Bölük Komutanlığı yaptığım yüzbaşılık yıllarımda, solculuktan atılıp orduya yeniden döndüğüm o zor dönemlerimde bana dostluklar da göstermiş olan, sıkı bir tabur komutanımız vardı.
Eğitim birliklerinden dağıtımları yapılıp, tabura sevkedilen yeni tertip erleri, bölüklerimize üleştirmeden önce, bütün eratı şöyle bir toplar; bu yeni gelenlerin aralarındaki, bakımsızlıktan zayıf düşmüş, sıska kalmış olanlarını ayırt eder; diğerlerinden farklı olarak bu çocuklara, bedelleri “çay ocakları”ndan karşılanmak üzere, birkaç ay süreyle, “kazan yemekleri”ne ilâveten, her gün “tereyağı, süt, bal ve yumurta” takviyelerinin yapılmalarını emrederdi.
Bu ayrıcalıklılar kapsamına, bir defasında Sarkis adlı Ermeni bir çocuğu da almış, nice “Türk delikanlısı” birer kuru “tayın”a talim ederlerken, bu özel beslenme rejimini ona da yaraşır görmüştü.
Bu anlattığımın şaşılası imiş görünen yanı, sözkonusu subayın normalin ötesinde sayılabilecek milliyetçi görüşler taşıması ve hâttâ albaylıktan emekliliğinin hemen ertesinde, İstanbul’un üstelik en önemli ilçelerinden birinden “MHP”den “belediye başkan adayı” gösterilecek olması idi.
Milliyetçi bir siyasal kültürün sürdürümcüsü olmasına rağmen, somut olgular karşısındaki o insancıl yanının, hep diri kaldığının ve öne geçtiğinin zaman zaman tanığı olduğum bu subay, göstermelik dahi olmayan bu tavırlarıyla, beni daima düşündürmüştür.
Elbette ki, milliyetçileşmeleri olumlamıyorum. Milliyetçiliklere duyarlılaştırılmış kimselerin, insanlara, salt insan oldukları için bile iyi davranabilecekleri o damarlarının tıkalı olmaması hâlinde, “hümanizma” kapılarının umuda açık olabilecekliğini varsayıyorum, sadece.
İnsan toplulukları binlerce yılda, binlerce klân yapılarından, henüz süreç bitmemişçesine de ve yeryüzü hâlâ yamalı bir bohça gibi olsa da; birbirlerinin içinde eriye eriye, nispeten daha az miktarlardaki “ayrıştırıcı”lıklara gelebildiler bugün, gene de nihayet.
“A grubu, B grubu, AB grubu ve 0 grubu” olmak üzere, dört türlü kandan başka kan olmadığını öğrendiler öğrenmesine, bilimsel olarak. Ama gelin görün ki, en başta devlettekiler olmak üzere, sosyo-kültürel ve siyasal yapılarına yansımalarını öğrenemediler henüz bunların, terk edemedikleri o mendebur ve tarihsel bağnazlıkları yüzünden.
Ne ki, öğreneceklerdir. Egemen bir despotun ve nalıncı keseri bir zümrenin, önceki çağlara nispetle, daha yoğun sömürebilmeleri ve bu maksatla da emekçi yığınlarını daha stabil bir biçimde zapturapta almak için, ruhlarından kıskıvrak yakalayıp gönüllüler hâline getirdikleri ve bu yöntemle maksimum verimlilikleri en ekonomik usullerle elde ettikleri bir “emek kontrol sistemi” olduğunu öğreneceklerdir eninde sonunda, bu milliyetçiliklerin.
Ve gün gelecek, artık hiç değilse grup içi insanlarını, köhnemiş alışkanlıklardan giderek, yok Türk’tü, Kürt’tü, Ermeni’ydi, Rum’du, Çerkes’ti, Lâz’dı, şuydu-buydu diyerek, “ayrıştırmak üzere” tarif etmek, olsa olsa eski bir “bölücülük” sayılacaktır.
Farklılıkları etnik, milliyetçi ve dinsel “saik”lerle vurgulamak, geçmişin anakronik gölgelerine düşmek değilse, nedir pekiyi?
Ölçü, sadece ve sadece “insan” olmalı; temel hak ve özgürlüklerini sınırsızca kullanabilen bireyler, ırk ya da inanç bazındaki ötekileştiriciliklerden özenle kaçınmalıdırlar.
Bugüne kadar devlet ve çoğu siyasal partiler, hep bunun tersini yapıp durdular. Hem kan bazlı milliyetçilikleri körüklediler, hem de inanç bazlı milliyetçilikleri.
Ayrıca gördük ki, ne mutlu bir getirisi oldu şimdiye değin bunların, ne de olacağı var bundan sonra da.
Öyleyse, “devlet makinası”nı işleten hükümet de, bıraksın artık her türlü çifte standardı ve “AB kriterleri”ne bağlansın sıkı sıkıya.
Örneğin “YAŞ kararları”yla ordudan atılan subay ve astsubayların özlük haklarına ilişkin olarak yapacağı düzenlemelerde, 1980 öncesindekileri dışlamasın, kalkıp da. Zira bu tarihten öncekiler daha ziyade “solculuk”lardan; bu tarihten sonrakiler ise, daha ziyade “dinsel” nedenlerden atılmışlardı, çünkü.
Benim tabur komutanımın, milliyetçi duyarlılıklarını, ruhundaki hümanizmayla yarıştırarak, nihai tavrıyla “insan”ı gözardı etmemeyi seçmiş olması, toplumun diğer atardamarlarında da bu yönde gelişseydi, en sonki utancımız olan “Hrant Dink cinayeti” belki de işlenmemiş olacaktı.
Bu elîm suikastın “dördüncü yılı” doluyor, iki gün sonra. Hükümet, bir suç örgütü gibi rol almış olan “devlet cihazı”nı burada da çalıştırmıyor, doğru dürüst.
Hep kaçım kaçım kaçınmak, hep çifte standart, yaptıkları. Buradaki de kendi yakınları, kendi yandaşları değil çünkü; Şişli kaldırımlarında kurşunlanarak yere düşüp, hâlâ boylu boyunca orada yatmakta olan.
O yüzden, ilk günkü öfkelerinizi soğutmadan ve tüm heybetinizle, kalkın gelin yeniden “Agos”un önüne çarşamba günü.
Hrant için, adalet için.
Onurunuz için, geleceğiniz için.