Aslan yeleli,/ Şimşek bakışlı,/ Başak saçlı, Ata’nız, babanız, Mustafa Kemal’im ben,/ Her on Kasım’da andığınız...
Bırakın bu övgüleri bir yana,/ Yaptıklarınızı anlatın bana...
Hâlâ sen-ben kavgasındasınız, / Hâlâ okulunuz yok çocuklarınızı okutacak,/ Yolunuz yok, fabrikanız yok,/ Bıraktığım yerdesiniz hâlâ...
Bir imecedir başlasın yurt üzre,/ Selam iyiye güzele,/ Barışa, kardeşliğe selam edin!/ Nerede çalışma var, kardeşlik var,/ Orada ben varım...
Atatürkçülük budur çocuklarım!..
***
Ya 1965, ya 1966 olacak. Kuleli Askeri Lisesi I veya II’deydim. Yaşım 15-16. “Özbek İncebayraktar” isimli öğretmen bir ozanın Türk Dili Dergisi’ndeki, şimdi bölük-pörçük anımsayabildiğim, yukarıdaki “sol tandanslı” dizelerinden esinlenerek yazmış olduğum metinle, okulun “10 Kasım” törenindeki zehir-zemberek bir konuşmacıydım, o gün. Aynı zamanda, “başımı belaya sokma” sürecimin yaşamımdaki ilk adımlarını da atmış oluyordum, böylece.
“Sol tandanslı” diyorum, zira Kemalizm; Atatürk öldükten sonra ve daha çok da “27 Mayıs Darbesi”nden itibaren, her yeni bir toplumsal dönüşüm aşamasında sendeledikçe, yeniden gözden geçirilmek zorunluluklarıyla çekelenip durulmuş, ne ki esnetilemeyerek, asla başarılı olunamamıştır.
İşte bu mahiyette olmak üzere 1965’ler, Kemalizm’in “yükselen sol” çizgiye de el atarak, “Bülent Ecevit solculuğu” kadarlık bir olguya yol açtığı yılların başlangıcıdır. Ki, Ecevit bile bu kadarcık bir “sol”u CHP ile sürdüremeyecek, o dahi yoluna, yeni kuracağı bir başka parti ile devam etmek zorunda kalacaktır.
Bugünkü CHP yeni yönetiminin, “anma” vesilesiyle Ecevit’in mirasına sığınması ve onun ardılları imişler gibi izlenimler vermesi, tutarsız ve çaresiz bir ironidir, ve yanlış duvara merdiven dayamaktan başka bir şey değildir.
Çünkü Kemalizm’in birbirinden bağımsız, o nedenle de homojen olmayan ve hiyerarşik, birçok sahibi vardır. Siyasal parti olarak temsilcisi CHP ise de, “Kemalist vesayet sistemi”nin temel organları olan “yüksek askerî ve yüksek yargı bürokrasileri” ondan önce gelirler. Her birinin anladığı ve gereksinimlere göre kurguladığı “Kemalizmler” her zaman aynı olmazlar. Hele bir de, toplumsal dönüşüm aşamalarından birine gelinmişse, bir kaos ortamı doğar ve Kemalist hiyerarşi de bozulur. Bu durumda, sistemin yeniden inşası için askerler, genellikle darbe yaparlar.
Ama ne olursa olsun, yapılagelenler eninde sonunda havanda boşuna su dövmekten ibarettirler. Zira bütün mesele Kemalizm’in, Türkiye’nin sorunlarına ve geleceğine merhem olamayacağının anlaşılamaması yüzündendir.
Bu kadar çok okumuş, bu kadar Batıcı görünen kesimlerin temsilcisi olan ilerici(!) CHP’nin, mütedeyyin ve geleneksel kitleleri temsil eden, az okumuş, kırsaldakilerin sözcüsü AKP’ye nispetle edilgen kalmasının ve dünyanın bu gününü okuyamamasının yegâne nedeni, birinin Kemalizm’e sımsıkı bağlılığı söz konusu iken, diğerinin Mustafa Kemal’i sadece tarihî bir şahsiyet olarak görüyor olmasında yatmaktadır.
İlerici(!) CHP referansını aldığı ideolojisinin 1920’lerinde donup kalmış iken, gerici(!) AKP küresel konjonktürleri özgürce değerlendirebilme olanaklarını sonuna kadar kullanabilmektedir. 90 yıllık CHP’nin, şimdiki insanlarının göremedikleri işte budur. Onlar hâlâ, Kemalizm’de yapılacak tadilatlarla ya da uyarlamalarla, sorunlarını çözebileceklerini sanmaktadırlar.
Bir kere Kemalizm, daha başından beri Anadolu ve Trakya’da, düşünsel ve örgütsel düzeyde tam bir durgunluğun egemen olduğu izlenimini vererek, milli mücadelenin oluşumunu Mustafa Kemal’in başından beri tek başına planlayarak ve bir sır gibi saklayarak, yeri ve zamanı geldikçe kademe kademe uygulamaya koyduğu bir programmış gibi sunmaktadır.
Oysa gerçek hiç de bu yönde değildir. Bu da, Mondros sonrası Türkiye’sinde toplanan 28’in üzerindeki “kongreler”de ve alınan “kararlar”da kendisini göstermektedir. Bu kongreler, devlet yetkileri kullanan organlar yaratarak bölge halklarının ve giderek tüm ulusun kaderinin belirleneceği, aşağıdan yukarıya uzanan, hem Osmanlı hükümetinin ve hem de Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşlarının oluşturdukları önderlik grubunun inisiyatifleri dışında olarak, kendiliğinden, sivil, demokratik ve laik cumhuri bir yapılanma içindeydiler.
Ne ki, Mustafa Kemal Paşa ve İttihatçı kökenli arkadaşlarının önder eksenli ve askersel sistemli anlayışları galebe çalmış ve ne yazık ki, “o güzelim askerî kurtuluşu” bize armağan etmelerine karşın, devir-teslim aldıkları Anadolu’nun “sivil siyasal demokratik fidesini” sulamaya akıl erdirememişlerdir. Kemalizm’in en büyük çelişkisi, toplumun içselliğinden neşrolacak bir demokratik sivilleşmeye kapalı olduğunu öngörememesidir. Daha başlangıçta atılan adımlarla bile, bunun önü kesilmiş, Anadolu’nun kendiliğinden yeşeren sivil kurtuluş gayretlerine, o çerçeve içinde omuz verilecek yerde, bu yoldan sapılarak, o bildik askersel yapılanma yöntemi ile, toplumun “kendi kendini kurtarması” değil, “kurtarılması” modeli seçilmiştir.
CHP’nin temel handikabı işte buradadır.
İki gün sonra 10 Kasım. Benim 15 yaşındayken bıraktığım yerde duran, şimdinin koca koca adamları Atatürk’ü yine öldürecekler 72’nci kez. Yine salya-sümük ağıtlarla, yine bitmez-tükenmez hamasetlerle:
Aslan yeleli...
Şimşek bakışlı...
Başak saçlı...