Hani, enikonu değinmek lâzım geldiğinde inandığımız bir meselemiz olur da, bütünüyle kendimizi ona verebilmek için, daha hafifçe olanlarını birkaç lâfla şöyle bir geçiştirip, asıl konumuza gelmek isteriz de, sabun köpükleri bitmek bilmeyince, gelemeyiz ya bir türlü... bizimki de o hesap, sanki.
Dört ay sonra seçim olacak; bizse kalkmış, karın doyurmaz polemiklere takılı kalarak, nispeten ıvır zıvır konularla haşır neşiriz, habire hâlâ.
Otuz yıllık prangalardan kurtulup, ama yine en az bir o kadar süre, toplumsal yaşamımızı biçimlendirecek olan bir “anayasa”yı yapacak olduğumuz “seçim”dir, oysa bu önümüzdeki.
Kotarılan onca şeyi küçümsemeden, fakat henüz gerçekleşemeyip yapılması elzem olan nice reformların, hiç değilse “Cumhuriyet’imizin 100. yıldönümü”ne kadar tamamlanarak, çocuklarımızın daha iyi yaşayacakları sahici bir “21. yüzyıl demokrasisi”ni içermesini beklerim ben, meselâ böyle bir anayasadan. O reformlar ki, örneğin “Kürt meselesi”dir... yönetimdeki “ademimerkeziyetçilik” meselesidir... “temel hak ve özgürlükler”in genişletilmesi meselesidir... “AB”ye giriş meselesidir... “tekelciliği” değil, “açık pazar”ı göverten bir “ekonomik anlayış” meselesidir... “eğitim”de, “yargı”da ve “askerlik”te çok köklü “dönüşümler”in yapılabilmeleri meselesidir. Daha da sayılabilecek bu ve benzer hususların “esaslar”ını ihtiva eden bir anayasa taslağı ortaya konmadan, ne diye gideceğiz ki sandığa?
“Siz bize hele bir oy verin, gerisini bırakın, biz düşünürüz” yaklaşımlarındaki “ucu açık” anlayışlarda, tüm siyasal partiler, görmüyor musunuz? Ses seda yok çünkü, baksanıza, hiçbirinden.
Bu hususlardan birisini meselâ “askerî reform”u ele alalım:
Türkiye’de, Cumhuriyet’in kuruluşundan ve giderek gerçekleştirilen sayısız “darbe süreçleri”nden beridir; sivil siyasal yaşamın üzerinde, hem “de facto”, hem “hukuksal kurumlar” ihdas ederek, aşama aşama, “hami” bir konuma yükseldiği ve askerî bir “vesayet rejimi” kurduğu bilinen bir olgusudur bu, “Silahlı Kuvvetler”in. Kendisini kurumsal olarak, mevcut düzenin “tek garantörü” ve vatanseverlik değerlerinin “tek savunucusu” varsaymakta; bu nedenle de varlığını politikalar ve politikacılardan “üstün” görerek, “devletin bekası” için her türlü müdahaleyi “meşru” addetmektedir.
Hâlbuki, stratejik etkinliklerdeki devletlerin orduları, “toprak elde edilmesi ya da savunulması” ihtiyaçlarının azaldığı şimdiki zamanlarda; özellikle de “soğuk savaş dönemleri”nin bitmesiyle birlikte, o ülkelerdeki sivil siyasal yöneticilerin “tam kontrol”lerindeki, birer “dış politika enstrümanı”na dönüşmektedirler, giderek.
Dünyanın “stratejik oyun kurucu” aktörlerinin erişmekte olduğu bu “yeni boyut”; siyasal yöneticilerin kayıtsız şartsız ve tartışmasız bir biçimde “emirlerinde” olarak, yeni işlevler, yeni misyonlar üstlenmesi icap eden Silahlı Kuvvetler’in, naftalin kokan ve böyle giderse, yurdumuza daha da külfetler getirecek olan anakronik anlayışlarıyla örtüşmemektedir, artık.
“Ulusal savunma konsepti”ni “sivil siyasa”ların belirleyeceği, “Silahlı Kuvvetler Komutanlığı”nı da bu ülkeyi yönetmesi için halkın seçtiği “politikacılar”ın üstleneceği, generallerin de demode tutumlarını artık bir yana bırakarak onların emrine gireceği, çağcıl bir “askerî reform”a acilen gereksinim vardır.
Bugün başlanacak olsa bile, reformun “geçiş, sağlamlaştırma ve süreklilik kazandırma” aşamalarındaki süreçlerini “Cumhuriyet’in 100. yılı”na yetiştirebilmek dahi şüphelidir.
Kaldı ki, bunların neler olacağı ve nasıl yapılacakları dahi, yoktur ortalıklarda henüz.
Oysa Silahlı Kuvvetler’in ilkelerinde ve alışageldikleri inançlarında da olmak üzere, “yapısal değişimler” yaratılmadıkça ve her bir personeli, geleceğin uygar dünyasına özgü “ileri demokratik sistem”e bağlı ve sadık kılınmadıkça; siyasal sistemimiz, “tası da hamamı da” eskiliklerde gezinen, hep o “bildik model” olarak kalacaktır.
Ayrıca bilinmelidir ki, bir ordu, reforma ihtiyaç duyulan diğer kurumsal birimler öylece dururlarken, onların arasından biri olmak yerine, sadece kendisinin üzerine gidilen, sadece kendisini içine alan tekil bir reforma, derhal karşı bir tepki geliştirecektir.
Böyle olunca, açıkça görünen odur ki, Türkiye’nin tüm sektörlerindeki reformasyon süreçleri; yani ülkenin yönetim ilişkileri ve tüm idarî yapılanmaları... etnik ve dinsel sorunları... haklar ve özgürlükler... okullar, üniversiteler... yargı mevzuatı ve mahkemeler... maddi zenginliklerin üleşilmesindeki akıl almaz hakkaniyetsizlikler... daha neleri varsa sonuç olarak; hepsi, hep birlikte ve eşgüdümle ele alınmalı, tasarlayıp plânlanarak bir programa bağlanmalıdır.
Ve bu maksatların hâsıl olabilmesi için, yeni baştan yazılması gereken “anayasa metni”nin, öngörülen bu programa “uyum”u daha şimdiden gözetilmeli değil midir?
İşte, dört ay sonra bizden oy isteyecek olan siyasal partiler, teknik ayrıntılarda boğulmadan, gerek öngördükleri “reform programları”nı, gerekse bu programlarını sorunsuz bir şekilde hayata geçirebilecek nitelikteki “anayasa taslakları”nı, popülist karambollara sapmadan, lâf ebeliklerine getirmeden, herkeslerin anlayabilecekleri yalınlıklarda, gerçekçi ve tane tane, bir bir ortaya koymalıdırlar.
Tüm “STK”lar, tüm “kamuoyu oluşturucuları”, tüm “seçmenler”!.. hangisinden yana olursak olalım; hadi gelin bizler de, hiç değilse sadece şu konuda bir işbirliği yapalım da, “kucaklarındaki taşları dökmeye”, yeter ki mecbur bırakalım, bütün partileri.
Diyelim ki onlara:
“Taslak yoksa, oy da yok!”