi Değerlendirme Formu kullanılır.

1. aşama proje önerileri konu uzmanlarından oluşan komisyon tarafından değerlendirilir. Projeyi gerçekleştirecek proje yürütücüsü kuruluşların altyapı imkanları, yetişmiş insan gücü ve proje yapma deneyimi açısından yeterli olmaları beklenir.

1007 Programı 1. Aşama proje önerilerinin komisyon değerlendirmesi;
  • Çağrıya uygunluk
  • Ar-Ge Niteliği
  • Yapılabilirlik
olmak üzere üç ölçüt üzerinden yapılır. Her ölçüt 5 üzerinden puanlanır. Puanların karşılıklarının açıklamaları:
  1. Yetersiz. Proje önerisi ilgili kriteri karşılamamaktadır.  Proje önerisinde ciddi eksiklikler/zayıflıklar söz konusudur.
  2. İyi Değil. Proje önerisi ilgili kriteri yeterli derecede karşılamamaktadır. Öneride önemli eksiklikler bulunmaktadır.
  3. Orta. Proje önerisi, ilgili kriteri orta derecede karşılamaktadır. Öneride iyileştirmelere gerek bulunmaktadır.
  4. İyi. Proje önerisi ilgili kriteri iyi derecede karşılamaktadır. Bununla birlikte, önerinin halen iyileştirilme potansiyeli olan bazı noktaları bulunmaktadır.
  5. Çok İyi. Proje önerisi ilgili kriteri tüm boyutlarıyla karşılamaktadır. Eksiklik hiç yok denecek kadar azdır. Kabul edilebilir seviyede küçük kusurlar bulunabilir.
Her bir değerlendirme ölçütünün ve projenin genel karşılaması gereken eşik puan değerleri vardır. 1. Aşama değerlendirme eşik değerleri:
Ölçüt Eşik Puan Değeri
Çağrıya Uygunluk 3/5
Ar-Ge Niteliği 3/5
Yapılabilirlik 3/5
Genel* 10/15
*En az bir ölçüt için 4 puan sağlanmalıdır.
1. aşama değerlendirme ölçütlerini karşılayan projelerden yürütücüsü özel kuruluş olanlar ve 1007 Programına ilk kez başvuruda bulunan kamu Ar-Ge birimleri için Kurumsal Ar-Ge Yeteneği Değerlendirmesi yapılır.

Özel kuruluşlar ve ilk kez başvuruda bulunan Kamu Ar-Ge birimleri için Kurumsal Ar-Ge Yeteneği Değerlendirme Ölçütleri:

  • Kurumun Ar-Ge Yönetiminin Değerlendirilmesi
  • Teknolojik Varlıklar ve Yönetiminin Değerlendirilmesi
  • Ar-Ge İnsan Kaynakları ve Yönetiminin Değerlendirilmesi
  • Kurumun Bilgi Kaynakları Yönetiminin Değerlendirilmesi
  • Kurumun Fikri Haklar Yönetiminin Değerlendirilmesi
  • Kurumun Proje Yönetiminin Değerlendirilmesi
  • Kurumun Ar-Ge Deneyiminin Değerlendirilmesi
Değerlendirmeyi başarı ile geçen proje yürütücüsü kuruluşların yer aldığı projeler için 2. aşama proje önerisi istenir. Belirlenen takvim doğrultusunda 2. aşama proje başvurusu yapılan projeler, değerlendirme süreçlerine tabi tutulur.

II. 2. Aşama proje başvurularının değerlendirme süreci:

Panel Değerlendirmesi

Panel değerlendirmesinde 2. Aşama Proje Önerisi Değerlendirme Formu (Revizyon aşamasında) kullanılır.

Aynı çağrı başlığı için önerilen projeler aynı panelde değerlendirilir.

Revizyon Değerlendirmesi

Panel değerlendirmesinde uygun bulunan proje önerileri için varsa panel önerilerine göre revizyon istenebilir. Yapılan revizyonlar panelistler tarafından tekrar gözden geçirilerek, panelde istenen revizyonların yapılıp yapılmadığı belirlenir. Panelistler tarafından, projeye ilişkin nihai görüşlerini içeren “Proje Önerisi Revizyon Değerlendirme Raporu” hazırlanır. Bu görüşler doğrultusunda, TÜBİTAK tarafından hangi projenin bütçe paneline alınacağına karar verilir.

Bütçe Paneli Değerlendirmesi

Projenin bütçesini oluşturan harcama kalemleri, proje önerisinin bütçe gerekçeleri bölümündeki detaylar, proforma faturalar ve teklif mektupları, danışmanlık/hizmet alımı belgeleri ile birlikte panelistler tarafından değerlendirilir. Bütçe gerekçeleri yetersiz bulunan harcamalar proje kapsamından çıkarılır. Proforma fatura ve teklif mektupları incelenerek fiyatı yüksek bulunan kalemlerde yeniden teklif alınması istenilebilir. Bütçe paneli sonucu, rapor haline getirilerek Proje yöneticisi ya da yürütücüsü kuruluşa gönderilir ve proje önerisinin rapor doğrultusunda revize edilmesi istenir. TÜBİTAK tarafından panel değerlendirmesine uygun olarak bütçe revizyonu yapılan projelerin desteklenmesine karar verilir.

1007 PROGRAMI FORMLARI

Başvuru Formları

Değerlendirme Formları

İzleme Süreci Formları

Sonuçlandırma Süreci Formları

Yardımcı Formlar


1007 PROGRAMI MEVZUATI:







İletişim Bilgileri:

TÜBİTAK Araştırma Destek Programları Başkanlığı
Savunma ve  Güvenlik Teknolojileri Araştırmaları Destek Grubu
Tunus Cad., No: 80, 06100, Kavaklıdere
Çankaya-ANKARA

Tel: (0312) 468 5300/1540
Faks: (0312) 428 0930
e-posta: savtag@tubitak.gov.tr

Yerli Füzenin 'Göz'ü TÜBİTAK'tan

Yerli Füzenin 'Göz'ü TÜBİTAK'tan


Türkiye’nin ilk yerli seyir füzesi SOM’u geliştiren TÜBİTAK, füze teknolojisinde bir ilke daha imza attı. TÜBİTAK, lazer güdümlü füzelerin gözü olarak bilinen dedektörleri, tamamen ‘milli’ kaynaklar kullanarak geliştirdi. Lazer dedektörler, ilk olarak yerli füze ‘CİRİT’lerde kullanılmaya başlandı.

Dünyada sayılı ülkelerin sahip olduğu ileri teknolojilerle üretilebilen ve şimdiye kadar yurt dışından ithal edilen lazer dedektörler, TÜBİTAK’ın başarılı çalışmalarıyla artık ‘milli’ olarak üretilecek. Füze teknolojisinde kritik parçalardan biri olan yerli lazer dedektörleri, aynı zamanda yurt dışındaki örneklerine göre üstün teknik özelliklere sahip. “4 kadranlı” olarak bilinen dedektörler, yüksek hız ve doğruluk, düşük parazitik kapasite, yüksek belverme gerilimi, düşük kaçak akımı, geniş dinamik çalışma aralığı ve yüksek tepkisellik özellikleri ile uluslararası pazarda öne çıkan yeteneklere sahip.
Tamamen yerli kaynaklarla üretilen maliyet etkin ve yüksek katma değerli lazer dedektörler, TÜBİTAK Ar-Ge uzmanlarının 2 yıllık çalışmalarının sonucunda geliştirildi.

Testlerde Üstün Başarı

Yeni geliştirilen dedektörlerin yurtiçinde üretilerek lazer güdümlü roketlerin arayıcı başlıklarında kullanılabilmesi için TÜBİTAK ile ROKETSAN AŞ arasında sözleşme imzalandı. ROKETSAN, projede teknik isterlerin belirlenmesi ve test aşamalarında katkı sağladı. CİRİT füzesinde kullanılan lazer dedektörler ROKETSAN’da yapılan testlerden üstün başarıyla geçti.

Araştırma kurumu ve sanayi işbirliğine örnek olarak gösterilen lazer dedektörü projesinin ardından TÜBİTAK ve ROKETSAN arasında farklı araştırma projelerinde benzer işbirlikleri yapılması için çalışmalar başlatıldı. İki kurumun ortak çalışması ile savunma sanayinde millileştirme çalışmaları kapsamında ileri teknoloji gerektiren komponentlerin de yurt içinde karşılanması hedefleniyor.

2 Kasım 2012 Cuma

Kato Dağı'na büyük operasyon

Hakkari'deki Kato Dağı'na karadan ve havadan büyük bir operasyon başlatıldığı belirtildi.

Hakkari-Şırnak güzergahında bulunan Kato Dağı'nda sabah saatlerinde başlatılan operasyona il dışından gelen askeri birliklerle Hakkari Dağ ve Komando Tugay Komutanlığı ekiplerinin katıldığı bildirildi. Kato Dağı'nın alt tarafında bulunan Maronıs, Kaval, Çeltik gibi birçok köyün çevresi de ablukaya alındı. 10'a yakın köyün ulaşımını sağlayan Hakkari-Çukurca karayolu üzerindeki Şine Köprüsü'nün ise güvenlik gerekçesiyle geçici bir süre için ulaşıma kapatıldığı kaydedildi.

Çok sayıda özel eğitimli askerin katıldığı operasyona Dağ ve Komando Tugay Komutanlığından kalkan helikopterler de eşlik ediyor. Bölgede bir çatışmanın yaşanıp yaşanmadığı hakkında net bir bilgi edinilemezken, çevre köylerdeki vatandaşlar ise bomba ve silah sesleri duyduklarını belirtti.

Yetkili makamlar, Kato Dağı'nda çok sayıda PKK'lının bulunduğu ve kış aylarının yaklaşmasıyla birlikte Kuzey Irak'taki üslerine çekilebilecekleri ihbarı üzerine düzenlendiği öne sürülen operasyonla ilgili henüz bir açıklama yapmadı.

1 Kasım 2012 Perşembe

'Darbe yapacağız, başbakan olur musun?'

Hasan Celal Güzel: Teoman Koman Paşa, bana, 'darbe yapacağız, seni veya Mesut Yılmaz'ı başbakan olarak düşünüyoruz' dediğinde ayağa fırlayıp 'ben o kadar alçak mıyım' dedim.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu 28 Şubat Alt Komisyonu dönemin siyasetçilerinden Hasan Celal Güzel ve eski Kültür Bakanı İsmail Kahraman'ı dinledi.

12 Eylül döneminde kısa süre Başbakanlık Müsteşarlığı'na vekalet ettiğini anımsatan Güzel, Süleyman Demirel'i ziyaret ettiği gerekçesiyle görevinden alındığını savundu. Güzel, 'Daha sonra ne yazık ki Demirel, 28 Şubat'ta darbecilerin en önünde gideni oldu' dedi.

İstihbarat birimleriyle iletişiminin olduğunu ve Batı Çalışma Grubu'nu adım adım izlediğini ifade eden Güzel, dönemin Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel'e Genelkurmay Başkanlığı antetli, suç teşkil eden 5 klasör evrak verdiğini, Yüksel'in bu evraklarla ilgili takipsizlik kararı aldığını söyledi.

Güzel, 5 ay cezaevinde yatmasına neden olan olayları da hayatının en şerefli işi olarak değerlendirdi. 28 Şubat için yapılan 'post modern darbe' değerlendirmesini eleştiren Güzel, '(Post modern darbe) diyerek başta Demirel, bunun darbe olmadığını göstermeye çalışıyor. Halbuki 28 Şubat ülkenin karşılaştığı en kalleş darbedir. 28 Şubat, tam bir darbedir. Tank da vardı, top da vardı, cunta da vardı' diye konuştu.

Süleyman Demirel'i bu dönemdeki tutumu nedeniyle eleştiren Güzel, '2 defa şapkasını alıp giden Demirel, 3. defa gitmemek için darbeci şapkası giydi. O yüzden '28 şubat darbe değil' diyor' şeklinde konuştu.

Milli Güvenlik Kurulu'nun o dönemde darbe cuntası gibi kullanıldığını, dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan'ın da yalnız bırakıldığını ifade eden Güzel, uyarmasına karşın Erbakan'ın zamanında tedbir almadığını söyledi.

'Ben o kadar alçak mıyım'
28 Şubat'ı dönemin Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman'dan öğrendiğini anlatan Güzel, şöyle devam etti:

'Teoman Koman Paşa, bana, 'darbe yapacağız, seni veya Mesut Yılmaz'ı başbakan olarak düşünüyoruz' dediğinde ayağa fırlayıp 'ben o kadar alçak mıyım' dedim. 'Mesut Yılmaz, size göre birisi, onu istediğiniz gibi kullanabilirsiniz' dedim.

Cumhurbaşkanına da bu görüşmeyi anlattım. Gerekli tedbirleri almasını istedim. Bu maalesef onun işine yaradı ve nasıl yerinde kalacağını planladı.'

'Balyoz' ve benzeri davaların hepsinin başlangıcının 28 Şubat olduğunu söyleyen Güzel, 28 Şubat'ın medya ile işbirliği içinde yapıldığını iddia etti. Güzel, 'Ergenekon'u Silivri'de aramayın, Ergenekon Babıali'dir. 28 Şubat'ta da bunların çok büyük rolü vardır' diye konuştu.

Güzel'in 'Her ne kadar isimlerini anmaya değmez kişiler buraya gelip üzgün olduklarını söylese de bu kişiler suç işlemiştir' sözleri üzerine, komisyon üyesi CHP Gaziantep Milletvekili Mehmet Şeker, komisyona gelen kimsenin yaptıklarından pişman olduğunu söylemediğini ifade etti. Bunun üzerine, Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Başkanı Nimet Baş da 'Bizim yanlış yaptığımızı dün Sayın Baykal da söyledi' dedi.

'CHP de destek verdi'
Hasan Celal Güzel, o dönemde Deniz Baykal'ın Çevik Bir ile görüşmeler yaptığını, 28 Şubat'a CHP'nin de destek verdiğini öne sürdü.

Güzel, CHP Gaziantep Milletvekili Şeker'in itirazları üzerine, CHP İstanbul İl Başkanı'nın Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında askerlere yönelik sözlerini anımsattı.

28 Şubat sürecinde rolü bulunan kuvvet komutanları hakkında dava açılması gerektiğini söyleyen Güzel, darbe döneminin kapanması için yapanların yanına kar kalmaması, milletin bunun karşısında durması gerektiğini ifade etti.

Güzel, tankların yürütüldüğü Sincan'a demokrasi anıtı yapılmasını önerdi.

Gazeteci Yazar Hasan Cemal'in 12 Eylül darbesinde Turgut Özal'ın rolü olduğu yönündeki iddialarının sorulması üzerine Güzel, 'Hasan Cemal, bu iddiaları dağdaki Murat Karayılan'a anlatsın. Onun dışında kimse bu saçmalıklara inanmaz' dedi.

28 Şubat sürecinde komutanların, Necmettin Erbakan'ın ve bakanlarının eşlerinin başının örtülü olmasını sorun yaptığını anlatan Güzel, 'Demirel de bunu biliyordu ama o dini açıdan söylemiyordu... Türkiye'de ve dünyada siyasetin en münafık şahsiyetiydi' görüşünü savundu.

'Birden bire aczimendiler türedi'
Dönemin Kültür Bakanı İsmail Kahraman da Refahyol koalisyon hükümetinin gayet uyumlu çalışırken, birden bire her şeyin değiştiğini söyledi.

Kendilerine karşı bir kamuoyu oluşturulmaya çalışıldığını anlatan Kahraman, şöyle konuştu:

'Birden bire aczimendiler türedi, Müslüm Gündüz'ler, Fadime Şahin'ler ortaya çıktı. 'Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık' denildi. Neler olduğunu anlayamadık. Basın buna destek oldu, dışarıdan da destek verildi ve hükümet yıkıldı. 28 Şubat netice almış bir darbedir. Senaryolar değişik ama rejisörü Süleyman Demirel'di. Sahneye koydu ve A'dan Z'ye yönetti. Öyle bir kamuoyu oluşturuldu ki insanlar olmazlara inandırıldı.'

O dönemde bir televizyon kanalında, kızlar şortla oynuyor diye 'Kültür Spor'u kapattığı şeklinde haber yapıldığını anlatan Kahraman, 'Kültür Spor'un hiç var olmadığını anlattı.

Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreter Yardımcısı bir Tuğgeneral'in bakanlığa Nevruz'un nasıl kutlanacağıyla ilgili mektup gönderdiğini de belirten Kahraman, mektuba verdiği yanıtın ardından bir daha bu tür bir mektup almadığını söyledi. Kahraman, 'Ordu mukaddestir ama görevi ülkeyi idare etmek değil, güvenliği sağlamaktır' dedi.

Bu süreçte toplu şekilde istifanın konuşulup konuşulmadığı yönündeki soru üzerine de Kahraman, toplu istifanın konuşulduğunu ve istifa etmemeye karar verdiklerini vurguladı. Kahraman, 28 Şubat'ın ardından 3,5 ay görevde kaldıklarını, hükümetteki çözülmeler olmasa görevlerine devam etmekte kararlı olduklarını aktardı.